Viskningar och rop / Cries and Whispers (1972)

“Saat pazartesi sabahı erken ve ben acı çekiyorum. Kız kardeşlerim ve Anna nöbetleşe bana bakıyorlar.”

Agnes hastalığından dolayı yatağına mahkûm ölümü beklemektedir. Bu süre zarfında onu yalnız bırakmayan kardeşleri ve sadık hizmetçisi Anna onun kader yoldaşları olurlar. Fakat Agnes o malum sona doğru yaklaştıkça Karin, Maria ve Anna’da kendi geçmişlerinin verdiği yaralarla ve pişmanlıklarla meşgul olmaya başlarlar. Öyle ki içlerindeki fısıltılar bir süre sonra çığlıklara dönüşecek ve Agnes’ın acılarını görünmez hale getirecektir.

Ingmar Bergman’ın olgunluğunun ve duygularının doruğa ulaştığı yapım, 1972 mahsulü 91 dakikalık bir sonat. Ölümü, yaşamı, içimizde saklı kalanı ve dışa vurduklarımızın sahteliğini gözler önüne seren muhteşem bir duygu analizi. Mekân kırmızı ve beyaza boyanıyor seyir boyunca. Renkler itibari ile bakılınca yönetmenin en sofistike filmidir çığlıklar ve fısıltılar. Görüntüler adlı kitabında şöyle yazar Bergman filmi için;

“Çığlıklar ve Fısıltılar dışındaki tüm filmlerim siyah ve beyaz şeklinde düşünülebilir. Senaryoda kırmızı benim için ruhun içini temsil etmektedir. Çocukken ruhun bir ejderha, mavi bir duman, yarı kuş yarı balık geniş kanatlı bir yaratık gibi gökyüzünde hareket eden bir gölge olduğunu hayal ederdim. Fakat ejderhanın içindeki her şey kırmızıydı.”

Bergman insan ruhunu öyle bir gözler önüne serer ki yapımda ruha uygulanan bir otopsiyi seyredersiniz aslında. Hem de tek bir maktul yoktur. Agnes karakteri hasta olmasına ve çektiği tüm o acılara rağmen yapımın asil şövalyesidir. Acısını ketum ve nezaketini bozmadan çeker. Kardeşlerinin dokunuşu ile huzura ve hayata tutunmaya çalışır. Başaramaz belki ama huzurla çekilir ölüm diyarına. Karin ve Maria ise ona dokundukça kendi saklı kalanlarını ortaya dökmenin verdiği sıkıntıyı yaşarlar. Bir eşleri ve toplumun onlara verdiği saygınlıkla yaşarlar lakin içlerindeki kan kırmızı ruhlarını boyadıkça dışlarına sürdükleri yaldızları dökülür. Karin dokunulmamanın, şefkatsizliğin acılarını taşır ruhunda. Fısıltıları kardeşinin hastalığında çığlıklara dönüşür. Sevilmek istemektedir esasen lakin dokunmak onda acıya ve şiddete eşit değer taşımaktadır. Maria ise dokunmaya duyduğu açlığı döker eteğine seyir boyunca. Onun kendini ifade şekli budur. Şehvani dokunuşlar. O da özlem duymaktadır. Yaşadığı hayatın verdiği tatminsizlikleri vardır. Kardeşine toplumsal görevlerin verdiği ağırlıkla bakan bu iki kardeş onun acılarında kendi ağrılarına yanarlar.

Anna ise kızını kaybetmiş ve kaybetmenin ne demek olduğu bilen bir annedir. Anaçtır ve sahibesine sevgi ve kaybetmenin verdiği ağırlıkla bakar. İçinde tek bir riya olmadan… Onun tek bir amacı vardır, kızına duyduğu özlemi hasta bir bedenle bastırabilmek.

Yönetmenin yakın çekim planları bizi karakterlerin yüzüne kilitler. Onların her mimiğinde kendi acılarımızı ve hasletlerimizi görmemizi ister ve başarır da. Film ölüm anında ki yüksek oktav konuşulandan ziyade arada kalan fısıltılarla yani gerçek duygularla ilgilenir. Yapımın asıl çığlığı fısıldananda gizlidir. Ölüm hepimize kendi kaybettiklerimizi hatırlatır. Duygunun bedeni yoktur ve kaybettiğimiz her beden yaşatamadığız o duyguların attığı çığlıkları getirir kulağımıza.

Filmde sergilenen oyunculuk performanslarına bakıldığında ise bizi alıp götüren müziğin ne denli yüksek olduğunu görüyoruz. Harriet Andersson, Kari Sylwan, Ingrin Thulin ve Liv Ullmann seyir boyunca oyunculuk dersi veriyorlar adeta. İçlerindeki kırmızıyı karakterlerine öyle bir giydiriyorlar ki onlarla bir olup da hissetmemek mümkün değil. Tabi film için Bergman’ın ince zevkiyle seçilen müziklerde bu anlamda başarıya başarı katıyor. Günümüzde devasa bütçelerle çekilen filmlerin aksine yapım 400 bin doların altındaki mütevazı bütçesine rağmen çok güçlü bir ses verdi sinema dünyasına. Bu başarıyı dahi yönetmeni, oyuncu performansları ve de başarılı görüntü yönetmeni Sven Nykvist’e borçlu.

Gösterime girdiği dönemde pek fazla gişe yapamasa da yapım, beş Oscar adaylığına ve en iyi görüntü yönetmeni dalında bir Oscar’a sahip…

Hayat nefes almaktan ibaret bir döngü değil asla. Onun renkleri var bize hediye ettiği. Yaşadığımız her deneyim, her duygu tarifleyemesek de ölüm anında bizden hesap sormaya gelir. Ortaya çıkmayı bekler en zayıf anımızda. Biz onu sessiz kalarak bastırmaya çalışsak da o hep oradadır. İçimizdeki çığlıklarda ve dışımızdaki fısıltılarda…

Yazar hakkında: Melahat Yılmaz Özberk

1981 Ankara doğumlu... Anadolu Üniversitesi Türk dili ve Edebiyatı bölümünde okuyor. Gölge- e Dergi ve Öteki Sinema’da çeşitli film eleştirileri ve hikâyeler yazıyor. Tek dileği yazacak sözlerinin bitmemesi ve bunları sayfalara dökebilmek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir