War Machine (2017)

“- Sayın Başkan, sanırım hükümetimiz gayretlerimize yeni bir yön verme vaktinin geldiğini hissetti.
– Neymiş bu yeni yön?
– Bence en önemli mesele, Afganistan’ı inşa etmek. Birlikte Afganistan’ı korku ve çatışmadan azade özgür ve müreffeh bir ülke yapacağız.
– Anlıyorum. Eski yöne epey benziyor.” (filmden)

“Amerika, sen ki dünyaya huzur ve refah getirirsin” cıngılıyla başlayan filmde anlatıcı bir erkek sesi “Savaş, gerçek anlamıyla kazanılamadığında ne yaparsın? Anlaşılan, savaşı kazanamayan adamı kovar, yerine başka birini getirirsin. 2009’da o savaşın adı Afganistan’dı. Başka biri de Glen’di” diye sözlerine devam ederken, kendinden söz edilen General Glen McMahon tuvaletini yaparken gösterilir. Açılıştaki bu tuvalet sahnesiyle ülke olarak Afganistan mı, düşman olarak görülen İslam mı, Batı emperyalizmi mi yoksa ülkeleri iç savaşa sürükleyen Amerikan düşüncesi mi eleştirilmektedir, anlamaya çalışalım. Başlamadan önce bu yazının çerçevesiyle ilgili birkaç şey söylemem gerek. Filmin ana izleğini oluşturan kontr-gerilla kavramı ilk olarak işgal edilen bir ülkeyi ele geçirme politikasını, ikinci olarak işgale uğrayan bir ülkedeki direniş hareketini, son olarak da genelde Batı özelde ise NATO ülkelerinde “komünizm” fikrinin oluşumunun engellenmesi olarak bilinmektedir. Bu yazıda, bu kavramın, filmde de işlendiği şekliyle ilk anlamı üzerinde durulacaktır.

“Kendi gitmeyeceği yere askerlerini asla göndermezdi” denilen ve emrindeki askerlerle birlikte tehlikeli devriye görevlerine çıkmaktan çekinmeyen General’in, Afganistan’daki üsse ulaştığında kendine tahsis edilen banyolu ve manzaralı geniş makam odası yerine penceresi bile olmayan daracık bir odayı seçmesi yalnızca Amerikan ordusunda değil dünya ordularındaki bütün düşük rütbeli askerlere verilen çarpıcı mesajlardan biridir. Yeryüzünün yağmalanması için muazzam bir ateş gücüyle dünya halkları üzerine salınan Amerikan askerlerinin öldükten sonra nasıl değerli hale geldiği mesajını kitlelere aşılayan çok güçlü bir propaganda filmi Taking Chance (2009) izlenirse yazdıklarım daha iyi anlaşılabilir. War Machine, entelektüel düzeyde birçok eleştirilerde bulunsa da ordunun en alt kademesini oluşturan ve oluşturacak kitleye yönelik mesajları hep olumludur. Yalnızca komutanların değil beceriksiz olduğu ısrarla vurgulanan siviller dahi Amerikan askerlerinin ülkelerine sağ salim dönmeleri için çaba harcarken gösterilir.

Afganistan’daki Amerikan ve müttefik ülkelerin askerlerinden oluşan görev gücünün başına getirilen General McMahon’un Amerikan zihniyetinin ideal temsilcisi olduğu söylenebilir. Sahip olduğu “kibirli” tevazunun kaynağına ilişkin, Amerikan dış politikasının en etkili figürlerinden Henry Kissinger’ın şu sözleri örnek gösterilebilir.

“Batı Yarımküresi’nde üstün duruma geçen Birleşik Devletler, uluslararası ilişkilerin arenasına girmeye başladı. Amerika neredeyse kendisine rağmen bir dünya gücü olmuştu. Bir büyük devlet, dış politika uygulamak istemediğini ısrarla söylerken, kıtada boydan boya genişleyerek Amerika’nın bütün kıyılarında üstünlük kurdu. Bu süreç sonunda, tercihleri ne olursa olsun, Amerika kendisini, önemli bir uluslararası faktör yapan bir tür gücü yönetirken bulmuştur. Amerika’nın liderleri, hâlâ esas dış politikalarının, insanlığın geri kalan bölümünü aydınlatan bir ışıldak olmak olduğu iddiasında ısrar edebilirlerdi.” (Henry Kissinger, Diplomasi)

Komik değil mi? Kissinger’in deyimiyle “Amerikan liderleri”, bütün bir kıtayı işgale çıkarken, dini meşrulaştırma aracı olarak kullanmışlardır. “Seçilmiş halkın” liderleri olduklarına inandıklarından, nasıl “vaat edilmiş topraklar” İsrail tarafından savaşlarla “fethedilmiş” ve bu durum Tanrı tarafından onaylanmışsa, kendilerinin de “Kızılderililere” yaptıklarının “vahşet” ve “soykırım” olmayacağı düşüncesiyle hareket etmişlerdir. Kızılderilileri yok etmekle yetinmeyen Amerikan liderleri, “Tanrı’nın kendilerine gerçekleştirmeyi emrettiği gizemli bir projeyi tüm dünyaya yayma” işine girişmekte gecikmemiştir.

“Bize söylenen de artık tarihin sonuna geldiğimiz ve daha iyisinin mümkün olmadığı bir dünyada yaşadığımızdır. En azından öyle bir potansiyele sahip olduğumuz ima ediliyor. Fakat bir şartla; eğer, liberal dünya görüşünün dayandığı fikirler herkes tarafından benimsenir ve her yerde uygulanırsa… Bugün yaşanan kötülükler bu ilkelere uyum sağlayamamaktan ve gereğini yapmamaktan kaynaklanıyor. Sorun yaşayan ülkelerin içine sürüklendiği durum da liberal öğretinin gereğini yapmamanın sonucudur. Açıkça, liberal akılın uygulayıcısı ABD’nin öncü hegemonyası hem karşı konulmaz bir şeydir hem de insanlığın ilerlemesi için gereklidir. Dolayısıyla “Amerikan emperyalizmi” diye bir şey yoktur. Amerikalı liberal aydınların tabiriyle sadece mülayim bir önderlik söz konusudur.” (Samir Amin, Liberal Virüs)

General McMahon Afganistan’a ayak basar basmaz, koalisyon güçlerinin işe yaramaz, tembel ve beceriksiz olduğunu görür. Nerdeyse hepsinin “dışarı çıkmamak için bir bahane” uydurması, bazılarının sadece iki askerinin olması, bazılarının gece savaşmak istememesi, bazılarının uyuşturucu operasyonu isterken bazılarının istememesi” karşısında hayrete düşen General’in “Üs, sarhoşluktan ayakta duramayan Avro-seksüellerle dolup taşıyor.” sözleri manidardır.

Dick isimli Başkan Yardımcısının, “artık Richard adını kullanıyorum” demesinin Cumhuriyetçi politikaların Demokratlar döneminde de ve arasında hiçbir fark olmadan sürdürülmesi anlamına geldiği düşüncesindeyim. Amerikan demokrasisinin “düşük yoğunluklu demokrasiye” dönüştüğünü söyleyen Samir Amin, mevcut partilerin iki farklı parti olmaktan çok bir partinin iki kanadı olduğunu iddia eder. Dick’in adının Richard’a dönüştüğünün vurgulanması bu iddianın çok da haksız olmadığının filmde de öne çıkarılması olarak görülebilir, diyebiliriz.

“Eğer, tarihin ortaya çıkardığı somut konjonktür sisteme yönelik sosyal eleştiri hareketi parçalanır, güç kaybına uğrayıp etkisizleşirse, bunun sonucunda da egemen ideoloji alternatifsizmiş gibi görünürse, bu demokrasinin bütünüyle içinin boşalması demektir ki artık piyasa için potansiyel bir tehlike olmaktan da çıkmış demektir. Söz konusu pratik de artık bir “düşük yoğunluklu demokrasi” pratiğidir. Artık dilediğinize oy verebilirsiniz; beyaz, mavi, yeşil, pembe veya kırmızı… Oyunuzun hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur, zira kaderiniz parlamento salonlarında değil, piyasada belirlenmektedir. Demokrasinin piyasaya tabi olmasıyla hükümet değişikliği iktidarın değil, hükümetin adamlarının değişmesi anlamına gelir. (Samir Amin, Liberal Virüs)

Bir Alman milletvekilinin General’in yüzüne karşı “Benim yapacak bir işim var. Kendi işimi yapmaya çalışıyorum. Alman halkının seçilmiş temsilcilerinden biriyim ve bu insanlara hizmet edenlerin kişisel hırslarının kontrol altında tutulmasını sağlamak benim işim. Benim işim de şahsi hırslarınızın tamamen kuruntu olmadığından ve başkaları için kabul edilemez bir bedel doğurmayacağından emin olmaktır.” sözleri demokrasinin gerçek bir tanımıdır ve bütün övgüleri hak etmektedir.

Sivil yöneticiler, General ve ekibine görevi hakkında bilgi verirler ve Afganistan’daki durum hakkında değerlendirme yapmasını isterler. Bu sözlerin doğrudan Başkan tarafından değil de yardımcıları tarafından söylenmesi ve Afganistan’a en üst rütbeli komutan olarak atanmasına karşın Başkan’ın kendisiyle yüz yüze görüşmemesi hayli tuhaftır. İlerleyen sahnelerde “savaşı” kazanmak için çaba gösteren General’e “İlk altı ayda kazanacağımızı kazandık. O zamandan beri işleri batırıyoruz. Sen kazanmak için değil batırdığımızı temizlemek için buradasın. PowerPoint sunumunu düzenle. Birazcık farklılık göster. Grafiklerin doğru yönü işaret etsin. Tek yapman gereken bu, yoksa kovulursun.” diyerek gözdağı verilmesi, kısa vadede yapılan büyük yağmanın ortaya çıkmasının istenmediği ortaya koyar.

“ABD’nin yegâne “acil” hedefi, kısa vadede olabildiğince büyük yağmadır.” (Samir Amin, Liberal Virüs)

General’in Afganistan Başkanı Karzai’nin odasına girdiğinde, o ve yanındaki bir adam diz çökmüş vaziyette görülür. General gibi seyirci de namaz kıldıklarını düşünür. Oysa Karzai ve yanındaki adam, “blu-ray” oynatıcıyı televizyona bağlamaya çalışmaktadır. Oysa “blu-ray oynatıcı” yeni, televizyon ise eskidir. Bu sahne ile işgalcilerin elinde bir kukla olmaktan başka bir rolü olmadığı vurgulanan Başkan’ın, halkının değil sahip olmak rüyasını bile göremeyeceği birçok imkâna sahip olduğu gözler önüne serilmiş olur. Afganistan’ı yeniden inşa edeceğini söyleyen zihniyetin, ortaya ancak böylesi çarpık “ürünler” koyacağı bir kez daha vurgulanır.

Karzai’nin yeni bir televizyon peşinde koşması, “Buraya televizyon izlemeye değil, savaşmaya geldik” diyen General’in sözlerine karşılık geliyor ve böylece anlam kazanıyor. General savaşmak için oradaysa, Karzai niçin oradadır? “General, Karzai’ye “Bu seyahatte bana eşlik ederseniz onur duyarım. Bu sayede ortak amacımız olur.” derken Karzai’nin nerdeyse kahkaha atarcasına hapşırması ve “Davetiniz için teşekkürler. Ama ben ülkeyi gördüm.” sözleri hem traji-komik hem de aslında “ortak amaç” denilen şeyin de yağmayı gizleyen bir aldatmaca olduğunu gösterir. Başka bir sahnede de operasyon planını imzalaması istendiğinde “kimse benden bir görevi onaylamamı istememişti” diyerek bir kukla olduğunu, oynanan her şeyin bir komediden ibaret olduğunu itiraf edecek ve Amerikalı askerler kendi halkı üzerine operasyon düzenlerken, o yattığı yerden filmini izlemeye devam edecektir. İzlediği filmin Dumb and Dumber (1994) olması da manidardır.

“General McMahon’ın zihniyetini anlamak için modern Amerikan savaşının çılgınlığı hakkında bir fikriniz olması gerekir, o da kontrgerilla”dır diyen anlatıcı “Eskiden ulus devletlerin geleneksel orduları savaşırdı ancak hiç lüzumu yokken bir yeri istila ettiğinizde kendinizi sıradan insanlarla savaşır hâlde bulursunuz. O insanlara isyancı denir. Silaha sarılmışlardır çünkü ülkeniz istila edilse siz de öyle yaparsınız. İlginçtir ki isyanları bastırmak neredeyse imkânsızdır. Kazanabilecekmiş gibi yapmaya devam etmek isterseniz istila ettiğiniz ülkeyi, yardım etmek için orada bulunduğunuza ikna etmekten başka seçeneğiniz kalmaz.” diyerek devam eder ve seyirciyi Batı zihniyetinin ürünü olan en çarpık ve en haysiyetsiz kavramlarından biriyle tanıştırır.

Sebep ne olursa olsun, sebebi (davayı) destekleyecek olan aktif bir azınlık, tarafsız bir çoğunluk ve sebebin aleyhinde olan bir azınlık vardır. İktidar tekniği de, davanın aleyhinde olan tarafsız olan çoğunluğu kendi tarafına çekmek ve davanın lehinde olan azınlığı da tarafsız hale getirmek veya ortadan kaldırmaktır. (Malum Kitap)

Amerikalıların yapmayı tasarladıkları birçok şeyi yazılı hale getirmesini ve yaptıklarının üzerinden bir süre geçtikten sonra istihbarat örgütlerininki dâhil birçok yazışmayı kamuya açmaları sevdiğim özelliklerinden biri olduğunu düşünüyorum. Kontr-gerilla kavramını geliştiren Amerikalıların bu konuda birçok kılavuz, talimat ve kitap yayımladıklarını hatta bu konuda öne çıkmış bir kitabın nerdeyse 50 yıl önce dilimize çevrilmiş olması hayret vericidir. Adını yazmak istemediğim için yazı boyunca “Malum Kitap” diye bahsedeceğim. Malum kitabı iki türlü okumak mümkündür. Nasıl “ayaklanmaları bastıracak” olanlar için kılavuz işlevi görmesi maksadıyla yazılmışsa, aynı zamanda “isyan etmesi istenilen” kitleler için de aynı işlevi görecektir.

“Bir askerin refleksleri ve kararları normal harplerde ve bir sivil memurun refleks ve kararları normal zamanlarda uygun telakki edilse bile ayaklanmaları bastırma durumunda bu tip refleks ve kararlar doğru olmayabilir. Normal bir harpte kendisine karşı ateş edildiği zaman bir asker elindeki silahlarla ona mukabele etmezse vazifesini ihmalden suçlu olur fakat bunun aksi olan kaide asgari miktarda ateş kullanılması ayaklanmaları bastırma harekâtında tatbik edilmelidir. Asker normal zamanlarda politika dışında olmasına karşın ayaklanmaları bastırma hareketlerinde askerin vazifesi, halkın yardımını kazanmak olduğu için asker pratik siyasetle meşgul olmalıdır.” (Malum Kitap)

Kontrgerilla kavramının ne anlama geldiğini seyirciye anlatmak için çekildiği anlaşılan bir sahnede, askerlerine hitap eden General, onlara “Afganistan’daki görevlerini bilip bilmediklerini” sorar. Bir erin “İnsanlar hayatlarını inşa edebilsin diye onları düşmandan korumak” der ve şaşkınca ekler “ancak halkla düşman arasındaki farkı anlayamıyorum. Hepsi birbirine benziyor.” Üzerinde en fazla konuşulacak sahne budur. Bu sahne ile bir yandan kontr-gerilla kavramı kitlelere izah edilirken diğer yandan ırkçı düşüncenin Amerikalılarca içselleştirildiği görülür. Uzun yıllar boyunca “zenciler” için söylenen “hepsi birbirine benziyor” sözlerinin “zenci” bir askerin ağzından Afganlılar için dile getirilmesi kesinlikle utanç vericidir.

“Asker kaçağı değilim. Ne bayrağımızı yakıyorum ne de Kanada’ya kaçıyorum. Burada kalacağım. Beni hapse mi tıkmak istiyorsunuz? Olur, istediğinizi yapabilirsiniz. 400 yıldır zaten hapisteyim. Üç beş yıl daha yatacakmışım ne çıkar. Ama katillere yardım edip fakirleri öldürmek için 15.000 km’lik bir mesafe kat etmeyeceğim. Ölmek istesem, burada ölürüm. Şimdi, sizinle kapışarak ölürüm. Benim düşmanım sizlersiniz. Çinliler, Vietkonglular veya Japonlar değil. Özgürlüğümü istediğim zaman bana karşı çıktınız. Eşitlik istediğimde bana karşı çıktınız. Benden bir yerlere gidip sizlerin uğruna savaşmamı mı istiyorsunuz? Ben haklarımı ve dini özgürlüğümü elde etmeye çalışırken sizler bana Amerika’da bile destek vermediniz. Kendi memleketimde bile beni savunmadınız.” (Muhammed Ali’nin Vietnam’daki savaşa katılmayı reddettiği konuşması)

Amerikan toplumunda yıllarca ezilen ve Amerikan rüyasından mahrum edilen kesim siyahîler olmuştur. Bu ezilmenin, dışlanmanın ve hor görülmenin bir direnişe dönüşmesi ve bu direnişin belli başlı dayanak noktalarından birini de İslam’ın oluşturması, Elijah Muhammed, Malcolm X, Muhammed Ali gibi Müslüman siyahî önderlerin kitleler arasında karşılık bulması Amerikalı liderler tarafından büyük bir tehdit olarak görülmüştür kanaatindeyim. Böylece bu tür kirli savaşlarda, çocukları “düşman” tarafından öldürülen ailelerin –ki bu insanlar toplumun İslam ile en kolay yakınlık kurabilecek yoksul, horlanan, ezilen ve sömürülen kesimini oluşturur- İslam dininden ve Müslümanlardan kolayca nefret etmeleri sağlanmaktadır.

“İslam en az komünizm kadar tehlikelidir. Lütfen bu tehlikeyi küçümsemeyin. NATO askeri ittifaktan daha fazla bir şeydir. Kendisini Kuzey Amerika ile Avrupa’yı birbirine bağlayan uygarlığın temel ilkelerini savunmaya adamıştır.” (Willy Claes, NATO Genel Sekreteri)

Başka bir sahnede, bu kez bizzat General Avrupalı müttefiklerine kontr-gerilla mantığını anlatmaya çalışır ve şöyle der. “On isyancı var ve diyelim siz ikisini öldürdünüz. Geriye kaç isyancı kaldı? Sekiz diyeceksiniz tabii. Oysa bu yanlış… Bu senaryoda, on eksi iki eşittir yirmidir çünkü öldürdüğünüz iki isyancının isyana katılma konusunu kafasında evirip çeviren altı arkadaşı veya kardeşi falan vardı. İsyan olayını düşünüyorlar ama şu veya bu sebeple bana göre değil diyorlar. Siz gidip arkadaşlarını öldürüyorsunuz ve karar vermelerini sağlamış oluyorsunuz. Bu fikri kafalarında evirip çevirenler, düşman saflarına katılıyorlar. Yani, kontrgerilla matematiğinde on eksi iki, eşittir yirmi.” General’in bu sözlerini “Müslümanlar” tarafından öldürülen her Amerikalı asker için şöyle uyarlayabiliriz. “On asker var ve diyelim siz ikisini öldürdünüz. Geriye kaç asker kaldı? Sekiz diyeceksiniz tabii. Oysa bu yanlış… Bu senaryoda, on eksi iki eşittir yirmidir çünkü öldürdüğünüz iki askerin İslam’ı düşünen, onun nasıl bir din olduğunu merak eden altı arkadaşı veya kardeşi falan vardı. İslam’ı düşünüyorlar ama şu veya bu sebeple bana göre değil diyorlar. Siz gidip arkadaşlarını öldürüyorsunuz ve karar vermelerini sağlamış oluyorsunuz. Bu fikri kafalarında evirip çevirenler, düşman saflarına katılıyorlar. Yani, kontrgerilla matematiğinde on eksi iki, eşittir yirmi.” Böylece İslam’a sempati duyan, ailesi, akrabası veya tanıdıkları arasından bir askerin Müslümanlar tarafından öldürüldüğünü öğrenen kitlelerin İslam karşıtlığı hatta düşmanlığı pekişecek ve İslam hakkında hiçbir bilgisi olmayanlar ve bilgi edinmek isteyenler hızla İslam düşmanı haline gelecektir.

“-Para getiren tek şey eroin. Paranın gittiği yer hoşuma gitmiyor ama insanlar mutlu, o yüzden ses çıkarmıyoruz.
-Başka bir şey yetiştiremezler mi?
-Pamuk yetiştirebilirler. Burada yetişir.
-Neden yapmıyorlar?
-Çünkü ABD Kongresi dünya pazarında ABD çiftçileriyle rekabet edecek bir ürün için ABD fonlarının kullanılmasına izin vermez. Dolayısıyla pamuk söz konusu olamaz.
-Tabii.
-Onun yerine eroin yetiştiriyoruz.
-Doğru.” (filmden)

Rusya, 1852 yılına kadar Türkistan halklarının yaşadığı toprakların büyük kısmını işgal eder ve sömürge haline getirdiği Türkistan topraklarını “devlet mülkü” ilan ederek kurduğu Genel Valiliğe bağlar. Yaklaşık elli yıl içerisinde yarım milyona yakın Rus göçmenin yerleştirdiği bu topraklarda, Türkistan köylüsü, kendi topraklarının kiracısı haline getirilir ve çiftçiler pamuk ekmeye zorlanır. Bu verimli topraklarda artık buğday ekilemez olur çünkü Ruslar “Türkistan’da üretilecek her buğday tanesinin Rus buğdayına, üretilecek her pamuk kütlesinin Amerikan pamuğuna rakip olmasını” istiyorlardı. Afganistan’ı işgal eden Amerikalıların da ilk iş olarak kendi çiftçisine rakip olacak pamuğun ekilmesine karşı çıkması, nereden gelirse gelsin emperyal güçlerin politikalarının aslında ne kadar örtüştüğünü göstermektedir.

Afganistan’daki işleyişi kavrayan General, istediklerinin yapılabilmesi için daha fazla askere ihtiyacı olduğunu sivil yöneticilere aktarır. Sivillerin “Daha fazla asker yok” sözlerine karşı “Bu başkanın fikri mi, senin mi?” diyen ve koalisyon güçlerinin Komutanı olmasına karşın Başkan ile yüzyüze görüşemeyen ve aldatılmış olabileceğini düşünmeye başlayan General’in bu şüphesi karşısında Ziya Paşa’nın “Rüya” isimli yazısını hatırladım.

Tanzimat dönemi şair ve devlet adamlarından Ziya Paşa “Rüya” isimli yazısında, ağırlık vermeleri gereken siyasi yöntemi bir yazısında şöyle anlatır. Bu ilginç yönteme göre Padişah Abdülaziz’i sarayın bir köşesinde tek başına yakalayabilmek en önemli adımdı. Bu fırsat bir kez elde edilebilse, padişaha, o zamana kadar etrafındaki hiç kimsenin dile getirmediği ya da getiremediği her şey yani bütün gerçekler anlatılabilecektir. Yanlış ve çıkara dayalı ilişkiler sonucunda Padişah’ın kafasında canlanmış tüm önyargıları yıkmanın yolu buradan geçiyordu. Çünkü iyilerin yerini kötüler almıştı ve Padişah doğal olarak iyilerin yanındaydı. Bu naif girişimin hala yaşadığını görmek ve içinde bulunulan durumun tamamen Başkan’ın bilinçli tercihi olduğu unutularak, Başkan’a “gerçeklerin” anlatabileceğinin düşünülmesi tuhaf değil mi? Sivil toplum hareketlerinin ve bilinçli kamuoyunun bulunmadığı, ifade özgürlüğü ve demokratik hakların gelişmediği, adalet anlayışının çarpıtıldığı yerlerde işlerin ters, yanlış veya hatalı gittiğini düşünen ve “en baştaki” kişiye ulaşabilse, gerçekleri bütün çıplaklığıyla açıklayınca her şeyin düzeleceği düşüncesi vardır. Bu düşüncenin iyi yetişmiş ve en üst düzeyde komutanlık görevine atanmış bir Amerikan generalinde de olmasının hayli şaşırtıcı olduğunu söylemeliyim.

“Yeni Amerikan Özel Kuvvetinin bu kuruluşlardan başlıca farkı, bu kuvvetin bir barış zamanı veya soğuk harp fonksiyonunda bulunmasıdır. Bu görev, dost hükümetlerin kendi ülkelerindeki ihtilalcilere karşı savaşlarına, kendileri arzu ettikleri takdirde, yardımcı olmaktır.” (Otto Heilbrunn, Düşman Gerisinde Harp)

Büyük Selçuklu Devleti’nin kudretli veziri Nizamülmülk, “Her kime büyük bir hizmet verilse, öteki biri gizlice onun durumunu incelemekle görevlendirilmelidir. Fakat o memur, bunu bilmemelidir.” sözleriyle Sasani devlet geleneğini Türklere aşılamaya çalışmıştır. Bu yaklaşıma hükümdar Alparslan’ın yanıtı ise şöyle olmuştur. “Ben muhbir atarsam, dostum olan, sevgi ve yakınlığı bulunan kişi, benimle dostluk, sevgi ve yakınlığına güvenerek muhbiri zerrece önemsemez ve ona bir şey vermez. Karşıtım ve düşmanım olan kişi ise muhbiri dost sayıp ona para bağışlar. Böyle olunca muhbir, bize, çaresiz, dostlar için kötü haberler, düşmanlar için ise iyi haberler ulaştırır. İyi ve kötü söz, oka benzer. Birkaç ok atarsan, sonunda biri hedefe vurur. Kalbiniz her gün dostlara daha çok kapanır ve düşmanlara açılır. Bu nedenle, az zaman içinde dost daha uzak, düşman daha yakın olur. Ta ki, dostun yerini düşman tutar. Bundan kimsenin düşünemeyeceği kadar kötülük doğar.” Bir iç casus şebekesi fikri Türk toplumuna yabancıdır. Orhun Yazıtları’nda düşmandan haberler getiren casuslardan söz edilse de dostun izlenmesi bilinmez. Oysa kontr-gerillayı üreten Amerikan toplumunda dost kavramı yoktur. Brad Pitt’in başrolünde oynadığı Killing Them Softly (2012) filminin finalindeki “Amerika bir ülke değil, şirkettir” sözleri bu açıdan anlamlıdır.

Bir Alman milletvekili, kendilerine Afganistan’daki savaş hakkında bilgi veren General’e “45 dakikadır bizimle konuşuyorsunuz ama el-Kaide’den bir kere bile söz etmediniz” der ve inanmadığını gösterir. Amerika’nın 11 Eylül’ü bahane göstererek Afganistan’ı işgal etmeye başlamasına karşın Avrupa kamuoyu buna inanmamıştır. Amerikan-Alman Marshall Fonu ile Chicago Dış İlişkiler Konseyi’nin 2004 yılında yaptığı bir anket, Avrupalıların yüzde 55’inin “Amerika’nın dış politikasının 11 Eylül’deki trajik olaylara katkısı bulunduğuna inandığını” ortaya koymuştur. Saldırılarla ilgili olarak kendini de suçlaması gerektiğini düşünenlerin çoğunluğunu yüzde 63 ile Fransızlar meydana getirirken, oranın en düşük olduğu yer yüzde 51 ile İtalya olmuştur. Burada Zbigniew Brzezinski’nin “Le Nouvel Observateur” gazetesine verdiği röportajın aklımıza gelmemesi mümkün değildir. Amerika’nın emperyalist politikalarının mimarlarından Brzezinski bu röportajında şöyle demektedir.

“Rusların müdahale olasılığını artırmak için, bilerek bu adımı attık. Niye pişman olacağım? Bu gizli operasyon çok güzel bir fikirdi. Rusları Afgan tuzağına çekmiş olduk. Sovyetler sınırı geçtiği gün SSCB için de bir Vietnam savaşı yaratma fırsatımız doğmuştu; bu görüşümü Başkan Carter’a aktardım. Gerçekten de bu sayede Moskova, Sovyet imparatorluğunun dağılmasına yol açacak on yıllık bir savaşa sürüklenmiş oldu.” (Zbigniew Brzezinski, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı)

Muhabirin “Geleceğin teröristlerini silahlandırarak, eğiterek köktenci İslam’ı desteklemiş olmaktan da pişman değil misiniz?” sorusuna büyük bir pişkinlikle verdiğiDünya tarihinde hangisi daha önemlidir? Taliban mı? Sovyet imparatorluğunun çöküşü mü? Birkaç tedirgin Müslüman mı? Orta Avrupa’nın kurtarılması ve Soğuk Savaş’ın son bulması mı?” yanıtı ise kolayca unutulacak gibi değildir.

Film hastalıklı ve ırkçı Amerikan zihniyetini deşifre etmesi açısından övgüleri hak ediyor. Anlatıcı, “yazımın bir fark yaratmış olmasını isterdim ama ne yazık ki öyle olmadı.” der ve film sona erer. Filme anlatıcının gözüyle baktığımızda, izlenecek, bazı sahneler tartışılacak ancak unutulup gidecek, belki de Amerikalı seyirciler tarafından “Brad Pitt ne sikime böyle bir filmde oynamış ki” denilebilecektir.

“Öte yandan güzel olan şey şu; ülkemizdeki salonlar yerli filmlerin işgali altındayken pek çok iyi film Anadolu sinemalarında gösterilmeden vizyondan düşüyor. İzmir gibi büyük şehirlerde bile sinemaseverler, ¨biz bu filmi nasıl izleyeceğiz¨ endişesi yaşıyorlar. İşte Netflix burada gerçek bir çare yaratıyor. Salona Roma gelmiyorsa siz de evinizde izlersiniz! Bir sinema eserinin daha iyi bir gösterim fırsatı olabileceğini düşünemiyorum. Aynı anda hem salonda hem de TV’de sinemaseverlerin karşısına çıkarak gerçek seyirci rakamınıza kavuşuyorsunuz. Açıkçası bu uygulamanın ülkemizdeki bağımsız sinemacıların eserleriyle devam etmesini o kadar çok isterim ki!” (Murat Tolga Şen, Televizyonda Sinema Olur mu, Roma’yı Nerede İzleyelim?”)

Film üzerine yazıyı bitirirken Netflix üzerine de birkaç şey söylemek gerekiyor. Netflix adını ilk kez, ekrana getirdiği muhteşem dizilerle tanıdım. Netflix yapımı izlediğim ilk film War Machine, ikincisi ise çok iyi başlayan ancak finalinin beklentilerimi karşılamadığı “Kamera” oldu. Filmden çok reklam izlediğimiz ülkemiz sinema salonlarının durumu ortadayken Netflix’in de tekele dönüşebileceği düşüncesinin beni korkuttuğunu itiraf etmeliyim. Aynı kaygıyı diziler için duymasam da iş sinemaya gelince bu korkudan kurtulamadığımı söylemeliyim. Sessizden sesliye, siyah-beyazdan renkliye, gerçek çekimlerden CGI’ya geçişler sinema adına ileri atılışlardı ve ilk anda buna da karşı çıkanlar vardı. Filmleri salonlardan evlere getiren Netflix’in de böylesi bir ileri atılışın öncüsü olma ve benim de karşı çıkan tarafta kalıyor olma ihtimalimin de aynı derecede korkutucu olduğunu söylemeliyim. Hâlihazırda çok iyi ve severek izlediğimiz işler yapan Netflix’in Murat Tolga Şen’in vurguladığı anlamda bir platform olması dileğiyle…

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bak bunu da seversin...

Uğur Dündar’ın Kült Eğlencesi: İşte Hayat (1975)

Uğur Dündar'ın ilk ve tek sinema filmi olma özelliği taşıyan İşte Hayat, şöhretin sahte parıltısına eleştiri getiren keyifli bir seyirlik.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir