Paylaşmak Erdemdir: Western (2017)

Christian Petzold’un Transit’i (2018) hakkındaki yazımda İstanbul Film Festivali’nin bu yılki seçkisi içinde birbirinden farklı tema ve anlatılarla mülteci ve göçmen meselesine başarıyla değinen ve bunu yaparken de sinemasal gerekliliklerden taviz vermeyen üç Alman filminin öne çıktığından bahsetmiştim. Valeska Grisebach’ın 11 yıl aradan sonra çektiği son uzun metrajı Western’i, Wolfgang Fischer’in kıymeti bilinmemiş filmi Styx ve Petzold’un Transit’i. Çok şanslıyız, bu hafta da İstanbul Film Festivali’nin Uluslararası Yarışma galibi Western (2017) gösterime giriyor. Notlarıma bakınca fark ettim, ben melodramdan kaçınan bu güzel ve samimi filmi İstanbul’da değil, Ankara Film Festivali’nde seyretmişim.

Bizim sinemamız, ülkesinin içinden geçtiği türbülanslara geç tepki vermesiyle meşhur. Ülkeyi derinden sarsan bir olgunun ya da olayın filmini çekmek için yıllarca beklememiz gerekiyor. Hâlbuki Avrupa öyle değil. Derin ve sarsıcı bir sorunla karşılaşır karşılaşmaz bunun üzerine kafa yormaya başlıyor. Western filminin gösterim tarihlerine baktım, ilk kez 16 Şubat 2017’de New York Film Festivali’nde seyirciyle buluşmuş. Filmdeki iklim özelliklerine bakıldığında 2016 yılında çekildiği su götürmez. Filmin yönetmeni ve senaristi olan Valeska Grisebach’ın hem Film Comment’e hem de cinema-scope’a verdiği röportajlardan, ön çalışmanın çok daha önce başladığını öğreniyoruz. Batı’da süratle tırmanan yabancı düşmanlığını merkeze alan hikâyesi üzerinde düşünmeye yıllar önce başladığını kendisi ifade ediyor. Ayrıca Grisebach çekimlere başlamadan aylar önce bir el kamerasıyla Alman inşaat şirketinin ihale alabileceği potansiyel ülkeler olan Sırbistan, Yunanistan, Romanya ve Bulgaristan’ı gezmiş. Bu da muhtemelen 2015’te olmuştur. Yani yönetmenimiz filmde işlenen temel sorunları teşhis edip bu konuda bir şeyler yapmaya karar vereli çok olmuş. Biz daha yeni yeni Suriyeli filmi çekebiliyoruz, inanılır gibi değil. Neticede Western’in bu kadar derli toplu ve özenli bir film olabilmesini ben büyük ölçüde Grisebach’ın öykü, çekim yeri (lokasyon), oyuncu kadrosu ve teknik ekip konularına ayıracak bolca zamanı olmasına bağlıyorum. Bu şık filmin üzerinde çok çalışıldığı belli.

Filmin konusu şöyle. Bir Alman inşaat firması Bulgaristan kırsalında bir ihale alıyor (bir hidroelektrik santrali inşaatı) ve çalışmalara başlıyor. Tamamı erkeklerden oluşan ve çoğu ilk kez bir araya gelmiş bir şantiye ekibi var. Bunların içinde gerek görünüşü, gerekse hâl ve tavırlarıyla bir farklılık sergileyen Meinhard adında bir adam var. 50’lerinde biri bu. Eşi çocuğu yok. Fit, görece yakışıklı hatta gülümseyene kadar çok sert biri olduğu izlenimi veren karizmatik biri. Eskiden ordu mensubu olduğunu öğrendiğimiz çalışkan, becerikli ve azimli biri. Şantiyeye para kazanmak için gelmiş. Diğer iş arkadaşlarının aksine Meinhard, hem doğayla hem de yöre halkıyla kaynaşmaya, bütünleşmeye çalışan biri. Hal böyle olunca iki tarafın da öfkesini üstüne çekmesi uzun sürmüyor. Biz yalnız ve izole bir hayat sürdüğünü anladığımız orta yaşlı Meinhard’ın hayata tutunma mücadelesini izliyoruz.

Dilini bile bilmediği bambaşka bir coğrafyada sadece insan olmanın gerekliliklerini yerine getirmeye çalışan Meinhard’ın ön yargılarla örülü duvarları tek tek yıktığını izlerken heyecan duymamak elde değil. Western, diken üstünde tuttuğu seyircisini mutlu eden filmlerden biri. Grisebach, öyküsünü anlatırken kovboy filmleri olarak bildiğimiz westernlerin ana temalarını kullanıyor. Kararlı, azimli ve güvenilir olan yalnız bir adam, bir at, arazi (“bayrak”) ve su mülkiyeti (kuyu), içki, tütün, kumar masası, uçsuz bucaksız bir doğa ve silahlar… Öte yandan Grisebach, Meinhard’ın yolculuğunu bir festival filmi için emin sular olarak görülen şiddete (ve cinselliğe) fazla girmeden anlatmayı seçiyor. Filmde ölçüsüz bir şiddet yok, sadece müphemlikten kaynaklanan bir gerginlik hâli mevcut hatta bu durum o şairane finale kadar da ara vermeksizin devam ediyor. Öyle westernlerde sıkça gördüğümüz kanlı düellolar arayanlar varsa aradığını bulamaz, baştan uyaralım.

Western’de, deredeki yüzme sahnesinden itibaren farklı kültürden gelen kişiler ve gruplar arasında daimi bir gerginlik tesis ediliyor. Şapkayı sahibine vermeme, bayrak direğindeki bayrağın kaybolması gibi küçük detaylar, film boyunca tekrarlanan bazı saldırı sahneleri (üstüne atlama, tenhada pusu kurma vb.) film boyunca ilgiyi taze tutuyor. Aslında Grisebach’ın amacı, farklı coğrafyalardan/kültürlerden/inançlardan dahi gelmiş olsalar, insanları birbirine bağlayan asgari müştereklerin (bazen bir sigara, bir kumar oyunu hatta seks) ne kadar çok olduğunu göstermek ve çözüm yolu olarak da paylaşma eylemine işaret etmek. Grisebach; “Başımıza gelenlerin çoğu iletişim eksikliğinden kaynaklanıyor” tezinden çok, “İlle de aynı dili konuşuyor olmak gerekmez. Paylaşmak, sağlıklı bir iletişim yoludur.” tezine yaslanıyor.

Tabii bütün bunları yaparken Valeska Grisebach’ın bir Bulgar kasabasında amatör oyuncularla çektiği filmin en büyük dayanağı başroldeki Meinhard Neumann’ın insana şapka çıkartan olağanüstü performansı. Vincent’i oynayan Reinhardt Wetrek’in ve Adrian’i oynayan Süleyman (Syuleyman) Alilov Letifov’un da hakkını yemeyelim. Üçünün de ilk ve tek filminin Western olduğu bilgisi başlı başına hayret verici. Bazen basit jest ve mimiklerle kırk yıllık aktörlere taş çıkartıyorlar. Özellikle aynı dili konuşamayan Meinhard ve Süleyman arasındaki uyum görülmeye değer. Gerçekten sıcak bir dostluk inşa ettiklerini görebiliyorsunuz. Muhtemelen yönetmen birçok sahnede bu oyuncuları serbest bıraktı ve onların sayısız çekimini aldı. Mesela ikisinin bir masada sohbet edip hayata bakış açılarını paylaştıkları bir sahne var, beni çok etkiledi. Birbirlerinin lisanını bilmediklerini biliyorsunuz ama yine de anlaşıyorlar, görüyorsunuz, hissediyorsunuz. Paylaşmak, her zaman maddi bir şeyi paylaşmak değildir, bir görüşü, bir acıyı, bir derdi paylaşmak da paylaşmaktır. Bu sahnede iki dostun böyle paylaşımlarına tanık oluyoruz. Normalde bir filmle ilgili vizyon eleştirisi yazacağım zaman yönetmenin röportajlarını pek okumam, sezgilerimden kaynaklanan düşüncelerimi ve ilk izlenimlerimi değiştirmesinden korkarım, o yüzden âdetim değildir ama Neumann ve Letifov arasındaki kimyayı görünce gerçekten dayanamadım ve biraz araştırma yaptım. İçgüdüsel olarak hissettiğim şeyi (normalde arkadaş/dost oldukları ya da yönetmenin onlardan çekimlerden önce bir süre arkadaşlık yapmalarını mesela aynı odada kalmalarını istediğini, birlikte bir spor müsabakasına ya da ava gitmelerini vs.) bulamadım ama önemli bir detay keşfetmem uzun sürmedi.

Valeska Grisebach, Meinhard Neumann’ı yıllar önce, film ilk kez kafasında şekillenmeye başladığı zaman keşfediyor. Grisebach, âdeta western filmlerinden fırlamış birini arıyor, ne istediğini iyi biliyor. Berlin yakınlarında bir at pazarına gidiyor. Kafasında bir kovboy şapkasıyla duran Neumann’ın ikonik çehresi daha görür görmez onu çok etkiliyor. Çekimler başladığı zaman yerel insanlarla çevirmen yardımıyla iletişime geçiyor Grisebach ama bunu mümkün olduğunca ekibine yasaklıyor (filmdeki ruhu yakalamak için). Arkadaşlıkları biraz ilerleyince bir gün Neumann yönetmenimize gerçek hayatında bir erkek kardeşini kaybettiğini söylüyor. Grisebach bunun üzerine gidelim diyor ve Neumann ile Letifov arasındaki ilişkiyi derinleştiriyor. Perdede sahici bir dostluğa şahit olmamızın ardında yatan asıl sebep buymuş. Bunu yapan iradeye de yönetmenin sezgisel gücü diyoruz.

Tabii aslan payı yönetmenin ve başrol oyuncusunun olmasına rağmen birkaç kişinin daha hakkını özellikle teslim etmeliyiz. Transit’in kurgucusu Bettina Böhler Western’de de çok sağlam bir işe imza atmış. Filmde doğaçlama sahne bir hayli fazla, Grisebach amatör oyuncularla çalışıyor ve (her ne kadar elinde bir senaryo çatısı olsa da) onlarla senaryoyu paylaşmıyor. Sette birbirinin lisanını konuşamayan bir sürü amatör oyuncu var. Böhler, sayısız doğal ve samimi anı birbirine bağlayan güzel kurdeleler yapmış. Almanların kasabaya ilk kez indiği sahne ya da düğün ve eğlence sahnelerinde böyle bir sürü an var, Bernhard Keller’in el kamerasıyla yakaladığı olağanüstü çerçeveleri yer yer daraltarak klostrofobik sahneler tasarlamış. Görüntü çalışmasıyla güç birliği yapan sağlam bir kurgu izliyoruz. Bir de seyirciyi yanıltma riski de olsa o fragmanı kim hazırladı be kardeşim? Zannedersin bol kanlı bir Tarantino filmi seyredeceğiz. Evet, bir miktar yanıltıcı ama bu filmin fragmanı bu yıl izlediğim en iyi fragmanlardan biri. (En altta “Kaynaklar” bölümüne ekliyorum.) Festivallere film pazarlamayı düşünenler bu fragmanı hazırlayan sanatçıyı bulsun.

Doğanın sayısız nimetini beyaz bir at üzerinden simgeleyen/eğretileyen Western; kovboy filmlerinin ana temalarını kullanan, ön yargıları ve yabancı düşmanlığını yeren, paylaşmanın erdemini öne çıkaran samimi bir öykü. Bence bu hafta gösterime giren filmler içinde en iyi seçeneklerden biri. Kaçırmayın derim ben. İyi seyirler…

Öteki Sinema için yazan: Ertan Tunç

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir