Çizgi Romanların Şoför Nebahat’i: Wonder Woman

Önce perspektifimizi belirleyelim. Şu sıralar kadın kahramanların, kadın hikâyelerinin revaçta olmasının, eski filmlerin kadın kahramanlarla yeniden çevrilmesinin (Hayalet Avcıları) veya erkeklerin bayrağı kadın kahramanlara devretmesinin (Ocean’s Eight) önemli ve geçerli bir sebebi var: Cinsiyet eşitsizliği. Hollywood’da bu durum ücret eşitsizliği olarak da vücut buluyor. Öyle abuk durumlar yaşanıyor ki erkek ve kadın başrol oyuncuları arasındaki ücret farkı üç kata kadar çıkabiliyor. Veya yardımcı erkek oyuncu, baş kadın oyuncudan daha yüksek ücret alabiliyor. Ataerkil stüdyo sisteminin buna bahanesi “kadın kahramanlar izlenmiyor” olunca, Hollywood’daki kadınlar halk desteğini de alarak daha çok kadın hikâyesi anlatmaya, daha çok kadın kahraman yaratmaya başladı. Tabii kahramanın cinsiyeti bir yere kadar önemli. Gerisi anlatılan hikâyeye kalıyor.

Bahse konu hikâye I. Dünya Savaşı’nda geçiyor. Almanlar’dan kaçan İttifak casusu Steve Trevor, Amazonlar’ın yaşadığı, dünyanın her yerine tek vesaitle gidilebilen Themyscira Adası’na düşüyor. Amazonlar, peşindeki Almanlar’ın defterini dürdükten sonra Trevor’ı tedavi ediyor. Trevor ise savaşa dönmek istiyor. Hükümdar olan annesini çok pasif bulan Diana, Amazongiller’in yeryüzündeki savaşları engelleme görevini yerine getirmesi gerektiğini düşünüyor. Gitmekle kalmak arasında bocalıyor ve fakat rastlantıya bakınız ki adaya düşen Trevor, onca İttifak casusu içinde dünya görüşü Diana’yla uyumlu olan biri. Sonuçta Diana, Trevor’ın bilmeden verdiği “seyirci kalmamak gerek” gazıyla gitmeye karar veriyor ve Trevor’la birlikte yola çıkıyorlar. Yanlarına birkaç yancı da alıyorlar ve Almanlar teslim olmak üzere olmasına rağmen savaşın bitmesini istemeyen şer güçlerle mücadeleye başlıyorlar.

Wonder Woman, bu konu üzerinden bildik bir köken hikâyesi anlatıyor. Belki de bu yüzden kahramanın ve filmin beyin takımının cinsiyeti çok ön plana çıkarılıyor. Hatta DC’nin kadın kahraman boşluğunu henüz Kaptan Marvel’in çekimlerine bile başlamamış olan Marvel’den önce fark ederek rakibine bir gol attığını söylemek mümkün. Ve fakat filmde “kadınsı dokunuş”tan söz etmek mümkün değil. Bunun en büyük sebebi Wonder Woman’ın PG-13 yaş sınırlamalı, yüksek bütçeli bir stüdyo filmi olarak yazılmış olması. Neticede ortaya çıkansa Hollywood köken hikâyelerinin tüm klişelerini bünyesinde barındıran bir film. Göreve çıkmak konusunda tereddüt, gücü fark ediş ve görevi kabulleniş, son büyük badire ve kötü adamı alt ediş, bu arada esas oğlanla esas kızın öpüşmesi. Hepsi burada.

Bütün bunlar olurken karakterin kadınlığının “ıstırap çekenlerin arasında gözü çocuklara kayar”a, başka bir deyişle anaçlık klişesine indirgemesi, filmin tabutundaki en sağlam çivi. İşte bu sebeplerden dolayı Wonder Woman’ın son dönemde sinemada izlediğimiz en erkekleşmiş kadın kahramanlardan biri olduğunu düşünüyorum. “Kadınsı bakış açısı” konusunda Patty Jenkins’in bol ödüllü işi Monster’ı veya Kathryn Bigelow’un aksiyon filmlerini geçtim, James Cameron, Ridley Scott, Luc Besson gibi güçlü kadın karakterleri başrole taşımış erkek yönetmenlerin işlerine bile yaklaşamıyor. Bu arada Luc Besson demişken, kadın süper kahraman ve “dünyayı sevgi kurtaracak” mesajıyla filmin 20 yıl önce çekilmiş Beşinci Element’i bir hayli hatırlattığını, ama üzerine pek bir şey koyamadığını da belirtmek gerek.

Daha çok dizi işleriyle tanınan ve aslen senaristliğe en bulaştırılmaması gereken mesleklerden biri olan yapımcılıkla uğraşan Allan Heinberg’in senaryosunun bir diğer sorunu da “kötü adam”. Kahramanların film boyunca kovaladığı iki kötü var. Onların iplerinin kimin elinde olduğu son 20 dakikadaki “hoppala, nereden çıktı bu şimdi” tadında bir entrikayla açıklanıyor. Normalde bu tür ters köşelerin ipuçları filmin içine yerleştirilir. Böylece her şey ortaya çıktığında senarist “bakın, gözünüzün önündeydi ama göremediniz” der ve seyircinin zekâsının önüne geçtiğini ilan eder. Filmin sonunu tahmin etseniz bile senariste saygı duyarsınız. Ama Heinberg bir Shyamalan, bir McQuarrie değil. Entrika bir anda, hiç gereği yokken ortaya çıkıyor. İyi bir anda kötü olunca, karakter motivasyonu da şaşalıyor tabii. Kandırılmışlık hissi bir yana, bir de “daha çok savaşsınlar diye barış yaptırıyorum” gibi repliklerle aklımızla alay ediliyor.

Hal böyle olunca bütün yük filmin oyuncu kadrosunun ve çekim ekibinin omuzlarına biniyor. Neyse ki onların iyi niyeti, bu etkisiz senaryodan çıkan filmin vasatlık mertebesine erişmesini sağlıyor. Film, bünyesinde ihtiyaç duyduğundan fazla oyunculuk gücü barındırıyor. Chris Pine ve Gal Gadot iyi bir kimya yakalamış. Atıştıkları bazı sahnelerin tamamen doğaçlama olduğuna inanmak güç. Said Taghmaoui, Ewen Bremner gibi tanıdık yüzler içeren yan oyuncular da görevlerini yapıyor. Kadronun asıl pazarlama gücünü oluşturan Connie Nielsen, Robin Wright ve David Thewlis ise ya biraz isteksiz, ya da karton karakterlerini ancak bu kadar oynayabilmişler.

Patty Jenkins’e gelince. Projeyi önemsediği belli oluyor. Richard Donner’ın ilk Süpermen filmine yaptığı gönderme gibi bazı sahneler keyif veriyor. Buna karşın aksiyon kurgusunun biraz acemisi olduğu da anlaşılıyor. Özellikle kasabayı Almanlar’dan aldıkları sekansın koreografisi çok iyi yapılmış ama bir ağırlaşıp bir hızlanan, Zack Snyder özentisi kurgu hem takibi güçleştiriyor, hem seyirciyi yoruyor. Kötü bilgisayar efektleri seyir zevkini bir nebze aşağı çekiyor. Neyse ki filmin özellikle tema müziği güzel ve aksiyon sahneleri eşliğinde çaldığında iyice gaza geliyorsunuz.

Günün birinde sinemada gerçekten kadın olan kahramanlar izleyebiliriz belki. Ama Wonder Woman o hedefe giren yolda önemli bir mihenk taşı değil. Kıyafetinden davranışlarına kadar erkekleşmiş bir karakter. Hatta aynı filmi bir erkek karakterle çekerseniz hiçbir şey değiştirmek zorunda değilsiniz. DC’nin Kara Şövalye serisinden sonra iyice bocaladığı film uyarlamaları zincirinin de sıradan bir halkası. Bence Marvel’den transfer ettikleri Joss Whedon’ın Zack Snyder’ın yerini alması DC’nin olumlu yönde gelişmesini sağlayabilir. Son söz: Sinemada “adam gibi kadın” tiplemeler yerine “kadın gibi kadın” kahramanları izleyebileceğimiz günlerin gelmesi dileğiyle.

Loading...

Yazar hakkında: Kaan Zanbakcı

1976, İstanbul doğumlu. Sinema denen sanatın ne kadar büyülü bir şey olduğunu 1986’da, Şişli Site sinemasında izlediği Return of the Jedi ile farkına vardı. 10 yıldır çevirmenlik yapıyor. Önce Divxplanet bünyesinde, ardından Öteki Sinema’da film eleştirileri yazdı. Sender’in açtığı senaryo atölyelerine katıldı. Hayalî İcraat adında bir bilimkurgu/fantastik sinema sitesi hazırladı ancak o büyüklükte bir siteyi tek başına hazırlamanın zorlukları, hosting firmasının saçmalıklarıyla birleşince 6 yılda büyük mesafe kat eden, 800’ü aşkın makale içeren sitesini kapadı ve Öteki Sinema’ya geri döndü.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir