Wrath of the Titans Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey!

TİTANLARIN ÖFKESİ / WRATH OF THE TITANS

Jonathan Liebesman’nın yönetimindeki Wrath of the Titans / Titanların Öfkesi’nde Sam Worthington, Ralph Fiennes ve Liam Neeson bir kez daha savaş halindeki tanrıları canlandırıyorlar.

Zeus’un (Neeson) yarı tanrı oğlu Perseus’un (Worthington) canavar Kraken’i kahramanca alt edişinin üzerinden on yıl geçmiştir. Perseus şimdi bir kasaba balıkçısıdır ve 10 yaşındaki annesiz oğlu Helius’a babalık yaparak sakin bir yaşam sürmeye çalışmaktadır.

Ancak, Perseus’un bilmediği şey, tanrılar arasında üstünlük için patlak veren savaşın kendi huzurlu yaşamını tehdit edeceğidir. İnsanlığın sadakat yoksunluğundan ötürü tehlikeli ölçüde zayıf düşmüş olan tanrılar ölümsüzlüklerinin yanı sıra, hapisteki Titanların vahşi lideri ve Zeus, Hades (Fiennes) ve Poseidon’un (Danny Huston) babaları olan Kronos’un kontrolünü yitirmektedirler. Üçlü yönetim, güçlü babalarını uzun süre önce tahttan indirmiş, onu uçsuz bucaksız Yeraltı’nın dibinde bir zindan olan Tartarus’un karanlık derinliklerinde çürümeye terk etmişlerdir.

Şimdi, Hades Zeus’un tanrı oğlu Ares’le (Edgar Ramirez) birlikte taraf değiştirerek Zeus’u yakalamak için Kronos’la anlaşma yapmışken, Perseus görev çağrısına kulaklarını tıkayamaz. Titanların gücü artarken, Zeus’un geri kalan tanrısal güçleri elinden gider… ve dünya üzerinde cehennem yaşanmaya başlar.

Savaşçı Kraliçe Andromeda (Rosamund Pike), Poseidon’un yarı tanrı oğlu Agenor (Toby Kebbell) ve devrik tanrı Hephaistos’un (Bill Nighy) yardımına başvuran Perseus, Zeus’u kurtarmak, Titanların iktidarına son vermek ve insanlığı kurtarmak üzere Yeraltı dünyasına doğru tehlikelerle dolu bir yolculuğa çıkacak cesareti gösterir.

Jonathan Liebesman’ın yönettiği film Dan Mazeau ile David Leslie Johnson’ın senaryosuna, Greg Berlanti ile David Leslie Johnson ve Dan Mazeau’nun hikayesine ve Beverley Cross’un yarattığı karakterlere dayanıyor.

Filmin yapımcılığını, önceki hit yapım “Clash of the Titans/Titanların Savaşı”nın yapımını gerçekleştirmiş olan Basil Iwanyk’la birlikte Polly Johnsen üstlendi. Filmde yönetici yapımcı olarak ise Thomas Tull, Jon Jashni, Callum McDougall, Kevin De La Noy ve Louis Leterrier yer aldı.

Rosamund Pike, Bill Nighy, Edgar Ramirez, Toby Kebbell ve Danny Huston’ın yanı sıra, Oscar® adayı Ralph Fiennes (“The English Patient”) ve Liam Neeson’ı (“Schindler’s List”) kapsayan uluslararası oyuncu kadrosunun başını Sam Worthington çekti.

“Wrath of the Titans/Titanların Öfkesi”nin kamera arkası ekibinde, görüntü yönetiminde Ben Davis, yapım tasarımında Charles Wood, kurguda Oscar® ödüllü Martin Walsh (“Chicago”), kostüm tasarımında ise Jany Temime yer aldı. Filmin müziği Oscar® adayı besteci Javier Navarrete’nin (“Pan’s Labyrinth”) imzasını taşıyor.

“Wrath of the Titans/Titanların Öfkesi” önceki filmden bazı yetenekleri de bir araya getirdi. Bunlar arasında, Oscar® adayı görsel efektler amiri Nick Davis (“The Dark Knight”), Oscar® adayı protez amiri Conor O’Sullivan (“The Dark Knight”, “Saving Private Ryan”) ve Oscar® ödüllü özel efektler ve animatronik amiri Neil Corbould (“Gladiator”) sayılabilir.

www.titanlarinofkesi.com

ÖFKEYİ HİSSET

“Wrath of the Titans/Titanların Öfkesi” kıyameti andıran, gelmiş geçmiş en büyük ve en cüretkar çarpışmayla tanrıların ve canavarların topraklarına savaşı geri getiriyor. Ve kahramanımız Perseus için savaş bu kez kişisel.

Kaderle yüzleşmeye dair bir hikaye anlatarak en sevdiği sinema türlerinden birinde çalışma fırsatını memnuniyetle karşılayan yönetmen Jonathan Liebesman, “Perseus’u daha önce hiçbir ölümlünün gitmediği yerlere götüren ve onu hiçbir insanın karşılaşmadığı düşmanlarla karşı karşıya getiren inanılmaz bir macera” diyor. Ona göre, “Hepimizin, Perseus kadar kahramanca olmasa da, er ya da geç yapması gereken bir şey bu. Yunan mitolojisinin zamandan bağımsız olmasının nedeni klasik arke-tiplerin yanı sıra, trajedi, komedi, ihanet ve intikamla dolu olması. İçinde her şeyi barındırıyor ve ortak kültürümüzün bir parçası. Herkes Zeus ve Hades’i biliyor, herkes Yeraltı’nın ne olduğunu biliyor”.

On yıl önce Yeraltı’ndaki ilk mücadelesinde Medusa’nın ininden sağ kurtulan Perseus, geçmişin iblislerini unutmaya ve bir balıkçı olarak oğluyla birlikte sakin bir yaşam sürmeye çalışmıştır. Ama savaş önüne geldiğinde başka seçeneği kalmaz, ve yarı tanrı kimliğini yıllardır gizlemeye çalışsa da artık doğuştan sahip olduğu hakları ya da savaştaki yerini inkar etmesi mümkün olmaz.

Bir kez daha Perseus’u canlandıran Sam Worthington, “İlk görevinde, Perseus kendi için önemli olan herkesi yitirmişti ve intikam istiyordu. Dolayısıyla, muhtemelen ölmek ya da kalmak pek de umurunda değildi. Fakat şimdi daha olgun; çok sevdiği bir oğlu var ve hayatından memnun. Dünyayı farklı bir şekilde görüyor ve o dünyanın değişmesini istemiyor” diyor.
Ama bu değişim olacaktır. Bunun nedeni, kısmen, tanrılar kralı babası Zeus’a duyduğu evlatlık görevi hissidir. Zeus rolünü bir kez daha üstlenen Liam Neeson babalar ile oğullar ve kardeşler arasındaki bağı irdeleme şansından yararlanmak istediğini şu sözlerle belirtiyor: “Jonathan ve yazarlar, Zeus ile oğulları Perseus ve Ares arasındaki ilişki kadar, Zeus’un kardeşi Hades ve babaları Kronos’la olan karmaşık hikayesini de irdelemek istediler. Bu bana çok cazip geldi; fantezi içinde gerçeklik… bir fabl dünyasında geçen bu hikayeyi güdümleyen insan duyguları gerçekten cezbediciydi”.

Karşımıza bir kez daha Hades olarak çıkan Ralph Fiennes ise şunları ekliyor: “Yunan tanrılarını her zaman insanoğlunun iştah ve arzularının yansıması olarak gördüm, özellikle de ölümsüzlük, ebedi güç, ebedi güzellik ve iktidar arzumuzu düşünecek olursanız. Bu şeylere sahip olamayız; bu yüzden, hayatın kendisinden büyük karakterler ve fantastik hikayeler yaratıyoruz”.

Bu destansı macera için projeye geri dönenlerden biri de yapımcı Basil Iwanyk’ti. Kendisi, yönetmen Jonathan Liebesman’la birlikte, bir başka mitolojik destanı daha da büyük canavarlarla birlikte sunmaktan büyük heyecan ve sevinç duyduğunu söylüyor: “Jonathan da materyali benim kadar beğendi; ayrıca, o da benim gibi tam ölçekli savaşlar ve dövüşen canavarlar yaratmak için Tenerife, Galler ve Birleşik Krallık’ta koşuşturmayı gerçekten eğlenceli buldu. Coşkusu bulaşıcıydı ve çevresindeki insanlara güç verdi. Böylece, oyuncular olsun çekim ekibi olsun, herkesin içindeki en iyiyi oratay çıkardı”.

Ancak, herhangi bir kılıcın havada savrulmasından önce senaryonun kaleme alınması gerekiyordu. Iwanyk ve yapımcı ortağı Polly Johnsen, Perseus’a ölümü hiçe sayan, önceki göreviyle boy ölçüşecek hatta onu aşacak bir görev yaratmaları için Dan Mazeau, David Leslie Johnson ve Greg Berlanti’ye başvurdular.

Mazeau, “Birlikte çalışma süreci gerçekten eğlenceliydi. Dave ve Greg’le saatlerce oturup araştırmaları inceliyor ve beyaz perdede neleri görmek istediğimizi bulmaya çalışıyorduk çünkü zaten hepimiz o tür materyallerin hayranıydık” diyor.

Johnson’a göre ise, “Mitolojide, Perseus’un en büyük maceraları Andromeda’yı kurtarmasıyla sona eriyor ki bu da ilk filmde gerçekleşti. Perseus’un daha sonra ne yaptığını hayal etmeliydik ki onun için yeni bir macera yaratalım. Yani, aslında, mitosun bir parçasıymış hissi veren ‘kayıp bir mit’ yaratmamız gerekiyordu” diyor.

Yapımcı Polly Johnsen da şu gözlemde bulunuyor: “Antik mitler hepimize tanıdık gelir ve onlarla özdeşleşiriz. Asırlardır süregelmelerinin nedeni de budur. Yazarlarımız buna tam oturan bir hikaye buldular: Babalar ve oğullar arasındaki sevgi-nefret ve kardeş rekabeti gibi evrensel temalarla örülü, mitolojiyle ilgili ve özdeşleşilebilen bir hikaye. Daha sonra, Jonathan kendi cesur ve gerçekçi yaklaşımını muazzam fantastik öğelerle birleştirerek bence her iki dünyanın olabilecek en iyi bileşimini yarattı”.

Liebesman ise, “Kelimenin tam anlamıyla destansı bir film yapmaya çalıştık. Bu, güçlü temalara, devasa yaratıklara, kinetik aksiyon sekanslarına, görkemli mekanlara ve olağanüstü yeteneklerin canlandırdığı ikonlaşmış karakterlere sahip bir hikaye” diyor.

KAHRAMANIN DÖNÜŞÜ

“Wrath of the Titans/Titanların Öfkesi” sadece Perseus’u tanrı babası Zeus ve ikiyüzlü amcası Hades’le bir araya getirmekle kalmadı, onları canlandıran aktörleri de yeniden buluşturdu: Sam Worthington, Liam Neeson ve Ralph Fiennes.

“Bu rollerde başkalarını hayal edemezdim. Bu yüzden, hikayeyi sürdürmek için geri dönmelerine çok sevindim” diyor Liebesman.

Worthington ise Perseus’un hayatında on yıl kadar bir süre geçtiği için karakterinde oluşan değişimleri irdelemenin ilgisini çektiğini belirtiyor: “Daha öncesinin aksine, artık savaşmaya isteksiz. Bu kolay bir karar değil. Tereddüdünün altında esasen hissettiği şeyin doğru olup olmadığını tespit etme çabası yatıyor: Babasına yardım etmek için oğlunu bırakmalı mı, yoksa oğluyla birlikte kalıp babasını savaşa tek başına mı göndermeli?”

Liebesman’ın belirttiğine göre, “Yunan mitolojisinde, tanrılar insan ırkından olan ailelerini her zaman ihmal ederler. Çok bencildirler. Perseus, yarı tanrı olmasına rağmen, ölümlü olarak, bencillikten uzak, kendini oğlunu yetiştirmeye adadığı bir yaşam sürüyor”.

Perseus’un başlangıçtaki seçimi kolay gibi görünür: Artık bir çocuğu olduğu için, Zeus ne kadar rica ederse etsin, rüyalarında ne kadar karşısına çıkarsa çıksın, hiçbir yere gitmeyecektir. Fakat dehşet verici, üç başlı Chimera’nın Perseus’un yaşadığı köye saldırmasıyla, yaptığı seçim gerçekten de elinden alınır. Elbette, canavarla dövüştüğünde, oğlu da dahil olmak üzere oradaki herkes tarafından Perseus’un sıradan bir balıkçı olmadığı anlaşılır.

Perseus her şeyin eski hâline dönmesini ne kadar isterse istesin, artık bunun mümkün olmadığını, dünyanın değiştiği konusunda Zeus’un haklı olduğunu anlar. Bu, yıldırım ve şimşek tanrısının erkek kardeşi Hades’e vermek istediği bir mesajdır ama uyarılarına kulak veren olmaz.

“Jonathan tanrılar arasındaki, özellikle de Hades ve Zeus arasındaki, ilişkiyi tekrar tanımlamak konusunda kararlıydı” diyen Fiennes, şöyle devam ediyor: “Her zaman zor bir geçmişleri vardı, ama bu kez gerçekten kafa kafaya geliyorlar. Tanrıların güçleri, insanların kendi değerlerini kavramaya başlamalarıyla birlikte azalıyor. Hades herhangi bir gücü elinde tutmanın, ki onun için bu ölümsüzlükle eşit, tek yolunun babası Kronos’u ebedi yok edici gücüyle birlikte çok uzun zamandır tutsak tutulduğu yerden salmak olduğuna karar veriyor. Zeus bunun kitlesel imha anlamına geleceğini bildiği için karşı çıkıyor. Bu nedenle, iki kardeş baştan itibaren ters düşüyor”.

Neeson ise şunları söylüyor: “Zeus insanların güçlü olma zamanı geldiği için tanrıların güçsüzleştiğini fark ediyor. Bunun haklılığını görüyor; bu yeni dünya düzenini anlıyor ve kabulleniyor. Ne yazık ki, Hades’i ikna edemiyor ve insanlara karşı iyi niyeti onu kardeşinin numaralarına karşı savunmasız bırakıyor”.

Beyaz perdede düşman olsalar da, Neeson ve Fiennes kamera arkasında çok iyi arkadaşlar ve bir kez daha beraber çalışmaktan keyif aldılar. “Ralph çok sevdiğim bir dostum. Bu kez onunla pek çok sahnemizin olması harikaydı” diyor Neeson.

Öte yandan, rollerinin ciddiyeti zaman zaman bu ikiliyi dağıtmış. “Birkaç kez gülme krizine tutulduk çünkü bir kez daha uzun peruklarımız, sakallarımız, benimkinin üzerinde şimşek Ralph’inkinin üzerinde yaba olan göğüs zırhlarımız vardı” diyor Neeson.

Fiennes de şunu ekliyor: “Bu filmde Liam’la önceki filme göre çok daha fazla etkileşimimiz oldu; ayrıca, bazı çok güçlü sahnelerimiz de vardı ki çok hoşumuza gitti. Bir dostla çalışmak her zaman iyidir”.

Birçok yeni oyuncu da filmde kritik roller üstlendi. Venezüellalı aktör Edgar Ramirez, Zeus’un kızgın oğlu Ares’i canlandırdı. Yarı üvey kardeşi Perseus’a babasının gösterdiği ilgiden ötürü küskün olan savaşlar tanrısı Ares kan peşine düşüyor.

Ramirez rolden keyif aldığını söylüyor: “Fantastik filmler seyrederek büyüdüm ve öyle bir filmde yer almayı her zaman istedim. Dolayısıyla, Olimpos tanrılarının en önemlilerinden ve tanım olarak gelmiş geçmiş en iyi savaşçı olan Ares’i oynamak bu hayalimi gerçekten eğlenceli bir şekilde gerçekleştirmemi sağladı. Ares sadece savaşmak için savaşmayı seviyor; mücadelenin harareti bu karakteri ateşleyen şey. Şiddeti seven ve saldırgan bir yapısı, kocaman bir egosu ama bir de kırılgan bir yanı var: Zeus’un kendisini asla sevmemiş olan oğlu Perseus’u tercih ettiğini düşünmesi Ares’in gururunu bir balon gibi söndürüyor. Ares kendini dışlanmış hissediyor. Bu yüzden de, Hades ona bir intikam fırsatı sunduğunda, hemen kabul ediyor”.

“Edgar, Ares’e çok tutkulu bir yaklaşım getirdi. Bu tanrının içinde çok uzun zamandır biriken kıskançlık, tutku ve öfkeyi gerçekten yansıttı” diyor Liebesman.

Filmde, tanrıların yoldan çıkmış bir diğer çocuğu da Poseidon’un uzun zamandır kayıp olan ve ciddi bir suçluya dönüşen oğlu Agenor’dur. Onun denizler konusunda doğuştan sahip olduğu uzmanlığa ihtiyaç duyan Perseus, Agenor’u arar ve onu Kraliçe Andromeda’nın savaş hapishanesinde bulur.

Sadece güçlü bir müttefik değil, tehlikeli görevde komiklikleriyle rahatlatan biri de olduğunu kanıtlayan Agenor rolünü Toby Kebbell üstlendi. “Toby muhteşemdi” diyen yönetmen, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Karaktere de yansıttığı sıradışı ve gerçekten keskin bir zekası var. O ve Sam çok iyi şakalaştılar. Agenor ile Perseus hikayemizden önce hiç karşılaşmamış olsalar da, onları gördüğümüzde neredeyse anında aile gibi hissettiklerini anlıyoruz; ne de olsa kuzenler”.

Kebbell ise, “Canlandırdığım karakter yarı tanrı olsa da tanrılara karşı hiçbir ilgisi yok. Babası tarafından terk edilmiş olduğu için o dünyaya sırtını dönmüş. Perseus, sahip oldukları güçlerle, bu dünyadaki pisliği temizlemenin kendi sorumlulukları olduğunu Agenor’un da fark etmesini sağlıyor. Ve Agenor bu konuda kayıtsız olsa da, babası Poseidon sayesinde denizlerden iyi anladığını ve Perseus’un bu savaşı kazanmak için ona ihtiyaç duyduğunu biliyor. Perseus’un ona gösterdiği saygıyı gizliden gizliye takdir ediyor. Daha önce kimse ona saygı duymamış; başka herkes ona bir hırsız gözüyle bakıyor ki bu da adil bir şey çünkü zaten öyle”.

İngiliz aktris Rosamund Pike, Agenor’u tutsak tutan Kraliçe Andromeda rolünü üstlendi. Önceki filmde Argos prensesi Andromeda kral ve kraliçe olan ebeveynlerinin ölümünden sonra tahta geçmişti ve o zamandan beri, çevresindeki dünya çökmekte olduğu halde, krallığını korumak için bir savaşçıya dönüştü.

Yapımcı Iwanyk’e göre, Pike’ın “fizikselliği mükemmel, hem sert hem de kraliçevari. Liderliği sahiplendi ama dişiliğinden bir şey kaybetmedi. Ayrıca Sam’le boy ölçüşebiliyor”.

Pike ise şunları söylüyor: “Andromeda hoşuma gitti çünkü kızlar için gerçek bir kahraman gibi geldi. Bence bu filmde erkekler için aksiyon kahramanı olacak pek çok örnek var ama Andromeda gibi kadın karakter sayısı az. Öte yandan, Andromeda ilk filmin sonundan bu yana çok değişti. O zamanlar çaresizdi ve kurtarılmaya ihtiyaç duyuyordu. Şimdi ise ülkesinin lideri olarak ordusuna liderlik ediyor. O bir savaşçı ve bir daha asla kurtarılmaya ihtiyaç duymayacağına emin olmak için çalışıyor”.

Agenor, Kraliçe Andromeda ve onun birkaç askerinden oluşan güçlerini toplayan Perseus, Agenor’un rehberliğinde grubuyla birlikte denize açılarak, Hephaistos’un evi olan uzaklardaki adaya yol alır. Hephaistos hem Zeus’un şimşeğini, Hades’in yabasını ve Poseidon’un üç dişli yabasını yapan demir ustadır hem Titanların hapis tutulduğu Tartarus’un mimarıdır. Bu yüzden, babasını ve Kronos’un gazabından dünyayı kurtarmak için Perseus’un ihtiyaç duyduğu bilgileri kendisine verebilecek kişidir. Bir zamanlar güzel tanrıça Afrodit’le evli olan, devrik tanrı Hephaistos şimdilerde yalnız yaşamaktadır. Kendisine sadece birkaç dev Tepegöz ve mekanik baykuş Bubo eşlik etmektedir.

Hephaistos’u bunamış bir tatlı kaçık havası vererek canlandıran Bill Nighy, karakterin ironik öfkesini yakalayabilmek için demir ustasının geçmişine döndü. “Hephaistos’un sakat doğduğunu, anne babası tarafından dışlandığını, Olimpos Dağı’ndan atıldığını ve kendini kerbelanın ortasına bulmak için yedi gün düştüğünü göz önünde bulundurursanız, durumunu daha iyi anlayabilirsiniz… bundaki aşırılık hoşuma gitti” diyen Nighy şöyle devam ediyor: “Bu gösterişli adamı oynamak oldukça havalıydı, ne de olsa aşk tanrıçasıyla evliymiş, ama sonra karısı onun tanıdığı herkesle yatmış. Yani, Hephaistos için hiçbir şey kolay olmamış. Ne var ki, bir oyuncu olarak size, kendi için arkadaş icat eden, uzun saçlı, çalı sakallı topal bir yarı tanrı rolü verilmişse, oldukça iyi durumdasınızdır, değil mi?”

“Bill, Hephaistos’a yeni bir soluk üflemenin yanı sıra, sete eğlence anlayışı ve şakacılık da getirdi” diyor yapımcı Johnsen ve ekliyor: “Çok sevimliydi ve normalde ciddi olan sahnelerinde bile karaktere mizah yansıtabilmek için çok şey yaptı”.
Perseus, Hephaistos’un yardımıyla, hayatının en zoru olabileceğini, geri dönemeyebileceğini bildiği bir savaşa doğru yola çıkar. Her zamanki gibi, aklını en çok meşgul eden şey oğlu Helius’un güvenliği ve geleceğidir.

Başından itibaren Perseus ile Helius’un baş başa olduğu çok net olduğu için, yapımcılar Worthington’la böyle bir kimyayı yakalayacak bir genç oyuncu bulmak zorunda olduklarını çok iyi biliyorlardı. “Bu ilişki çok gerçek görünmeliydi” diyor Iwanyk ve ekliyor: “Bu yüzden, Sam sürece tam anlamıyla dahil oldu. Onu John’la tanıştırdığımızda, hemen kaynaştılar. Sam daha önce beyaz perdede babayı hiç oynamadığı halde, John’a karşı çok korumacıydı ve onunla çok vakit geçirdi. Birlikte şakalaştılar ve eğlendiler ki bunun John’u rahat hissettirmekle çok âlâkası vardı”.

Worthington ise, “John Bell’i seviyorum” diyor ve şöyle devam ediyor: “O harika bir çocuk. Zor bir rol üstlendi çünkü onun karakteri filmin kalbiydi ve bu olgunun oldukça kısa sürede oturtulması gerekiyordu. Ama John bu göreve soyundu ve harika bir iş başardı”.

Genç aktör sette olmaktan, özellikle de canlandırdığı karakterin Perseus ile Chimera’nın arasındaki dövüşün gerçekleştiği sahnede olmasından büyük keyif aldığını söylüyor: “Her tarafta patlamalar oluyordu, zıplamam, çığlık atmam ve itilip kakılmam gerekiyordu. Hatta yere düştüğünüzde çakılların neden olduğu,bizim ‘Diz soyulması’ dediğimiz şeyi bile yaşadım. Film yapmanın en güzel yanı bu!”.

Oyuncu kadrosunu tamamlayan diğer isimler ise şöyle: Bir kez daha, başlangıçta Zeus’un tek müttefiki Poseidon olarak karşımıza çıkan Danny Huston; Kraliçe Andromeda’nın nedimesi olan ve onlarla birlikte yolculuğa çıkan Korrina rolündeki Lily James; ve Perseus’un önce eğitimi için, sonra da yolculuğa çıktığında göz kulak olması için Helius’u emanet ettiği Clea’yi canlandıran Sinéad Cusack.

DÜNYADA CEHENNEM

“Wrath of the Titans/Titanların Öfkesi”nin isminden de anlaşıldığı üzere, filmde bazı dev yaratıkların ve mitsel düşmanların Perseus’a rakip olması gerekiyordu. Bu canavarlar arasında, çok başlı Chimera, üç gözlü Tepegöz, çift bedenli Makhai ordusu ve güçlü, tehditkar bir Minotor bulunuyordu. Ama elbette en dişli rakibi, Zeus, Hades ve Poseidon’un yıllardır hapis tutulan ama serbest kalarak dünyaya cehennemi getirmek üzere olan babası, dev Kronos’tur. İlk filmde de görev almış olan görsel efektler amiri ve ikinci birim yönetmeni Nick Davis, “Bu filmde gerçek bir aksiyon çeşitliliği olması zorunluydu” diyor.

Perseus’un karşılaşması gereken ilk düşman, aslan ile keçi başlarına sahip, ejder gibi kanatları olan ve kuyruk yerine yırtıcı bir yılan barındıran, ateş üfleyen Chimera’dır.

“Ana kafalar birlikte çalışıyor: Bir tanesi yakıtı püskürtürken, diğeri de onu ateşleyecek koru gönderiyor” diyor Liebesman, Perseus’un köyüne saldıran ve harekete geçmezse neler olacağını gösteren vahşi yaratık için.

Yaratık öncelikle bilgisayarda üretildi. Ancak, verdiği hasar özel ve görsel efektlerin bir bileşimiydi. Gerek bu filmde gerek önceki filmde özel efektler amiri olan Neil Corbould, “İzleyicinin sürekli olarak ‘Ne gerçekti? Ne bilgisayar yapımıydı?’ diye sormasını sağlamak için, bence bilgisayar öğeleri ile gerçek çekimleri birleştirmek en iyisi. Böylece daha incelikli bir sonuç elde ediliyor. Ayrıca, yarattığınız ortamın, ki burada küller ve diğer hafif materyallerden oluştular, oyuncularla etkileşmesine izin de vermiş oluyorsunuz. Özetle, Chimera’nın verdiği hasar sette yaratıldı ve sonra görsel efektler ekibi tarafından güçlendirildi”.

“Chimera köye bir meteor gibi iniyor ve anında köyü yerle bir etmeye başlıyor” diyor Davis ve ekliyor: “Muazzam bir piroteknik patlama var. Ardından yer çatlamaya başlıyor, sonrasındaysa çok kapsamlı, 120 metre uzunluğunda bir yarık adeta bir yılan gibi ilerleyerek bir evi havaya uçuruyor ve ardından da havada patlıyor. Sonra durdurulması imkansız bir şekilde ilerliyor”.

Verdiği kararın Chimera tarafından zorlanması üzerine, Perseus, Zeus’u ve tüm insanlığı Kronos’tan kurtarmaya kesin karar verir ve Tartarus’u bulmanın bir yolunu aramaya başlar. Bu konudaki yardımcısı eski bir dostu olan ve Perseus’u Kraliçe Andromeda’nın kampına götüren kanatlı at Pegasus’tur.

Perseus, Andromeda ve Agenor yola koyulduklarında, Hephaistos’u bulmak üzere denize açılırlar. Fakat Hephaistos’un uzak diyarlardaki adası bubi tuzaklarıyla doludur ve 9 metre boyunda bir grup Tepegöz tarafından korunmaktadır. Tepegözler Liebesman’ın filmde en sevdiği yaratıklar arasında yer alıyorlar. Protez tasarımcısı Conor O’Sullivan yönetmene 15 adet farklı kafa maketi sağladı ve komple vücut tasarımında Davis’le yakın bir şekilde çalışarak Tepegözlerin nihai taslağının belirlenmesine yardımcı oldu.

“En büyük zorluk onları olabildiğince fotogerçekçi göstermekti. Tabi 9 metrelik, tek gözlü canavarlar ne kadar fotogerçekçi görünebilirse o kadar” diyor Davis.

Yapımcılar benzer bir zorluğu Minotor’la da yaşadılar. Minotor’daki daha büyük zorluk, onun insan ya da herhangi bir şeye dönüşebilmesi ama esas şekliyle aynı anda hem canavar hem de insanımsı olmasıydı.

“Biz Minotor’umuzun, daha çok, boğaya benzeyecek şekilde deforme olmuş bir adam olması gerektiğini hissettik” diyor Liebesman ve ekliyor: “O, labirentin sonundaki bir bekçi, yani bir bakıma kendi de bir tutsak; binlerce yıldır orada karanlıkta kimse geçmeye çalışmasın diye bekliyor. Olağanüstü şiddet eğilimli, iki buçuk metre boyunda ve siluet olarak boğaya benzer bir yaratık. Bence o, aydınlığa çıktığında, tahmin ettiğinizden çok daha korkutucu bir şeydir”.

O’Sullivan tasarımın pek çok evreden geçtiğini söylüyor: “Nick önce Amerika’da bazı çalışmalar yapmıştı. Benim de çeşitli maketler üzerinde çalışan heykeltıraşlarım vardı. Bunlardan biri olan Julian Murray insana son derece benzeyen çok güzel bir Minotor imajı yarattı”. Bunun sonrasında, ekip tam görüntüyü yaratmak için yaratığın bulunduğu çevreyi de göz önüne aldı. O’Sullivan bu konuda şunları söylüyor: “Bu Minotor, hayatını çevresinde her şeyin çürüdüğü bir zindanda geçirmiş. Çok pis; giysileri kirli ve iğrenç. O bir kabus ve temsil etmesi gereken şey de tam olarak bu”.

O’Sullivan’a göre bu karakterle ilgili en büyük zorluk boynuzlarıydı. “Kullanışlı olmaları gerekiyordu. Onların düşmesi riski olmadan dövüşebilmesi gerekiyordu. Boynuzları sağlama almak zorlu bir işti” diyor O’Sullivan.

Canavarı canlandıran dublör Spencer Wilding baştan aşağı kostümle kaplandı. “Vücudunun tek bir yerinin açık kaldığını sanmıyorum” diyor O’Sullivan ve ekliyor: “Spencer yaratık kostümleri içinde çok iyidir. Ayakları, bacakları, göğsü, başı, boynuzları, elleri, dişleri ve hatta gözleri bile takmaydı, yani lensti. Dolayısıyla, her yanı bir şeylerle kaplıydı. Üzerindeki kostüm iki parçalıydı ve omurgası da vardı. Geleneksel şekilde lateksten yapılmış bu kostüm birbirine uyacak şekilde dokunmuştu”.

Kronos’un asırladır devam eden tutsaklığının sona erişine çift bedenli Makhai birliklerinin savaş alanına ölüm ve yıkım getirişi öncülük eder. Filmin yazarlarının bir yaratımı olan Makhailar, Tartarus’a gönderilmiş ve Kronos tarafından birbirlerine kaynaştılmıştırlar. “Kronos iki tane acı çeken savaşçı ruhu birbirine kaynatarak kendi ordusunu yaratmış. Şimdi de onları dünya üzerinde kaos yaratmaya gönderiyor” diyor Liebesman.

Corbould ise şunu aktarıyor: “Bir yanardağ patlıyor, ateş topları ordulara doğru geliyor ve bu ateş toplarının yeryüzüne yaptığı etkiyle Makhailar çıkıyor ve Perseus’un grubuna saldırıyor”.

“İki buçuk metre boyunda, iki başlı, altı kollu bu savaşçılar herhangi bir insandan üstün bir güçle koşabiliyor, yuvarlanabiliyor, dövüşebiliyor ve zıplayabiliyor” diyor Davis ve ekliyor: “Fakat bunlar henüz sahneye çıkmamış olan canavarın sadece öngösterimi gibiler. Perseus, Zeus, Hades ve diğer herkes için muazzam final dövüşü Kronos’la olacak”.

450 metrelik Kronos’un zincirlerinden kurtulup saldırmaya başlamasıyla savaşın doruk noktasına ulaşılır.

“Kronos dünyayı kaostan yarattı ve tekrar o durumuna döndürmek istiyor” diyor Liebesman ve ekliyor: “Onun sevdiğim yanı, sahneye çıktığında bir atom bombası gibi olması: Dev bir patlamayla tonlarca moloz Kronos’un etrafında uçuşuyor ve yolunun üzerindeki her şey alev alıyor”.

Davis ise, “Kronos ezelden beridir karşısında insanların isteksizce el pençe divan durdukları, dengesiz, ne yapacağı belli olmayan bir güçtü. Şimdi de, Zeus’un güçleri tam olarak ona geçtiğinde, patlama yaşıyor: Etrafındaki kayalar paramparça oluyor, hapishane duvarları çökmeye başlıyor ve yeraltından lavlar fokurdayarak çıkıyor” diyor.

Davis, Titan kralı tanımlamaya devam ediyor: “İnsan orantılarına sahip ama vücudu sürekli olarak her yerinden çıkan erimiş ve sertleşmiş lavlardan oluşuyor. Ayrıca, bedeni dalga dalga yayılan volkanik bulutlarla kaplı ve Kronos hareket ederken aşağıdaki insanlara lava bombaları atıyor”.

Kronos tamamen bilgisayarda yapıldı ama bu durum yeşil perde canavarlarıyla dövüşmekte uzman olan Sam Worthington için caydırıcı değildi. Aktör için, tüm bunlar günlük işin bir parçasıydı. Bu konuda “Çok basit: Dünyaya inanmalısınız. Yeğenimin etrafta koşup canavarlarla savaşıyormuş gibi yapmasıyla aynı şey. Kendinizi verdiğiniz ve inandığınız sürece, izleyici de kendini verecek ve inanacaktır. Bilgisayar yapımı olduklarını biliyoruz çünkü Kronos ya da Tepegöz veya Chimera gerçekte yoklar ama ben kendimi yüzde yüz verirsem, izleyiciler de peşimden gelir ve o dünyanın dışında kalmazlar diye umuyorum” diyor.

ANTİK DİYARLAR

Yapım ekibi “Wrath of the Titans/Titanların Öfkesi”nde antik Yunanistan’ı yeniden yaratmak için bir kez daha Kanarya Adaları’ndan Tenerife’nin benzersiz ve muhteşem manzarasından, ayrıca İngiltere’de Shepperton Stüdyoları’nın içindeki ve çevresindeki mekanlardan ve Galler’in karanlık taşocaklarından yararlandı.

“Kanarya Adaları bize harika tezatlar sundu. Bunlar arasında güzel, mavi bir deniz; tozlu doğa ve kasaba manzaraları; yanardağın ortasında devasa savaşlara mekan oluşturabilecek boş açık alanlar vardı… Tek bir mekandan isteyebileceğimiz her şey oradaydı” diyor Liebesman.

Yapım tasarımcısı Charles Wood bölgenin yönetmenin vizyonuyla iyi uyuştuğunu düşünüyor. “Jonathan çok görsel bir yönetmen. Bu benim için harikaydı çünkü gözünde neyi canlandırdığını gerçekten hissettirebiliyordu. Renk paletini, dokuları konuştuk ve geniş bir yelpaze oluşturduk. Jonathan güçlü, net görüntüleri seviyor ki Tenerife’nin sunduğu şey tam olarak buydu” diyor Wood.

Filmin en büyük seti için Abades’in sahil yerleşimi seçildi. Burası Perseus ile oğlu Helius’un yaşadığı ve Chimera’nın vahşi saldırısına maruz kalan hareketli balıkçı kasabasına mekan oluşturdu.

“Özellikle orayı seçmemin nedeni çok sayıda topografyaya, okyanusa hakim, net bir manzaraya sahip olmasıydı; dümdüz bir yer değildi” diyor Wood ve ekliyor: “Afganistan, Kuzey Afrika ve Ortadoğu gibi birçok eski medeniyetin hâlâ var olduğu köyleri örnek aldık”.

Neil Corbould’un başını çektiği özel efektler ekibi, Wood’un tasarımlarına dayanarak binalar için köpük kayalar hazırladı. Bunların birçoğu yüksek basınçlı kompresörler ya da piroteknik fünyelerle patlatılacaktı.

Liebesman, Wood ve ekibinin getirdiği dönüşümden çok memnun kaldığını söylüyor: “Perseus, Yunanistan’ın ücra bir köşesinde, fakir bir köyde yaşıyor. İnsanların zorlukla geçinebildikleri bir yer. Charlie’nin her kulübenin her köşesine kattığı ayrıntılar ilham vericiydi. Patlamadan önce, yarattığı her şeyi karış karış görüntülemek istedim”.

Abades’e yakın mesafedeki Los Desriscaderos ise Tartarus’a giden karmaşık labirentin dış mekanını oluşturdu. Ayrıca, bazı sahneler de Teide Dağı’ndaki volkanik milli parkın içinde çekildi. Kraliçe Andromeda’nın başlangıçtaki askeri kampı, Minas de San Jose’de inşa edildi; ve Llano de Ucanca da İlahlar Dağı’nın görkemli dış mekanını oluşturdu.

Erozyonun şu anda var olan büyük sahil falezlerini oluşturduğu yanardağı içinde barındıran Teno Rural Park filmde çift görev üstlendi: Burası hem açılış sahnesinde Io’nun deniz kenarındaki mezarıydı hem de Perseus, Agenor, Andromeda ve askerlerinin heybetli gemi Nomos’a bindikleri yerdi.

“Nomos ilk filmde de vardı ama bu film için ciddi bazı değişikliklere uğradı” diyen Wood, bunu şöyle açıklıyor: “Daha uzun olmasına ihtiyacımız vardı. Bu yüzden onu ikiye bölüp araya altı metrelik bir ek yaptık ve yeniden inşa ettik. Ayrıca, yeni bir güverte yaptık, pruvayı ve kıçı tekrar tasarladık ve iki tane ana direk inşa ettik. Gemi Cornwall’da yapıldı ve daha sonra Tenerife’e karadan ve denizden taşındı”.

Geminin denizde olduğu bir sahne için, oyuncular ve çekim ekibi çeşitli teknelere bindiler ve Los Gigantes falezinin önünde demirlediler. Burası olağanüstü bir manzaraya sahipti. “Los Gigantes büyük miktarda lav akışıyla oluştuğu için muazzam katmanlar ve gizem içeren bir yer. Bundan daha nefes kesici bir yer hiç görmedim” diyor Wood.

Görsel efektler ekibi ve ana birimden ayrılmış küçük bir ikinci birim Tenerife’den ayrılmadan önce La Gomera yakınındaki Roque de Agando’da “serüven” çekimleri yaptılar. Burası beş milyon yıl önce oluşmuş ve bölgenin en çarpıcı özelliklerinden olan muhteşem bir volkanik kubbe. Bu ek çekimler sadece arkaplan olarak değil, yapımcıların Galler’de görüntüledikleri savaş sekanslarının BYG arkaplanları yaratılırken de kullanıldı.

Filmin geri kalanı Birleşik Krallık’ta çekildi. İngiltere Surrey’deki Redlands Ormanı, Hephaistos ile yırtıcı gardiyanları Tepegözlerin yaşadığı Kail Adası oldu. Yapım ekibinin merkez üssü Shepperton Stüdyoları’ydı. Sanat departmanı, kostüm departmanı, görsel efektler atölyesi ve kurgu biriminin yer aldığı stüdyodaki çeşitli platolarda şu setler inşa edildi: Labirent, Minotor’un ini, Hephaistos’un demir ocağı, İlahlar Tapınağı, Perseus’un kulübesi, Agenor’un hücresi ve hapishanelerin en büyüğü Tartarus.

Belki de hiçbir set, tasarım ve işlevselliği birleştirmeyi labirent seti kadar gerektirmedi. Wood bu konuda şunları söylüyor: “Labirent çok eğlenceliydi ama bir o kadar da zorluydu çünkü çok sayıda hareketli parçası vardı ve asla bitmiyormuş gibi görünmesi gerekiyordu. Özel efektler ekibi setin mekaniğinde harika bir iş çıkararak bize filmde bazı zor anları yaratmamızda yardımcı oldular. Örneğin, karakterlerimiz köprülerden geçerken üzerlerinde silindirlerin sallanması, birbirine bağlanan koridorlar ve çevrelerinde hareket eden devasa taş blokların olduğu sahneler gibi”.

“Eğer filmde bir korku unsuru varsa, bu labirenttir” diyor Iwanyk ve ekliyor: “Burası Minotor’un evi ve Minotor sizin en büyük korkularınızdan besleniyor”.

Filmde korku uyandıran bir diğer yer ise Tartarus’tu. Kronos buradan yavaş yavaş kurtulup, zincirlere bağlı Zeus’un geri kalan gücünü de emer. Zeus’un bu durumda olmasının nedeni Hades ile Ares’in kurmuş olduğu kötü niyetli ittifaktır. Ressam John Martin’in “çalkantılı ve gerçeküstü” olarak nitelediği tablolarından esinlenen Liebesman’ın bu görüntü için çok belirli bir fikri vardı.
“Bana göre, Yeraltı, dünyanın içinin karanlık bir temsili oldu. Gerçek anlamda bir mağara değil; uçsuz bucaksız, okyanus ve dağların zeminini oluşturan yuvarlak yüzeylere sahip, adeta dünya içinde dünya gibi ve tam merkezinde Tartarus’un bulunduğu bir yer. Bu şekilde bakarsak, bence tasarımda oynamamız için pek çok olanak sundu” diyor yönetmen.

Wood ise şunu söylüyor: “Biz onun küçük bir parçasını inşa ettik ve sonra efektler departmanı devreye girerek bizim Yeraltı’mız olan bu devasa dünyanın esas görüntülerini yarattılar”.

Görsel efektler amiri Nick Davis, “Tuhaf, çarpık, katedrali andıran, 1.200 metrelik, Kronos’un kaçıp kurtulduğu taş hapishane” olarak tanımladığı bu yeri yaratmaktan keyif aldı.

Yapım ekibi çekimlerin son iki haftası için Galler’e geçti. Burada insanoğlunun Yeraltı’nın yırtıcı güçlerini tattığı patlama sahneleri çekildi. Andromeda’nın Argos’taki askeri kampı bir zamanlar Galler’in en büyük kasabası olan Merthyr Tydfil’in eteklerindeki taşocağına inşa edildi. Tesadüf eseri, bölgenin kendine ait bir kraliyet ve şiddet geçmişi var: Kasaba, adını, MS. yaklaşık 480’de katledilen, Brycheiniog Kralı Brychan’ın kızı Aziz Tydfil’den alıyor.

“Finaldeki savaş muazzam” diyor Iwanyk ve sözlerini şöyle sonlandırıyor: “Yüzlerce askerimiz ve atımız, havada uçuşan mancınık güllelerimiz ve oklarımız vardı. Bu, Kronos ve yaratık ordusu ile insan ordularının bitiriş çizgisine doğru mücadelesiydi. Spartalılar, Atinalılar ve Argos ordusu… nihai savaş için hepsi oradaydı. Bu tıpkı Termofil, Stalingrad ya da herhangi bir kilit muharebe gibiydi: Burada kazanamazsak, bildiğimiz hayat sona erecek”.

Yazar hakkında: Öteki Sinema

Öteki Sinema editörleri Prometheus'un David'i gibi... Siz uyurken bile, hoşunuza gidecek yazıları buluyor, itinayla hazırlıyor ve yayına sunuyor. Öteki Sinema çalışıyor!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir