Dibe Doğru Yolculuk: Xavier Gens Sineması

“Tanacu Şeytan Çıkarma Ayini” olarak bilinen olaylarda; Rumen Ortodoks Kilisesi Manastırı’nda yaşayan ve zihinsel hastalığı bulunan Irina Cornici isimli rahibe, diğer dört rahibenin yardımıyla rahip Daniel Petre Corogeanu tarafından gerçekleştirilen şeytan çıkarma ayini sırasında öldürülmüştü. Dava, Rumen medyasında yaygın bir şekilde yer bulmuş ve uzun süren davanın ardından bir şizofreni hastasını öldürdüğü gerekçesiyle beşi de cinayetten suçlu bulunmuştu.

Xavier Gens’in yönetmenliğini üstlendiği The Crucifixion (Korku Kayıtları), 6 Ekim’de gösterime girdi. Çekimleri Romanya’da gerçekleşen filmin senaryosu, Hayes kardeşler tarafından, 2005 yılında yine Romanya’da gerçekleşen ve “Tanacu Şeytan Çıkarma Ayini” olarak bilinen gerçek bir olaydan esinlenerek kaleme alınmış. House of Wax (2005), The Reaping (2007) ve Whiteout (2009) gibi sıradan korku filmi senaryolarının altında imzaları bulunan Chad ve Carey Hayes kardeşlerin şansı, 2013 tarihli The Conjuring ile bir anda tersine dönmüş, hemen akabinde The Conjuring 2’nun (2016) senaryo ekibinde de yer almışlardı. Hayes kardeşlerin The Conjuring’in çekimleri esnasında tesadüfen rastladıkları dava hemen dikkatlerini çekti çünkü buradan özünde bilim ile din arasındaki çatışmayı barındıran bir hikâye çıkarmak mümkündü. Hazırladıkları senaryo nihayet bu sene içerisinde hayata geçirildi ve ortaya Gens’in uzunca sayılabilecek bir aradan sonra yönettiği The Crucifixion çıktı.

1975 Dunkirk doğumlu Xavier Gens, ilk uzun metrajlı filmi Frontier(s)’ı 2007 yılında yönetti ve korku dünyasına hızlı bir giriş yapmayı başardı. Dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nin Midnight Madness bölümünde gerçekleştiren film, aşırı sağa mensup bir liderin başkanlık seçimlerini kazanmasıyla beraber Paris’te alevlenen isyanın tam ortasında başlar ve bir bankayı soyduktan sonra polisle acımasızca çatışıp kaçan bir grup Arap kökenli gencin peşine takılır. Hollanda’ya doğru kaçan grup, garip bir aile tarafından işletilen, sınıra yakın, köhne bir otelde konaklamaya karar verir ve aslında bir cehennemden kaçarken çok daha korkunç, akla hayale gelmeyecek bambaşka bir cehennemin kapısından içeri girer. Sonrasında başta The Texas Chainsaw Massacre (1974) olmak üzere birçok korku klasiğine göz kırpan ve umulmadık bir yöne doğru evrilen film, dehşet dolu birçok işkence ve ölüm sahnesi eşliğinde müthiş bir hayatta kalma mücadelesine dönüşür.

Frontier(s), bir ilk film için her yönüyle fazlasıyla cesur sayılabilir ama aslında Gens’in daha ilk filminde böylesine aşırı şiddet ve kan içeren sahnelere yer vermesine çok da şaşırmamak gerekir. 2000’li yıllarla beraber yükselişe geçen Fransız korku sineması, o dönemde Yeni Fransız Dehşet Sineması ya da Yeni Fransız Aşırılığı (New French Extremity) olarak isimlendirilen akımın etkisindedir. Frontier(s) da bu akımın High Tension (2003), Them (2006), Inside (2007) ve Martyrs (2008) ile beraber öne çıkan örnekleri arasında yer almakta gecikmez.

İlk filmiyle korku sinemasının gelecek vadeden yönetmenleri arasına tartışmasız bir şekilde giren Xavier Gens, (aynı hemşehrisi Alexandre Aja gibi) hiç vakit kaybetmeden Hollywood ile yakın temasa geçerek, bilgisayar oyunu uyarlaması Hitman (2007) isimli aksiyon filmini yönetmeye soyunur. The Organization olarak bilinen uluslararası bir suç örgütü, emrinde çalışan suikastçıları daha küçük yaşlardan itibaren kaçırıp yetiştirmektedir. Her birinin kafalarının arkasına yapılmış barkod dövmesiyle belirlenen bir numarası vardır ve bir kısmı İstanbul’da geçen Hitman, 47 numaralı suikastçının başından geçenleri anlatır.

Bir hayli talihsiz bir proje olan Hitman, Gens’e de sıkıntılı anlar yaşatır. Daha ilk filmiyle elini korkak alıştırmamayı öğrenen Gens, cinayet ve dövüş sahnelerinde aşırı şiddet ve kan kullanır. Filmin son halini beğenmeyen yapım şirketi Fox, Gens’i kovar, bazı sahneleri yeniden çekmek için başka birini kiralar ve Gens’in çektiği bazı sahneleri çıkartıp yenilerini ekleyerek (yani filmi biraz daha yumuşatarak) yeniden kurgular. Planlanandan birkaç ay geç gösterime giren film, eleştirmenler tarafından yerin dibine geçirilse de gişede başarılı olur ve bütçesini dörde katlamayı başarır. Ekstra bir not: Slavoj Zizek’in 2012 yılında Sight & Sound sinema dergisine beyan ettiği kişisel en iyi 10 film listesinde Hitman de vardır ama Zizek, listesinin tamamen “suçlu zevk” (guilty pleasure) kategorisine giren filmlerden oluştuğunu söylemeyi de ihmal etmez.

Xavier Gens’in bir sonraki filmi post apokaliptik bilim kurgu ile korku türlerini harmanlayan The Divide (2011) olur. New York şehrini neredeyse dümdüz eden bir nükleer saldırı sonrasında geçen film, bir apartmanın sığınağına saklanmayı başaran bir grup insanın hayatta kalma mücadelesini anlatır. Farklı kişilik özellikleri ile öne çıkan dokuz kişi, dış dünyadan haber almadan ve neyi beklediklerini bilmeden, gözleri sığınağın kapısında, sonsuza kadar sürebilecek bir bekleyişin ağında çırpınmaya başlar. Yemek ve su stokları azalıp umutlar yok olmaya yüz tutunca, kapana kısılmış felaketzedeler akıl sağlıklarını yavaş yavaş kaybederler.

Bir apartmanın sığınağında mecburen bir araya gelen dokuz kişi üzerinden yeni bir cehennem tasvirine girişen Gens, bir kez daha eleştirmenlerin hışmına uğrar. Daha önce defalarca işlenmiş, artık klişeleşmiş bir konuya hiçbir yenilik getirmemesi eleştirilir. Ancak Michael Biehn ve Rosanna Arquette başta olmak üzere oyuncu kadrosunun gösterdiği ekstra performans ve (elbette ki) aşırıya kaçan şiddet sahnelerindeki makyajlar takdire şayandır. Bu arada filmin kötücül yapısını, her gelişmede umudun boğazına tekrar basarak daha da dibe sürükleyen ve çığlık çığlığa “gelecek yok” diye bağıran punk tavrını sevdiğimi itiraf etmeliyim.

Son olarak korku antolojisi The ABCs of Death’deki (2012) “X Is for XXL” isimli bölümü yöneten Gens’in neredeyse beş senedir sesi soluğu çıkmıyordu. Bu kadar uzun bir aradan sonra bir Hayes kardeşler senaryosuyla geri dönmesi açıkçası kafalarda soru işaretleri yaratmıyor değil. Hayes kardeşlerin ne tip senaryolar yazdıkları belli ve bu projenin Xavier Gens için doğru bir kariyer adımı olup olmadığı da bir hayli şüpheli. Bana kalırsa bu adım artık olsa olsa kendisinden umudu kesebileceğimizin göstergesi olabilir. Zaten fragmandan gördüğümüz kadarıyla (muhtemelen) inancı kutsayan, sıradan bir şeytan çıkarma filmi izleyecekmişiz gibi duruyor.

Murat Kızılca

Not 1: Daha önce CineDergi Ekim 2017 sayısında yayınlanmıştır.

Not 2: Xavier Gens’in yönettiği The Crucifixion / Korku Kayıtları filminin incelemesi burada.

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir