Japonya Dışında Çekilmiş En İyi Yakuza Filmi: The Yakuza

İtiraf etmem gerekir ki küçükken ayıla bayıla izlediğim birçok film, uzun yıllar sonra tekrar izlediğimde büyük bir hayal kırıklığı yaratmakla kalmıyor, geçmişte kafamda “iyi”, “güzel”, “hoş”, “süper” diye kodladığım ne varsa hepsine dair derin kuşkular da uyandırmaya başlıyor. “Tron” (1982) falan böyle olmuştu bende. Yakuza ile ilgili Amerikan filmlerinden “Black Rain” (1989) hadi neyse de, “The Challenge” (Büyük Düello, 1982) da öyle oldu. Geçtiğimiz hafta bir Toshiro Mifune çalışması kapsamında “The Challenge”ı izleyeyim dedim, hiç hatırladığım gibi çıkmadı. Elim korka korka “The Yakuza”ya (1974) gitti. Allahtan, “The Yakuza” öyle değilmiş, (benim açımdan) ilk günkü parlaklığını muhafaza ediyor. Eskisinden bile daha çok sevdim, hatta bayıldım ve hatta alanında başyapıt olarak selamlıyorum. Niye? Çünkü bu filmin, tiplemeleri karakter statüsüne taşıyabilen, ana karakterlerin her türlü motivasyonunu yansıtabilen, detaylarla örülü muhteşem bir senaryosu var.

“The Yakuza”nın hassas ve karmaşık hikâyesini bir çırpıda özetlemek güç ama kısaca şöyle: Japonya ve ABD’de faaliyetleri olduğunu anladığımız George Tanner adında karanlık bir işadamının başı, Tono adında bir Yakuza klanı lideriyle belaya girer. Tono, Tanner’ın kızı Louis’i kaçırmıştır ve Tanner da Harry Kilmer adlı eski bir dostundan yardım ister. Ken adında meşhur bir Yakuza’nın Kilmer’a ödenmez bir borcu olduğunu bildiği için aslında araya onun girmesini istemektedir. Kilmer, 20 yıl aradan sonra Japonya’ya gider ve eski defterler açılır. Yalnız, küçük bir problem vardır, Ken Yakuza’dan ayrılalı yıllar olmuştur.

“The Yakuza”nın merkezinde altı son derece ustalıkla çizilmiş, film bittiğinde her birinin birkaç özelliğini şıp diye sayabileceğiniz 8 karakter var. Evet, tam sekiz. Yıllar önce kırık bir kalple ayrıldığı Japonya’ya eski bir dosta iyilik yapmak için giden Harry Kilmer (Robert Mitchum), Harry ile çok eskiye dayanan bir ilişkisi bulunan, eski Yakuza üyesi, yeni dövüş sporları okulu hocası Tanaka Ken (Ken Takakura), kaçırılan kızının kurtarılması için Harry Kilmer’ı tutan mafya lideri George Tanner (Brian Keith), Harry’nin can dostu Oliver Wheat (Herb Edelman), Tanner’ın Harry’ye yardımcı olması için yanına verdiği, eski dostları Al Hoekstra’nın oğlu Dusty (Richard Jordan), Harry’nin onulmaz yarası, eski aşkı Tanaka Eiko (Keiko Kishi), Yakuza’da bölge şefi olarak görev yapan Tono (Eiji Okada) ve klanlar (ve lideri oyabun’lar) arası problemleri gidermekte mahir bir danışman statüsünde olan Goro (James Shigeta). Goro hariç diğer yedi kişinin hikâyesini ve aşağı yukarı birbirleriyle olan ilişkilerinin niteliğini müthiş bir kurgu ve tasarım harikasıyla, 112 dakikalık filmin daha ilk 15-16 dakikası dolmadan öğreniyoruz. Sonrasında ise kademe kademe detaylara vakıf oluyorsunuz. Film sona ermeden önce, sekiz karakterin de neyi niye yaptıklarını öğreniyorsunuz. Her bir karakterin iletişimde olduğu diğer karakterle bağı ve sınırları iyi aktarılmış ki bu çok zordur. Bağlantılar hem geçmişle, hem şimdiki durumla hem de olayların gidişatıyla çeşitli evrelere girip çıkıyor. Film boyunca çeşitli yakınlaşmalar, işbirlikleri, uzaklaşmalar ve çatışmalar oluyor. Ama en önemlisi, film bize her bir karakterin motivasyonunu anlamamızı sağlayacak yeterince done verebiliyor. Yani, bol diyaloglu ve çok sayıda karakterli filmlerde sıkça rastlanan bir arızayı bu filmde görmüyoruz.

“The Yakuza”daki Japon karakterlerin hemen hepsi Bushido öğretisine göre hareket ediyor ve bütünüyle içinde bulundukları kültürün doğal bir yansımasını teşkil ediyorlar. Onur, şeref, haysiyet, verilmiş söz, borçlu olmak, bağlı olmak (bağlılık/sadakat) nedir, ne anlama gelir adeta kitabını yazıyorlar. Amerikalı karakterlerin çoğunda içten pazarlıklı, sinsi ve karanlık bir yön olduğunu öğreniyorsunuz. Zamanla, aşağı yukarı her bir karakterin sakladığı önemli sırlar olduğu ortaya çıkıyor ve o kişi hakkındaki görüşünüzü değiştiriyor. Bunların bazıları sizi dumura uğratıyor, bazıları ilk başlarda mantıksız görünen bir şeyin niye öyle olduğunu izah ediyor. Sanki birden fazla görünmez ipucu, karakterlerin arasında gidip geliyor. Bir konuşmada geçen bir laf, başka bir konuşmanın içinde kilit öneme sahip oluyor. Şöyle olursa şunlar yaşanır diye önceden beyan edilen bir durum (parmak kesme, oyabun’u kılıçla öldürme), sonra olayın bizzat kendisine dönüşüyor. Sekiz karakterin sekizi de doğrudan ya da dolaylı olarak birbiriyle hayati bir konuda ilişkilendiriliyor. Bu kadar çok temel karakter söz konusu olduğunda, senaryo tasarımı açısından bu tip yetkin bir ilişki matrisi çıkarmak harbiden zordur, bu sekiz karakterin karmaşık ilişkilerini filmin anlatısına herhangi bir sarkma yaratmadan yaymak daha da zordur. Sinema tarihi, bu anlamda feci şekilde çuvallamış binlerce örnekle doludur.

Ama “The Yakuza”nın senaristleri bununla da yetinmemiş, demin kısaca andığım sekiz karaktere ilaveten, dramatik çatıyı çelik ağlarla örmek ve kenetlemek için kritik öneme sahip yan karakterleri de araya serpiştirmişler. Asıl şaşırtıcı olan da o. Tono’nun klanına yeni katılan Kato Jiro, Goro’nun kendi ailesinden ayrılıp Tono klanına katılan oğlu Tanaka Shiro, Tanaka Eiko’nun kızı Hanako, Tono Klanı’nın kobun’u Akiyama Masaru, Tanner’ın kızı Louis, Dusty’nin (filmde hiç görünmeyen rahmetli) babası Al, tüm bu karakterler -bir sahnede adı geçsin, görünsün ya da film boyunca hiç görünmesin- dramatik çatıya ve hikâyenin kilit noktalarına hizmet ediyor. Kato Jiro, Tanner’a Tono’dan haber götürüyor ama asıl işlevi, bir Yakuza’nın ne demek olduğunu ve gerekirse neleri yapmayı göze aldığını iki ayrı sahnede ustaca göstermek oluyor. Kato Jiro ölmeme ihtimali varken, daha yeni girdiği klan uğruna ölmeyi seçiyor. Dusty ile Hanako yakınlaşıp bir tür duygusal köprü inşa ediyorlar. Tanaka Shiro, Yakuza kültürünü yakından öğrenmemize vesile olan bir dizi olaya sebebiyet veriyor. Çocukların (Dusty, Hanako, Shiro), bütün sahnelere ayrı bir dramatik hava kattığı su götürmez. Ken, Kato Jiro’yu, (onu bağışlayarak) ona onursuz bir yaşam vermemek için öldürürken, yeğeni Shiro’yu -karşılığında hayatını bir bedel olarak ödemesi gerektiğini biliyor olmasına rağmen- ailesinin intikamı için öldürüyor. Shiro ve arkadaşlarının yaptığı baskında Dusty, hem kendinin hem de Hanako’nun ölümüne yol açıyor. Japon kız, mermiyle öldürülürken, Amerikalı oğlan samuray kılıcıyla öldürülüyor. Shiro ise yaşantısının bir karşılığı olarak kılıçla ölmeyi hak ediyor. Verdiği sözü tutamayan Ken, seppuku (harakiri) yapmaktan men ediliyor ama –özrünün fiziksel bir ifadesi olarak- serçe parmağını kesip abisine vermesine de kimse engel olamıyor ve bu da bambaşka bir dramatik zirve anına giden yolun taşlarını döşüyor. Tam zamanıdır, buradan, filmin senaryosunu büyük ölçüde ilginç kılan özelliklerden birine geçiş yapalım.

“The Yakuza”; Japon kültürünü ve Japonya’ya has tarihsel organize suç yapılanması olan Yakuza’nın (belirli prensiplere göre hareket eden bir çeşit mafya) sosyo-kültürel kökleri ile gelenekselleşen uygulamalarını ve davranış biçimlerini ilgi çekici bir tarzda ve doyurucu bir ölçüde yansıtmayı başarıyor. Mekânlar, selamlaşmalar, kumarhaneler, gelenekler, yükümlülükler, katı disipline tabi davranış biçimleri/kalıpları, dövme kültürü, Japon hamamları, Japon mezarlıkları, Japon müzikleri, yemekleri, giyim kuşam ve aksesuarları, samuray kılıçları, Japon bahçeleri, çiçekleri, havuzları gibi sayısız kültürel öğe filmde adeta bir resmigeçit yapıyor. Bunlar filme, o denli güzel yedirilmiş ki, hiçbiri kör gözüm parmağına sırıtmıyor. Yönetmen, yavaş yavaş bütün bu yerel tatları usulca fırına veriyor. Filmin, Yakuza’ları kısaca anlatan giriş yazısından (prologue) son sahnesine kadar geleneksel detaylarla santim santim örülü senaryosu, müthiş bir ambiyans ve atmosfer kurulmasına vesile oluyor. Hiçbir şeyin sakil durmadığı kusursuz bir biçim ve içerik örtüşmesine şahit oluyorsunuz. Bu da filmi, şahsi kanaatimce, Japonya dışında çekilmiş en iyi Yakuza filmi statüsüne taşıyor.

112 dakikalık versiyonda tek bir gereksiz sahne yok. Hiçbir diyaloğun bulunmadığı mezarlık ziyaretinden kanlı baskına, açılıştaki iş görüşmesinden Ken’in kaldığı yerdeki duygusal final konuşmasına kadar her şey hikâyeye derinlik ve anlam kazandıran bir düzlemde var oluyor. Mesela, filmde kritik bir öneme haiz Tanaka Shiro’nun repliği bile yok. Kim olduğu da son anda ortaya çıkıyor. Hanako’nun varlığı (ve ölümü) sadece önemli bir karakterin kızı olduğu için değil, filmin sürprizini de içinde barındırdığı için önemli. Ayrıca Dusty’nin saf değiştirmesine de bir ölçüde Hanako ile olan yakınlaşması neden oluyor. Goro, kurallara ve yükümlülüklere o kadar bağlı ki, bize içinde bulunduğu ortamı (ve değerlerini) adeta bir ayna gibi yansıtıyor. Oliver’ın varlığı, Tanner’ın Keiko ile ilişkisi, her şey ama her şey bir amaca hizmet ediyor. Keiko’nun neden Kilmer’la evlenmediğini öğrendiğinizde her şey yerli yerine oturuyor. Film boyunca her karakter, tıpkı iyi bir Visconti filminde olduğu gibi, gelişiyor, değişiyor, olgunlaşıyor. Hayranlıkla izliyorsunuz. Filmin tamamına yayılan müthiş bir dinamizm ve duyarlılık var, yer yer boğazınız düğümleniyor, kutsiyet atfedilen değerlerin yüceliği ve kimi davranışların içinde taşıdığı alçak gönüllülük ve fedakârlık karşısında titriyorsunuz. Ve işin ilginci, tüm bunlar onlarca insanın hunharca öldürüldüğü sıkı bir aksiyon filmine yedirilmiş durumda. Asıl inanılmaz olan o.

“The Yakuza”nın hikâyesi Leonard Schrader’dan. Senaristler ise, 1970’li yıllarda kariyerlerinin zirvesini yaşayan gelmiş geçmiş en önemli senaristlerden ikisi kabul edilen, Paul Schrader ve Robert Towne. Schrader’ın uzak doğu kültürünü ne kadar yakından tanıdığını söylemeye gerek yok, Towne da birinci sınıf bir karakter analizi uzmanı. İkisi güçlerini birleştirince, gerçekten tesadüfe imkân vermeyen sağlam ve incelikli bir iş ortaya çıkmış. 1974 yılında 300 bin dolara satılan senaryonun, o zamana kadar sinema tarihinde en yüksek ücret ödenen senaryo olduğunu da not düşelim. Ee, tevekkeli değil, Martin Scorsese “Mean Streets”den (1973) sonra bu filmi yönetmek için adeta çırpınmış. Araya adamlar koymuş ama olmamış. “The Yakuza”yı yönetmek meslektaşı Sydney Pollack’a nasip olmuş. Hakkını yemeyelim, o da bu mükemmel senaryodan birinci sınıf bir iş çıkarmış. Bütün oyuncular iyi ama kara filmlerin sert ve iflah olmaz çocuğu Robert Mitchum ile hem samuray hem de Yakuza sinemasının dev ismi Ken Takakura’nın uyumu olağanüstü. Hatta Takakura, dev acıların yüzünden silip süpürdüğü gülümsemesine hasret bırakan oyunculuğuyla Mitchum’un da bir adım önünde bir iş çıkarıyor. Teshigara’nın “Woman in the Dunes”undaki (1964) Eiji Okada ile Kobayashi’nin “Kwaidan”ındaki (1964) ve Ozu’nun “Early Spring”indeki (1956) Keiko Kishi’yi bu filmde görmenin verdiği haz ise tarif edilemez. Çok katmanlı yapısı ve farklı okumalara/değerlendirmelere müsait alt metniyle göz dolduran “The Yakuza”ya bir gün tekrar dönme sözü vererek bu yazıyı noktalıyorum. Kaçırmayın bu şaheseri.

Öteki Sinema için yazan: Ertan Tunç

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen.

“Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir