Yalnızlık Üzerine Çekilmiş 10 Harika Film!

“Tanrı’nın yalnız adamı”na ve yalnızlık üzerine klasikleşmiş 10 filme doğru bir yolculuğa başlayalım.

Taxi Driver (1976)

Yönetmen: Martin Scorsese

Yalnızlık, sinema için alışılmadık bir konu gibi görünebilir. Kulağa, bir film için çok dramatik ya da enteresan gelmiyor. Oysa insan olmak, birine sevgiyle, arkadaşlıkla ya da sadece anlayışla bağlanmak demektir. Evrensel bir tema olarak yalnızlık, Ingmar Bergman veya Michelangelo Antonioni’nin yaptığı gibi varoluşçu sanat filmlerinden, komedi veya romantik gibi ticari türdeki yapımlara kadar birçok filmde görülür. Psikotik yalnızlıktan yaşlı dul kadınlara oradan kafası karışık gençlere kadar herkesi içine alan bir konudur. David Lean, 1955 yapımlı Summer Madness filmi üzerine konuşurken şunları söyler, “Bence yalnızlık hepimizin içinde var. Aşktan daha yaygın görülen bir his olmasına rağmen ondan daha az konuşuyoruz. Bundan utanıyoruz. Belki de yalnızlığımızı göstermenin bir eksiklik olduğunu düşünüyoruz.”,

Şaşırtıcı bir şekilde film yapımcıları, bu duyguyu tasvir etmek için genellikle benzer stratejiler kullanırlar: “Tek başlarına yiyip içen insanlar, pencereden dışarı bakanlar gibi tekrar eden motiflerle izole edilmiş çerçeveleme yöntemleri, tek kaçışlı perpektifle uzayan boş manzaralar ve anlatı süresinin uzaması vs.”. Martin Scorsese’nin Taxi Driver’i bu yöntemlerin çoğunu kullanıyor. Yalnızlık duygusu ile ilerleyen bu film, Travis’in toplumdan ayrılması, çevreyle iletişim kurmadaki yetersizliği, oluşturulan kompozisyonlarla vurgulanıyor. Filmin finalinden önce tepe açıdan çekilen meşhur sahne buna örnektir. Travis olduğu yerde yarı baygın halde yatarken kamera, onu yavaş yavaş kadrajdan çıkarır ve geriye doğru açılmaya başlar, boş koridoru görür. Daha sonra yavaş yavaş kan kalıntılarının olduğu merdivenlere iner. Scorsese bu çekimle alakalı şu yorumu yapıyor, “Bu kısmı sevdim çünkü sahnenin bütün bu yalnızlığa katkı sağladığını hissediyorum.”

Late Spring (1949)

Yönetmen: Yasujiro Ozu

Yasujiro Ozu’nun sade film stili, durağan mekanları, alt açıları ve günlük hayatın dingin seyriyle donunaklı ve nüanslı duyguları aktarmak için çok uygun görünüyor. Onun en iyi filmleri ailevi ilişkiler, nesil farkı ve hayatın çeşitli hayal kırıklıkları üzerine şiirsel meditasyonlardır. Late Spring, babası Shukichi (Chishu Ryu) ile yaşayan 27 yaşındaki Noriko (Setsuko Hara) üzerinedir. Kız halinden memnundur ancak baba, ileriki hayatında yalnız olmaması için onun evlenmesini ister.

İkisi de kendi hayatları adına ayrı ayrı düşünmek zorunda oldukları için babanın eylemleri, yalnızlığı ve üzüntüyü çok derin bir biçimde hissettirir. Boş koridorlarda kalan kamerayla, Noriko’nun düğününde hürmetle başını öne eğip gerçek duygularını gösterdiği sahneyle ya da filmin kapanış karesinden hemen önce Shukichi’nin, Noriko’nun boş sandalyesinin yanında elma soyuşuyla film, duygusal kayıpların anlatıldığı muadilleri içinde en dokunaklısı oluyor.

Summer Madness (1955)

Yönetmen: David Lean

Yalnızlığın, aşktan daha çok açığa çıktığı başka şehir var mıdır Venedik dışında? Jane Hudson adından orta yaşlı Amerikalı bir turisti canlandıran Katherine Hepburn için şehrin romantizmi, kısa süre içinde boğucu bir atmosfere dönüşür. David Lean’ın de en sevdiği filmi olan Summer Madness, Hepburn’un haklı gururunu yaşaması gereken performansı, herkesin gözyaşlarıyla takip ettiği bir oyuna dönüşmüştür.

Jane’nin, İtalyan antikacı Renato De Rossi (Rossano Brazzi) ile karşılaşmasıyla şehir, Jack Hildyard’ın resimleri sayesinde adeta canlanıyor ve sonsuz bir bahar havasına erişiyor. Peki her şey böyle mi devam edecek ya da Jane, gerçeği kabullenmenin, olanaksız sevdalara bağlanmadan daha iyi bir yol olduğunu mu fark edecek?

The Apartment (1960)

Yönetmen: Billy Wilder

Billy Wilder’in Oscarlı komedisi The Apartment biraz şirket komedisinden biraz da karakterlerin sıkıntılı aşk ilişkilerinden besleniyor. Romantik karakterin, adi patronu ve onun intihara meyilli metresi arasında yaşanan ilişki, o dönemlerde seyirci tarafından beklenmedik şekilde hoş karşılanmıştı. Eleştirmen ve belgesel yönetmeni Mark Cousins’in dediği gibi, “The Apartment’in odağı yalnızlıktır, özellikle Jack Lemmon’un canlandırdığı Bud Baxter’ın yalnızlığı. O da sistem tarafından bozulmuş iyi bir adamdır.”.

Baxter, şirkette terfi almak adına dairesini, üstlerinin tek gecelik ilişkileri için ödünç verir. Ancak bu şekilde de kendisi dışarıda kalır. Hatta Baxter’in soğukta tek başına beklediği bir sahne Edward Hooper’in “Parktaki Gece” tablosunu andırır. Evi teslim aldığında ise yaptığı tek şey televizyon karşısında yalnız başına yemek yemektir. Yine de film, aşkın gerekliliğini yalnızlığı kullanarak anlatmayı başarır. Baxter’da sonunda Fran Kubelik’e (Shirley MacLaine) aşık olduğunda filmin bu mesajı iletilmiş olur. İki kişilik bir akşam yemeği için her zaman bir umut vardır.

Fear Eats the Soul (1974)

Yönetmen: Rainer Werner Fassbinder

Yeni Almanya Sinemasının klasiklerinden Fear Eats the Soul, Rainer Werner Fassbinder’in filmleri arasında en çok seyredilmişlerden biridir. Bu da, bazı kaynaklarını sinematik öncüllerine dayandırmasından kaynaklanıyor. Fassbinder, Douglas Sirk’ün All That Heaven Allows (1955) filminde geçen uluslar arası evlilik hikayesini 1970’lerin Almanya’sına taşımıştır. Orta yaşlı bir dul olan Emmi (Birigitte Mira), Faslı bir işçi olan Ali (El Hedi ben Salem) ile tanışır ve ikisi de birbirine kısa sürede uyum sağlar. Ancak toplum onlara sırtını dönerek hoşgörüsüzlüklerini ve ırkçılığını ortaya çıkartır.

Fassbinder hem yoğun melodramatik duyguyu hem de entelektüel yoruma müsait karakterleri filmleri içine yerleştirmede tam bir ustadır. Ali ve Emmi’yi belli yöntemlerle kadraj içinde sıkıştırır. Fear Eats the Soul yalnızlığın, sosyal yönden ortaya çıkan nedenlerini klinik açıdan saptarken aynı zamanda duygusal bir deneyim de yaşamanızı sağlıyor.

The Green Ray (1986)

Yönetmen: Eric Rohmer

Eric Rohmer’in “Komediler ve Özlü sözler” serisinin beşinci filmi olan The Green Ray, bir ilişkiden çıktıktan sonra kendini toplamaya çalışıp yaz tatilini nasıl geçireceğine karar veren Paris’li bir genç Delphine (Marie Rivière) ile ilgilidir. Arkadaşlarını ziyaret eder, daha sonra tek başına tatil beldelerine gider. Ancak Delphine eğlencenin içine girmeye çabalarken kendini başka samimi grupların içinde bulur. Summer Madness’taki Jane gibi Delphine de kızların, erkeklerle tanıştıkları oyunlara karşı savunmacı ve kızgın yaklaşır.

Film, denize ulaştığı vakit çok iyi bir hal alır. Delphine’nin özlem ve bekleyişi, okyanusa yansıyan bedeniyle tasvir edilir. Benzer sahneler daha birçok filmde de görülmüştür. Romantik düşüncelerinin bazıları, dalgalar ile açığa çıkmış olur. Jules Verne’nin romanıyla aynı ismi taşıyan filmin sonunda Eric Rohmer bize, göz alıcı bir duygusal mükafat veriyor.

Chungking Express (1994)

Yönetmen: Wong Kar-wai

Wong Kar-wai’nin çekimlerini Hong Kong’da yaptığı Chungking Express’inde, yönetmenin yetkinleşen sinema dili, birbiri arasında kopan iletişimleri, yalnızlığı ve melankoliyi de içinde barındıran acılı bir romantizmle sunuyor. Temelde birbirinden ayrı iki öyküyü anlatan film, ilişkilerinden yeni çıkmış 223 nolu polis memuru (Takeshi Kaneshiro) ve 633 nolu polis memuru (Tony Leung) ile ilgilidir.

Fransız Yeni Dalga film yapımından etkilenen Chungking Express özgün ve eğlenceli olmasının yanında düşündürücü ve felsefik bir yöne de sahip. Wong, karakterlerin sosyal hayattan soyutlandığını göstermek için bazı yaratıcı film tekniklerine başvurur. Leung ve Faye yavaş hareket ederken kalabalığın onları hızla aşıp gitmesi, Wong’un en çok kullandığı “step-printing” denen bir teknikle sağlanmıştır. Hayat yalnız ve aşık olanlar için sürüp gidiyor. Filmdeki dış sesin de yardımıyla, gündelik cisimlere belli anlamlar yükleniyor. Son tüketim tarihi geçmiş ananas kutuları, hatta bitik bir elbise bile, sevimli bir kızın terk edilme üzüntünü resmedebiliyor. Hiçbir şey sonsuza dek sürmez, insanlar bugün ananası, yarın başka bir şeyi sever.

Uzak (2002)

Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan

Nuri Bilge Ceylan’ın yazıp yönetip zarifçe de çektiği film Uzak, narin ve minimal bir anlatı sunuyor. Mahmut (Muzaffer Özdemir), başarılı ancak depresif bir İstanbul fotoğrafçısıdır. Memleketinden gelen Yusuf’a (Emin Toprak) istemeden de olsa evini açmak zorunda kalmıştır. Yusuf, gemilerde iş aramaya çalışmaktadır. Uzak dışındaki bir başka Nuri Bilge Ceylan filmindeki bu garip ikili, başta birbiri arasında mücadele ederler ancak daha sonra hapsoldukları yerden kurtulurlar. Burada ise birbirinden farklı olan günlük alışkanlıklarından ötürü birinin rahatsızlığı ötekine komik gelir.

Uzak, televizyon seyretmek, soğuk sokaklarda dolaşmak, sigara içmek veya camdan bakmak gibi gündelik ve sıradan şeyleri içinde barındırır. “Bakış”ın filmidir Uzak. Yusuf ve Mahmut, denize bakarken, soğuk bir manzarada dururken ya da birbirleriyle konuşmadan kadınları izlerken ölçülü ama dikkat çeken performanslar verirler. Hatta bu minimal oyunculukların bütünü, son zamanlardaki en dokunaklı ve en güzel hazırlanmış filmlerden birinde, melankolinin başyapıtında ortaya çıkıyor. Ceylan’ın da söylediği gibi, ”Film yapacak başka bir konu görünmüyor.”

Tony Takitani (2004)

Yönetmen: Jun Ichikawa

Bir film gerçekten yalnızlığı konu edindiğini iddia edebilirse, Tony Takitani de tartışmaya kapalı biçimde tam bunun üzerinedir. Jun Ichikawa’nin Haruki Murakami’nin kısa hikayesinden uyarladığı film, kendisini doğururken annesini kaybetmiş ve babası tarafından da ilgilenilmemiş bir adam üzerinedir. Okulunu da yarım bırakmış olan bu adam, tek mutluluğunu karısıyla yaşarken o da genç yaşta acı bir biçimde ölmüştür. Kadının kıyafetlerinin olduğu uçsuz bucaksız oda, onun tek hatırlatıcısı olur.

Soluk renk skalası, uzun ve durgun planları, karakterleri alışılmadık biçimde kadrajın önemsiz yerlerine yerleştirmesi ve uzun sahnelerde karakterlerin tek başlarına hareket etmeleri gibi katı kontrol biçimleriyle Tony Takitani, fantastik yalnızlık temasını yansıtmaya büyük uğraşlar verir. Tony’nin dileği, iş yerinde tek başına kaldığı boş oda sayesinde evinden ve hayatından kötü anıları kovmaktır. Film, var olmayan sevgililerin gölgelerini ve korkunç bir duygusal inzivaya çekilmenin etkileyici görselliğini taşıyor.

Lights in the Dusk (2006)

Yönetmen: Aki Kaurismaki

Aki Kaurismaki’nin çok farklı bir film stili vardır. Minimal diyaloglar, durgun kompozisyonlar, soğuk ve ifadesiz suratlar ve en nihayetinde hepsi Fin kara komedisiyle birleşmektedir. Finlandiya ya da Kaybedenler üçlemesinde Drifting Clouds (1996) ve The Man without a Past (2002) filmlerinden sonra gelen Lights in the Dusk’ta Kaurismaki hikayeyi, pek dostu olmayan güvenlik görevlisi Koistinen’in (Janne Hyytiäinen) üzerine kurar. Bir çetenin fahişesi olan güzel kadın, yapılacak soygun için Koistinen’i kendine bağlar. Filmin en gülünç kısımlarından biri de iş arkadaşları tarafından dışlanan Koistinen, onlara karşı gelmek adına fazlasıyla kaderci ve kendini aşağılayan yollara başvurmasıdır.

Görüntü yönetmeni Timo Salminen’in Helsinki’den çıkardığı görsellik, tıpkı Edward Hooper’in resimlerinden etkilenen The Apartment’in yaptığı gibi yalnızlık hissini kuvvetli bir biçimde aktarıyor. Fast food karavanının penceresinden bakan Aila’nın (Maria Heiskanen)sahnesi, Edward Hooper’in “Gece Kuşları” tablosunu andırmaktadır. İkili arasında son karşılaşmasındaki şefkatin, beklenmedik şekilde güçlü bir görsellik yaratmasında da Robert Bresson’un etkisi hissediliyor.

Christine (2016)

Yönetmen: Antonio Campos

Christine Chubbuck, 1974’da canlı yayında kendini vuran Florida merkezli bir gazetecidir. Christine’nin hikayesi daha önce Robert Greene’nin “Kate Plays Christine” isimli belgeseline de konu olmuştu. Ama bu yapım, ister haklı isterseniz haksız olarak kabul edin, Christine’yi, daha makul bir kişilik olarak ortaya çıkartıyor. Yönetmen Campos ve senarist Craig Shilowich, Christine’nin yalnız ve depresif halini göstermek adına 1970’lerin iş hayatındaki cinsiyetçi anlayışları ifşa ederken medya dünyasının sansasyon yaratan halini de ortaya koyuyor. Rebecca Hall karakterini canlandırırken karşı tarafla pek münasebete girmeyen, kaba ve başkaları tarafından yönlendirilmeye müsait olsa da sosyal açıdan beceriksiz, savunmasız ve hassas bir kişiliğe sahip olmaya özen göstermiştir.

Christine’nin meslektaşları tarafından ezilmesine, bir de hamile kalmayacak olmasına neden olan yumurtalıklarındaki sorunu keşfetmesi eklenince, onuru iyice zedelenmiş ve psikolojik buhrana girmiştir. Ahlaki olarak kişilerin motivasyonunu üstlenmek ne durumda olursa olsun Christine, yalnızlığın, insanların hayatlarındaki gücünü tanımlayan sempatik bir portredir.

Kaynak: http://www.bfi.org.uk/news-opinion/news-bfi/lists/10-great-films-about-loneliness

Öteki Sinema için çeviren: Ahmet Toğaç

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir