Uygarlığın Kendini İmha Provaları: Yarışmalar

“İyi kurgular” (KAYGI filminden)

Televizyon ile olan ilişkim hep biraz sorunlu oldu ama hep bugünkü gibi soğuk değildi. Önceleri, belli saatlerde açılıp kapandığı -tek kanalın olduğu çocukluk yıllarımda yani- büyülü bir şeydi televizyon benim için. O kadar büyülüydü ki sokağa çıkmayı bile unuturdum bazen. Sonra şehre taşındık. Hayat daha ilginçleştikçe TV ile ilişkim daha dengeli hale geldi. Yavaş yavaş, izleyeceği şeyler konusunda seçici olan bir ergene dönüştüm. Bir ergen ne kadar seçici olabilirse o kadar tabii! Üniversite ve askerlik yıllarında TV ile bağım tümden koptu ve çalışmaya başladığım yıllarda da bir daha kurulamadı. Bugün ilişkimizin ne durumda olduğunu soracak olursanız misafir geldiğinde veya misafirliğe gittiğim zaman maruz kaldığım bir şeydir TV.

TV ile olan ilişkim, üniversite ve askerlik yıllarındaki zorunlu ayrılık geride kaldıktan sonra, düzenli çalışma hayatına atıldığımda düzelebilir miydi? Mümkün olabilirdi. Fakat sonraki yıllarda TV gittikçe kötüleşti. Nitelikli yayınlar gittikçe azaldı. TV kötüleştikçe ben uzaklaştım. Filmlerimi, müziklerimi başka mecralardan takip etmeye başladım. Kendimi toplumun yerine koyup kendi öznel deneyimlerimi toplumun geneline mal etmeye çalışırsam yanlış bir iş yapmış olurum. Ama çevremde aynı atmosferi soluduğum insanlarda aynı eğilimi görüyorsam oturup bu olgu üzerine düşünmeyi elzem bulurum.

TV’ye ne oldu? Bozuldu! Bozulurken de ulaştığı kitleleri bozmayı ihmal etmedi. Ülkemizin TV macerası doğal olarak kamu yayıncılığı ile başladı. Önceleri yayın saatleri kısıtlı idi. Yoğun bir ideolojik ve cinsel sansür vardı. Siyasi görüşünüz veya muhtelif gazete ve dergilere verebileceğiniz dekolte pozlar yıllarca ekrandan men edilmenize neden olabilirdi. Ama tüm bu yoğun sansüre rağmen o tek kanallı TV herkesin ilgisini çekecek, kültürel gelişmesine katkıda bulunacak yapımlar sunmakta günümüz TV’sinden çok daha başarılıydı. TV özel bir şeydi. Sonra yayın saatleri uzadı. Kamuya ait TV kanallarının sayısı arttı ve en sonunda özel kanalların saltanatı başladı. Özel kanallar ilk başta kendilerini “TRT’nin olmadığı şey” biçiminde lanse ederek büyük ilgi topladı. TRT’nin kapısından giremeyen arabesk, özel kanalların vazgeçilmezi oldu. Siyasi yasaklar yüzünden TRT ekranlarına çıkamayan sanatçılar özel kanallarda izleyicilerle buluştu. Hatta özel kanallar TRT’nin cinsel yasaklarına nazire edercesine sansürsüz filmler göstermeye ve daha da ileri giderek erotik filmler için özel yayın kuşakları tahsis etmeye başladı. Bu devre başlangıçta coşkulu ve verimli bir devre gibi görünse de heyecan çok sürmedi.

Önce cinsel sansür çok daha güçlü bir şekilde geri döndü. Sonra medya patronlarının kulağı çekilerek iktidar tarafından pek makbul karşılanmayan zevat kapı önüne bırakıldı. İçerikler çoraklaştı. Her ne kadar evde sürekli izlenen bir cihaz olsa da gündemden düştü. Örneğin tek kanallı yılların meşhur TV magazini dergisi TV’de 7 Gong (biz Yedi Gün derdik) gibi dergiler kayboldu. Gazetelerin ek olarak yayınladığı TV Rehberleri yok oldu. Çünkü artık TV 24 saat açık olsa da kimse böyle şeylere ihtiyaç duymuyordu. İçerik o kadar sığ, monoton ve çeşitlilik o kadar azdı ki hiç kimse saat kaçta neyin olduğunu öğrenmek için rehber gibi bir şeye ihtiyaç duymaz olmuştu. TV yalnızca belli bir kitleyi evde tutmaya çalışan, onların kültürel gelişmesi konusunda bir endişeye -zinhar- sahip olmayan bir kutuya dönüştü. Kültürel gelişme söyle dursun onları belli bir anlayış çerçevesinde biçimlendirmeye çalışan bir sürü zararlı program ile doldu taştı.

Özel kanalların açılması ile heyecan verici bir döneme başlayan TV yayıncılığı ne oldu da bozuldu ve kendine temas eden her şeyi bozmaya başladı? Yayın sürelerinin uzaması, aynı yayın günü için daha fazla içeriğe ihtiyaç duyulması anlamına geliyordu. Buna bir de her yerden mantar gibi bitmeye başlayan özel kanallar da eklenince aynı zor uğraşı, izleyicilerine dolu dolu içerik sunma işini yerine getirmeye çalışan bir sürü yayıncı kuruluş ortaya çıktı. Bu zor iş belki belli bir kanal sayısına kadar hakkıyla yerine getirilebilirdi. Tabi ki girişimci akıl sınır tanımadı ve yer gök özel kanallarla doldu taştı. Yaratıcı malzeme sınırlı ama kanal sayısı sınırsız olunca izleyiciye sunulan içerik bozulmaya başladı. Çünkü eldeki kaliteli içerik sınırlı olduğundan araya “dolgu” içerik sokuşturulmadan yayın günü doldurulamaz oldu. Ve günün birinde bir de baktık ki tüm televizyon yayıncılığı dolgu içerikten müteşekkil hale gelivermiş! Ve aniden bütün bu yozlaşmanın temelinde yatan asıl gerçek hoyratça suratımıza çarptı: TV programları da birer meta idi! Reklam geliri ile takas edilmek üzere pazara çıkan, seri üretimi yapılan, üretiminin devamlılığı toplumsal bir sistem dahilinde sürdürülen ürünler yani. Dahası, değişim değeri ile kullanım değeri ardında kişilik bölünmesine uğramış, kendine yabancılaşmaya başlamış, entelektüel içeriği ticari değeri tarafından dışlanmaya mahkum olan bir değiş tokuş nesnesi idi.

Ürünler, ürünler… İşlerliğini en az 45 yıl önce yitirdiği için Yeşilçam’ın batışına sebep olmuş melodramdan bozma bitmez tükenmez zengin erkek fakir kız, fakir erkek zengin kız hikayeleri anlatan berbat diziler, mahalle kavgası şeklinde tertiplenen reality-showlar (izdivaç, kayıp bulma, evlatla/ebeveynle kavuşma programları, cinayetleri yıllar sonra şıp diye çözen “dedektif” programları vs.) ve can sıkıcı, karın ağrıtıcı, insanlıktan çıkarıcı bir rekabet anlayışının kutsandığı yarışma programları.

Serbest Piyasa ve Televizyon

Hatırlarsanız TV yarışmaları konusunu mercek altına almazdan hemen önce TV programlarının da birer meta, reklam yani para ile takasa girmek üzere pazara çıkmış birer meta olduğu tespitini yapmıştık. Peki, bunun nesi kötü? Bir şey hem ticari değere (değişim değeri) sahip olup hem de sağlıklı ruhsal bir ihtiyacı doyurup insanı daha ileri bir noktaya taşıyan niteliğe (kullanım değeri) sahip olamaz mı? Elbette olabilir. Ama deneyimlerimiz bize bunun nadir şekilde ve belli dönemlerde olabildiğini ve ticari değerin nitelikli içeriğin hilafına genişlemek ve metanın içindeki diğer her şeyi dışlamak eğiliminde olduğunu söyleyor. Sözlerimizi açalım.

Serbest piyasanın teorisyenlerine göre pazar her şeyin turnusol kağıdıdır. İçeriği iyi olan bir ürün, doğal olarak piyasada rağbet görecek, talep yaratacak ve üreticisine para kazandıracaktır. İçeriği dolu dolu olan kaliteli ürünler için talep oluştukça diğer üreticiler de talepten payını almak için kaliteli ürünlerle tüketicinin karşısına çıkmaya çalışacaktır. Yani pazar, iyi ürün istediğini üreticilere dikte edecek ve isteğini dinlemeyen üreticileri cezalandıracaktır. Üretici yerine televizyoncu, ürün yerine TV programı da yazabiliriz.

Aslında mantıklı görünen bu önerme, yanlış bir kabulden hareket ettiği için yanlıştır. Çünkü piyasanın içinde kurulduğu toplumun tümüyle “kamil” (kelimenin ilk anlamında, yani yetkin ve bilgili) bireylerden oluştuğunu varsayar. Bu insanlar, elbette sanat eserleri konusunda da seçici olacak ve iyi olanı şıp diye ayırt edecektir. Bizim sorumuz gayet nettir: Tarihin hangi döneminde böyle ideal bir toplum var olmuştur? Eskiden var olmamıştır, bugün de yoktur. Haftanın en az 6 gününü 10-12 saat çalışarak geçiren, hatta bazıları Pazar günü de çalışan insanların ülkesindeyiz. İnsanların, eğer ek iş yapmıyorlarsa sadece Pazar günleri boş. Onu da market, pazar alışverişi, kaynının oğlunun sünneti, görümcesinin mevliti, zorunlu ihtiyaçlara harcıyorlar. Dolayısıyla günlük yaşamın koşuşturmacasına yetişmeye çalışıyorlar ve kendilerini geliştirebilecekleri boş ve hoş zamandan yoksunlar. Peki, kendini geliştirmek için gereken boş ve hoş zamana sahip olmayanlar, serbest piyasanın iyi sanat eserini kötüsünden ayırt edebilen şu muhteşem, sağduyulu, yetkin ve bilgili toplumunu oluşturabilir mi? Oluşturamazsa bu toplumun pazarı iyi ürünler, sanat eserleri ve TV programları konusunda baskı talep oluşturabilir mi? Oluşturamazsa gitgide daha kötü ürünler, sanat eserleri ve TV programları üzerinde bir talep oluşmaya başlamaz mı? Kötü içerik iyi içeriği, ticari değer entelektüel içeriği evire çevire dövmez mi? Yıllardır yaşadığımız bu değil mi zaten?

Serbest piyasanın her şeyin ilacı olduğu konusundaki yanlış kabulü böylece açıkladıktan sonra kötü içeriğin iyi içeriği nasıl kovduğunu (TV programları üstünden) maddeler halinde açıklayalım.

  1. Tarihin hiçbir döneminde ideal toplum diye bir şey var olmadığı gibi içinde yaşadığımız toplum da ideal değildir. Dolayısıyla iyi TV programlarına olan talep kadar kötüsüne de talep olduğunu, hatta bu eğilimin son 40-50 yılda inanılmaz bir biçimde arttığını kabul etmek yerinde olacaktır.
  2. TV programcıları, iyi programlara olan talep kadar kuru kuruya rekabet, adam harcama, şiddet, kavga, dövüş, ve ucuz mizah içeren ve insanları ileri götürmeyen kötü programlara da talep olduğunu rastlantısal olarak keşfeder. Hatta kötü programların iyi programlardan daha ucuz, zahmetsiz olduğunu da fark eder. Yoğun bir düşünsel emek, pahalı prodüksiyonlar ve alın teri ile oluşturulmuş programlar yerine kötülerini yapmayı tercih eder. Zira talep hiç de fena değildir.
  3. Şiddet, kavga, dövüş, ve ucuz mizah içeren ve insanları ileri götürmeyen kötü programların talebi günümüz toplumu gibi bir toplumda gittikçe artar. Başlangıçta rastlantısal olarak keşfedilen eğilim pazarda hakim eğilim haline gelir. Kötü TV programlarını kovmaya başlar. Çünkü iyileri izlenmediği için reklam geliri elde edemez hale gelir ve bir noktada sessiz sedasız bir biçimde ekrana veda eder.
  4. Kötünün hakim eğilim haline gelmesi yeterli değildir. Pazar hakimiyetinin de korunması gerekir. Bu yüzden medya kuruluşlarının kapıları, kötü içeriği ifşa eden yayınlara kapatılır. Kötüye kimse kötü diyemiyorsa, izleyen/beğenen bu kadar adamın da bir bildiği vardır, kötü artık iyidir! Kötü içerik, görünürlüğünün fazla olmasından dolayı bir çeşit kendini doğrulayan önermeye dönüşür.
  5. Her mecradan pompalanan kötü içerik, gitgide daha geniş bir izleyici kitlesini kendine katar. Ama bunun yanında, hesaplamadığı bir işleve de sahip olur. Artık içeriğini de hedef kitlesine bulaştırarak bir nevi formatlama yapmaya başlar. Toplumu kendi içeriğine benzetir. İçeriğindeki kuru kuruya rekabet, adam harcama, şiddet, kavga, dövüş ve ucuz mizah çok daha güçlü bir biçimde, içinden çıktığı topluma geri döner. Yani başlangıçta toplumda var olan bu zararlı eğilimler, beyaz camda bir kurmaya dönüşür, bu kurmaca ise kitlelere doğrudan hitap etme yetisine sahip dev aygıt yani TV tarafından topluma geri gönderilir. Geri döndüğünde ise gerçeklik olarak kabul görür.

Yarışma Programları

Tek kanallı ve çok kanallı kamu yayıncılığı döneminin yarışmaları ile ilgili anılarım hiç de olumsuz değildi. Dört işlem ve pratik zekaya dayanan Bir Kelime Bir işlem, genel kültüre dayanan Ben Bilirimilgi gören yarışma programları olarak zihnimde yer etmiş. Konu komşu ve arkadaşlarla izlendiğinde belki tatlı bir çekişme ortamı yaratsalar da insanda uyandırdıkları şey kendini geliştirme ve öğrenme isteği idi. Belki de günümüzde Ali İhsan Varol’un hazırlayıp sunduğu şahane yarışma programı Kelime Oyunu bizde aynı duyguyu uyandırdığı için bu kadar  büyük ilgiye mazhar oluyor. Özel kanallar çoğalmaya başladığında bu dönemin coşkusuna uygun olarak abuk sabuk bir sürü yarışma formatı denendi ve bir çoğu kalıcı olamadı. Aynı dönemde yabancı yarışma programı formatları da uygulandı. Haydi Bastır, Turnike, Süper Aile, Çarkıfelek ve tabii ki muhafazakar kesimde “infial” yaratan Saklambaç ithal formatlardan en çok ilgi çekenleri idi. 90’lı yılların sonuna doğru ödülü ve riski yüksek olan yarışma formatları ithal edilmeye başlandı. Çarkıfelek de ödülleri dolayısıyla ağız sulandıran bir yarışma olsa da Kim 500 Milyar İster? ödül ve risk iştahı yaratma konusunda çığır açtı. İşte bu aralıkta ilginç bir şeye daha tanıklık ettik. Yalnızca ödülü ve riski yüksek olan yarışma formatları değil aynı zamanda insanların birinci olmak için birbirini harcamak zorunda kaldığı En Zayıf Halka gibi yarışma programları çoğalmaya başladı. Ve galiba bugün rahatsız olduğumuz yarışma programları için kapıyı sonuna kadar açan ise Biri Biri Gözetliyor oldu. İnsanların bir yarışma evinden birinci çıkabilmek uğruna birbirini paraladığı, birbirinin arkasından konuştuğu, çıkar hesaplarına göre kümeleşmelere gittiği BBG’de, seyirci de yarışmacılar içinden kendini özdeşleştirdiği rol modeller arkasına yığınak yaparak gruplaşıyordu. Örneğin yarışmacı X’i çok otoriter, yiğit, açık sözlü, içi dışı bir hatta “delikanlı” bulup ona oy verebiliyordunuz. Ya da X’den haz etmeyip daha kalender, efendi ve entelektüel bulduğunuz Y’yi destekleyebiliyordunuz. BBG’nin bir başka ilginç tarafı ise insanlara gizli gözetleme (voyeur) heyecanı sunması idi. En Zayıf Halka ve BBG’nin TV yarışma formatını kökten değiştirdiği söylenebilir. Bu yarışmalardaki temel fikirler yani sırasıyla bir takımdan birinci çıkmak için takım arkadaşlarını harcama ve “hayatın simülasyonu şeklinde kurulmuş kontrollü bir insan topluluğu içinde her türlü psikolojik mücadele yöntemini kullanarak, gerektiğinde taktik yakınlaşmalara ve atışmalara girerek sağ çıkma mücadelesi bizleri Gelinim Olur musun?, Yemekteyiz, Survivor, Ütopya ve son dönemdeki en bomba(!) yarışmamız MasterChef’e getirdi. Elbette ki bu yazının konusu TV ekranlarında gelmiş geçmiş tüm yarışma programlarını sayıp dökmek değil. Daha ziyade kırılma noktalarını yakalamak için uğraşıyoruz. Ayrıca ismini zikretmeyi bilinçli olarak atladığımız yetenek ve ses yarışmaları da var. Bu yarışmaların, birkaç istisna dışında birincilerini acılı bir unutuş devresine terk ettiğini hatırlatmakla yetineceğiz.

Özellikle Kim 500 Milyar İster gibi yarışma programlarından sonra TV’lerde boy göstermeye başlayan kıyasıya rekabet temalı yarışma programlarının genel özellikleri şöyle sıralanabilir:

  1. Kuru kuruya bir rekabet hırsı, risk iştahını ve gerektiğinde en yakınındakini bile harcamak birer erdem olarak yüceltilmektedir.
  2. Yarışmanın, yarışma konusuyla sınırlı kalmaması, kişiliğe sataşma, arkadan konuşma, sözlü ve bazen de fiziksel saldırı şeklinde sergilenmesi. Mesela bir yarışma programında yarışmacıların zorlu parkurları en kısa zamanda bitirmesi isteniyorsa veya en iyi yemeği yapması isteniyorsa değerlendirme kriterinin salt bu alanlarla sınırlı kalması beklenir. En azından mantık bunu gerektirir. Değerlendirme işini deneyimli hakemlerden/sporculardan (veya aşçılardan/şeflerden) oluşan bir kurul hakkı ile yerine getirebilir. Fakat işin acıklı yanı şudur ki değerlendirme sırf bununla sınırlı kalmamakta, yarışmanın birincisi, dokunulmazlık alan kişi ve SMS’leriyle izleyiciler, değerlendirme ve eleme sürecine dahil olarak yarışmanın sonucunu salt ilgili alandaki performansların belirlemesi önlenmektedir. Ayrıca yarışmaya konu olan alan belli ise “Biz yarışmacıların birbirinin arkasından atıp tutmasına niye maruz bırakılıyoruz?” gibi sorular hala yanıtsızdır.
  3. Bir yarışmayı, ister spor, ister yemek, ister çiftlikte yaşam yarışması olsun, kazanmak yetmemekte, en iyi olduğunu rakiplerin ve bittabi seyircilerin kafasına vura vura ve gözüne soka soka adeta onların sinirlerini sündüre sündüre ilan etmek de gerekmektedir.
  4. Her yarışma grubuna özellikle aşırı agresif şahsiyetler dahil edilerek bilinçli bir çatışma ortamı yaratılmaktadır. Çatışma varsa drama da vardır! Bu dramanın tipleri ile özdeşleşme yaşayan seyirciler kendi meşrebince seçtiği tiplerin arkasına yığınak yapmaktadır. En başta bir kurmaca olarak sahnelenen drama, seyircilerin hayatına da nüfuz etmekte ve hayatın kendisi bir kurmaca haline gelmektedir.
  5. Günümüz kapitalist toplumunda gittikçe şiddetlenen bir bireysel rekabet ortamının cenderesine sokulmaya çalışılan hayatın adeta laboratuvar ortamında kontrollü olarak küçük bir topluluk şeklinde benzetimini(simülasyon) olan bu tür yarışma programları, toplumdaki hiyerarşik şiddet ortamını yeniden canlandırmakta, üstümüze sıçratmakta, yeniden üretmekte ve sistematik olarak devamını sağlamaktadır.

“Tiyatroda ciddi türlerin, güncel konularla ilgili trajedilerin ve komedilerin yerini, çoğu zaman dile gelmez patavatsızlıkta ve “mim” adı verilen açık saçık farslara ve göz kamaştırıcı ama anlamdan yoksun “peri oyunları”na bırakmış olması, çoktandır başlamış olan bu kültürel yozlaşma döneminin ayırt edici özelliklerinden biridir.. Arena ve araba yarışları şimdi birinci plandaydı ve Roma toplumu bu gösterilere öylesine tutkundu ki Caligula döneminden itibaren arena seyircisi gözde araba sürücüsünün giydiği kaskların rengine göre… gruplara ayrılmıştı; ayrıca amfitiyatroda gladyatörlerin düelloları ve hatta meydan savaşları da çok tutuluyordu. Gladyatör dövüşleri yalnızca Romalılaşmış batı eyaletlerinde değil, o zamana kadar bu tür kanlı eğlencelerden haberi olmayan Hellenistik kültürün egemen olduğu doğuda da yaygındı.” (İlkçağ Tarihi, Cilt:2 Sayfa:262, V. Diakov-S. Kovalev, Yordam Kitap)

Bir Uygarlık Nasıl Çöker?

Yukarıdaki alıntı üzerinde biraz durmak, Roma İmparatorluğu hakkındaki bazı bilgileri tazelemek yerinde olacaktır. M.Ö. 7. yüzyılda bir Etrüsk egemenliği altında yaşayan bir şehir devleti olan Roma, M.Ö. 6. yüzyılın başlarında çıkan Etrüsk Krallığı’na karşı çıkan ayaklanma ile şehir devletleri bağımsızlığını elde  ederken rejim de zengin ve dar kapsamlı bir soylu sınıfının söz sahibi olduğu bir çeşit cumhuriyete evrildi. Cumhuriyetin başında belirli süre için seçilmiş konsüller bulunuyordu. Sınırlı sayıdaki insana Patrici ünvanı verilirken önde gelen patrici ailelerinin yaşlılarının arasında yapılan oylamalara göre seçilen konsüller ülkeyi yönetirken bir süre sonra yaşlı patricilerin meclisi de Senato’ya dönüştü. İmparatorluğun sınıf yapısında pleb denen özgür yurttaşlar da bulunuyordu. Bunların bir kısmı geniş toprak sahibi zengin ve orta sınıftan oluşuyordu ve bu kesimin elindeki toprak miktarına göre askerlik yapma zorunluluğu ve buna bağlı olarak, patriciler kadar olmasa da siyasette söz sahibi olma hakkı vardı. Pleblerin geri kalan kısmı ise küçük toprak sahiplerinden, topraksız köylülerden ve zanaatkarlardan oluşuyordu ki bunların, çoğu zaman borç yüzünden köle durumuna düşme tehlikesi vardı. Toplumu oluşturan en alt sınıf ise köleler idi. Yabancı şehirler, klanlar ve devletlerle yapılan savaşlardan elde edilenler ve borcunu ödeyemeyip özgürlüğünü kaybeden insanlardan oluşan bu sınıf, tarımsal üretimin bel kemiğini oluşturuyordu. M.Ö. 6. yüzyılın sonlarında rejim, pleblerin isyanlarıyla sarsılmaya başladı. Pleb hareketinden doğan toplanma hali daha sonra Pleb Meclislerine ve bir yıllığına seçilen on adet Pleb Tribününe dönüştü. Patrici ve Pleb sınıfları arasındaki sürtüşme, Cumhuriyeti bir çeşit dehşet dengesine getirdi. Artık Senato’nun yanında Pleb Meclisleri ve Pleb Tribünleri de oyuna dahil olarak konsüllerin ve dolayısıyla Patricilerin egemenliği sınırlandı. Böylece rejime bir miktar demokratik (halkçı) ivme verilmiş oldu.(1) Ama bu demokrasinin köleliği doğal bir şey olarak gördüğünü unutmayalım! Roma hukukunda köle insandan sayılmıyordu; hayvan, eşya veya iş aleti türünden bir statüye sahipti.

Cumhuriyet Patrici ve Pleb sınıfları (Cives Romani) arasında kurulan sürtüşmeli denge içinde topraklarını büyütüp Helenistik topraklara ve Ortadoğu’ya yayılırken pleblerin orta kesiminin bir kısmı ve topraksız köylüler ve zanaatçılar yoksullaşmaya, topraklarını kaybetmeye ve özgürlüğünü kaybedip köleleşmeye başladı. M.Ö. 326 yılında borcunu ödeyemeyen pleblerin köleliğe mahkum edilmesi hakkındaki yasa kaldırılsa da bu yalnızca köleleşmeyi engelledi ama mülksüzleşme hızla devam etti. Öte yandan özgür yurttaşların kaybettiği mülkler Patrici ve Pleblerin zengin  kesiminin elinde toplanmaya başladı ve büyük çapta köle emeği kullanarak üretim yapan malikaneler yaygınlaşmaya başladı. Tüm bu hayhuy arasında en çok ezilenler kölelerdi. Köleler M.Ö. 2. yüzyıldan itibaren ayaklanmaya başladı. Roma egemenliği altındaki İtalik ulusların M.Ö. 90 yılında ayaklanmasından sonra M.Ö. 82 yılında Sulla’nın tek yönetici olarak başa gelmesi geç cumhuriyet döneminin bitişinin habercisi oldu. Sonraki yıllarda üçlü yönetimler (triumviralar), Octavianus’un imparatorca yetkilerle donatılmış bir biçimde M.S. 14 yılında iktidara gelişi, Cumhuriyet’in tabutuna son çiviyi çaktı. Bundan sonrası Roma için tiranların devri olacaktı. Tiberius (M.S. 14-37), Caligula (M.S. 37-41), Claudius (M.S. 41-54) ve Nero (M.S. 54-68) dönemi, Julius-Claudius hanedanı olarak adlandırılacak devreyi oluşturdu. Bu dönem her nasılsa araya sıkışmış olan silik Claudius dışında bir vahşet, tiranlık ve çılgınlık dönemi olarak hatırlandı. Flavianus hanedanının ardından başa gelen ve Antoninuslar olarak adlandırılan Nerva (M.S. 69-98), Traianus (M.S. 98-117), Hadrianus (M.S. 117-138), Pius (M.S. 138-161), Marcus Aurelius (M.S. 161-168) ve Commodus (M.S. 180-192) döneminde ve özellikle Hadrianus döneminde İmparatorluk en güçlü idari ve askeri yapıya kavuştu. M.Ö. 3. ve 2. yüzyıllarda kültürel olarak en güçlü zamanlarını yaşayan Roma, askeri ve idari olarak en güçlü olduğu M.S. 1. yüzyıl dolaylarında Cumhuriyet günlerinde eriştiği düzeyi yakalamak şöyle dursun kültürel olarak çöküşüne çoktan başlamıştı bile. Sonraki yıllarda Roma içindeki sınıf mücadelelerinin iyice şiddetlenmesi, fethedilen yerlerden gelen vergilerin azalması, dışarıdan alınamayan vergilerin halktan alınmaya çalışılması, imparatorluğun askeri gücünü oluşturan üç büyük ordunun (Ren ve Tuna, Doğu ve Suriye Ordusu) imparator adayları çıkararak iktidara gelmeye çalışması, iktidara gelenlerin kendini destekleyen askeri unsurlara vaat ettiği yüksek maaş ve ganimetin karşılanamaması sonucu tekrar fetihe yönelmesi, fetihlerden istenen ganimet elde edilemeyince vergiye yönelmesi, sarmalı iyice daralttı ve M.S. 5. yüzyılda Cermen, Frank, Burgundi ve Hun akınlarının yıpratıcı etkisi sonucu 476 yılında yıkıldı. İmparatorluğun son yıllarında batı ile savaş halindeki doğu bölümü ise feodalizme adapte olarak 1453 yılına kadar ayakta kalmayı başaracaktı.(2)

Kitap alıntısından sonra araya açtığımız uzunca Roma parantezinin sebebi şu: Günümüzdeki kültür ürünlerinde (edebiyat, sinema, TV vb.) alıntıda bahsedilen şeylere benzer yozlaşma emareleri gayet güçlü bir şekilde hissediliyor. Roma’nın çöküşünün sebeplerini belirlemek için yapılabilecek bir irdelemenin -tabi ki günümüz toplumunun tarihsel olarak Roma toplumundan çok farklı olduğunu hiç aklımızdan çıkarmadan- bugünü anlama konusunda bazı anahtarları  elde etmemize yardım edebileceğini düşünüyorum.

Kitap alıntısının ve Roma ile ilgili özetin ışığında şunları söyleyebiliriz:

  1. Kültür genellikle “Yüksek Kültür, Üst Düzey Entelektüel Üretim” olarak anlaşılıyor ama ben bu tarz bir gökten inme kültür anlayışına sahip değilim. Yeme, içme, eğlenme, okuma, sevişme hatta tuvalete gitme bile kültürün konusudur. Gökten inmez, hayattan filizlenir.
  2. Bir toplumun kültürel olarak çöküşü, yemesinin, içmesinin, okumasının, eğlenmesinin, sevişmesinin ve tuvalete gitmesinin yozlaşması ve insani ölçülerin dışına çıkmasıdır. Kültürek çöküş siyasi çöküş ile eş zamanlı olmaz ama siyasi çöküşün zeminini hazırlar. Örneğin Roma’nın kültürel çöküşünün emareleri olarak görünen kalitesiz ve yoz tiyatro ve mim gösterilerinin yaygınlaşması, vahşi gladyatör dövüşlerinin ve tekerlekleri mahmuzlu savaş arabaları ile yapılan ve yarışçıların ağır yaralanmasının veya ölmesinin hiç de ihtimal dışı olmadığı yarışların yaygınlaşması ve geniş halk kitlelerince benimsenmesi ve halkın taraftarlık ekseni boyunca bölünmesi gibi emareler Roma’nın çöküşünden yaklaşık 400 yıl önce belirmeye başlıyor.
  3. Kültürün hayattan filizlendiğini söylemiştik. Yani nasıl yaşadığımızdan. Nasıl yaşadığımızı ise büyük ölçüde belirleyen şey nasıl ürettiğimizdir. Hayatımızın üstüne kurulu olduğu şey, üretim sistemi insancıl değilse, ürünlerinin insancıl olmasını nasıl bekleyebiliriz? Roma’nın köleliği üretim tarzı olarak benimsediğini hatta Roma hukukunun da onları hayvan, eşya ve iş aleti cinsinden bir şey olarak kabul ettiği ama bir insan, bir kişi olarak kabul etmediğini göz önünde bulundurursak bu üretim tarzından insani bir kültür yaratması beklenebilir miydi? Diyeceğim odur ki yozlaşma emareleri Caligula devrinde göze batmaya başlamışsa bunun temelleri çok önceden örneğin yoğun köle kullanımı ile oluşturulan malikaneler döneminde atılmıştır.
  4. M.Ö. 3. ve 2. yüzyılda kültürel olarak altın çağını yaşayan bir Roma daha mevcuttu. Peki, bu kültürel canlılığı neye bağlamak lazım? Örneğin malikanelerin yaygınlaşmaya başladığı 2. yüzyıl ile bir çakışma yok mu? Buna da şöyle cevap verebiliriz. Toplumsal gelişmeler, tıpkı çöküş gibi eş zamanlı bir etkenden kaynaklanan anlık olaylar değildir. Kendilerini besleyen ve tohumları çok önceden filizlenen şeylerin ürünüdür. M.Ö. 3. ve 2. yüzyıllarda bir kültürel canlılık varsa bunu da henüz köle emeği kullanımının henüz çöküş dönemindeki kadar acımasızca uygulanmadığı, patricilerle pleblerin iki meclisli (Senato ve Pleb Tribünleri) siyasi yapı vasıtasıyla bir dehşet dengesi yarattığı ve özgür yurttaşların sesini göreceli olarak daha çok duyurabildiği Cumhuriyet dönemine bağlamak yerinde olacaktır. Sonrasında ise bildiğimiz gibi yönetim önce Principatus’ların, sonra triumviraların, sonra da imparatorların elinde gittikçe merkezileşecek ve varlıklı patrici ve pleb oligarşisinin desteği ile çelikleşen tiranlıklar çağı gelecektir.
  5. Bir tür üst ve orta sınıf ittifakı / çekişmesi üzerinde yükselen köleci Roma Cumhuriyeti dönemini övdüğümüz düşünülmesin. Köle ve mülksüz halk tabakalarını ezen bu dehşet dengesi döneminin peşinden askeri diktatörlerin, üçlü yönetimin kudretli konsüllerinin ve en nihayetinde imparatorların gelmesi ve sistemin kendini  imha ederek imparatorluğun çökmesi kadar doğal bir şey yoktur. Çünkü üretim sistemi çelişik unsurların birbirine yaptığı bağ ile oluşuyorsa sistem çelişiklerden hangisinin birikimini artırıyorsa o, birikimini daha da arttırmak isteyecektir. Bunun yolu da sistemin aleyhine işlediği diğer çelişik öğeyi (bizim örneğimizde köleler ve mülksüz özgür yurttaşlar) daha çok dışlayacaktır, yani ezecek ve sömürecektir. İşte burada bir paradoks vardır. Birikimi artırmak için işleyen sistem, iki öğe ile ayakta durur. Bu öğelerden zayıf olanını, yani sırtından birikim yaptığınız ögeyi  daha çok birikim yapmak üzere dışlarsanız, birikim yapmanızı sağlayan sistemi yok edersiniz ve dolayısıyla kendi varlık sebebinizi de ortadan kaldırırsınız. Köleci üretim sisteminin ve dolayısıyla Roma Uygarlığının başına gelen de budur.
  6. Sanatın bayağılaşması, spor müsabakalarının kanlı yarışlara ve gladyatör dövüşüne dönüşmesinin sebebi şudur: Sistemin alt katmandaki üyelerine veremediği şeylerin (yönetimde söz hakkı, geçinebileceği kadar arazi  sahibi olmak, kölelikten kurtulup insanca yaşamak, borcu yüzünden özgürlüğünü kaybetmeme garantisi vb.) yerine sunduğu oyalayıcı şeylerdir bunlar. Psikoloji, maddi zorluklar içinde yaşayan insanların diğerlerinden daha az zeki olmadığını ama şartlar yüzünden daha kısa vadeli çözümlere razı olmak zorunda kaldığını söylüyor bize. Yani durumunu düzeltecek daha köktenci çözümler bulamayacak kadar aptal olduklarından değil ama hayatın hızlı temposu yüzünden kısa vadeli, az emek gerektiren, şimdi yapmaktan çok ertelemeye, belli bir amaca yönelik hareketlerden çok oyalanmaya yönelik şeylerin peşinde koştuklarını söylüyor. Bayağı sanat eserleri, kanlı dövüşler ve araba yarışları işte tam bu zemine oturuyor. Pleb, pleb meclisinde meramını anlatmaktansa gladyatörün hasmına sapladığı mızrağı şehvet içinde izlemeyi, köle, içinde yaşadığı gayriinsani şartları değiştirmektense hasmını öldürmeye çalışmayı daha kestirme buluyor.

Gladyatörlerden Zamane Yarışmalarına

Uzun süredir düşünüyorum bu konuda. Düşünüyorum, okuyorum ve elimden geldiğince yazıyorum. Bunca kötü film, cıvık komediler -ki komedi bir zeka ürünü olarak çok kıymetli bir şey benim için- , edebiyatın harcıâlem hale gelmesi, kuru kuruya, kaş yarma ve göz çıkarma pahasına bir rekabetin kutsandığı, psikolojik hatta fiziksel şiddetin genel geçer değer haline geldiği yarışmalar, mahalle kavgası şeklinde tertiplenen reality şovları neden diye… Hepsi neden? Tam da o canım serbest piyasamız, otoriterliği yeryüzünden silip, tiranları tarihin tozlu sayfalarında unutulmaya mahkum edip yeryüzü cennetini oluşturacakken postmodern bir ilkçağ cehennemini kulpundan çeke çeke kapımıza getirmek de neyin nesi? Bulduğum cevapları da az sonra sonlandıracağım bu uzun yazıda özetlemeye çalıştım. Artık sistemin daha karlı çalışmak için insanlara verecek kuru kuruya rekabetten başka bir şeyi kalmamıştır. Hayat gitgide şiddetlenen kocaman bir rekabet haline gelmiştir. Hayat mı yarışmalara benzemiş, yoksa yarışmalar mı hayattan kopya çekmiştir? Önce yarışmalar çarpık hayatımızı kopya etmiş sonra çarpık yarışmalarımız hayatımızı daha da çarpık hale getirmiştir. Yarışmalar hayata gerçeklik olarak geri dönüp rekabet ateşini daha da harlayarak gayriinsani hale getirmiştir. Dün Roma’da şu gladyatörün bu gladyatöre sapladığı mızrağı, araba yarışlarında tekerleklerin altında kalan yarışmacıyı görerek mutlu olan kitleler varsa bugün o yarışmacının bu yarışmacıya soktuğu laf ile içinin yağı eriyen izleyiciler vardır. Dün Roma’da hasmının uzvunu kopararak, öldürerek köleliğinin acısını unutmaya çalışan köleler varsa bugün de yarışmacı arkadaşlarına her türlü psikolojik şiddet yöntemlerini uygulayarak kazanacağı prestiji ve maddi imkanları düşleyen yarışmacılar vardır. Eski Roma’da beliren kültürel çöküş emarelerine bakarak söyleyecek olursak günümüzde yaşanan kültürel yozlaşma, berbat filmler, cıvık komediler, kötü yarışmalar ve şikayetçi olduğumuz daha nice şey pek önemsiz bir şeyin belirtisidir. Merak buyurmayınız, uygarlığımız yavaş yavaş kendini imha ediyor, hepsi bu!

(1) Roma: Kartalların İmparatorluğu, Neil Faulkner, Yordam Kitap

(2) İlkçağ Tarihi, Cilt:2, V. Diakov-S. Kovalev, Yordam Kitap

Yazar hakkında: S. Özgür Ilgın

1977 Yılında Aydın'da doğdu. Üniversitede bir elin parmakları kadar üyesi olan Felsefe Topluluğunun çıkardığı, iki elin parmakları kadar “tirajı” olan Yitik adlı fotokopi fanzinde öykü ve albüm tanıtımları yazdı. Blues, Heavy/Rock, Doom, Thrash, Death, Jazz ve Proggressive müziğe bayılıyor. Sergio Leone'yi David Lynch'i, Stanley Kubrick'i, Metin Erksan'ı, Ertem Eğilmez'i, Nuri Bilge Ceylan'ı, Zeki Demirkubuz'u ve Yılmaz Atadeniz'i çok seviyor, sinema ve müzik gibi eğitiminin olmadığı konularda ukalalık etmekten çok hoşlanıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir