Yılmaz Güney’in Umut’u (1970)

Yılmaz Güney UmutBelediyeye ait bir aracın yolları temizleme görüntüleriyle başlar film ve bu sahneyle yerini yurdunu, aile, dost ve akrabalarını arkasında bırakıp bir “umut” diyerek göç etmek zorunda kalan ancak gecekondu mahallelerinde yaşamaya mahkûm edilen köylüler, vasıfsız işçiler, işportacılar ve benzeri insanlardan şehrin “temizlenmesi” politikası simgelenir.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yapılan bir araştırma Amerika’da nüfusun büyük çoğunluğunun doğup büyüdüğü yerin en fazla 100 kilometre civarında yaşadığını ve öldüğü ortaya koymuştur. Ülkemizde böyle bir araştırma yapılmış mıdır, bilemiyorum ancak doğduğu yerde yaşayanların oranının hayli düşük kalacağını düşünüyorum. Üzerlerine düşen sorumluluğu almayan utanmaz idareciler yüzünden ülke nüfusunun yarısı birkaç ilde toplanmış, böylece yeterli altyapıya sahip olmayan ve bu gidişle olmasına da imkân bulunmayan şehirler her geçen gün yaşanmaz hale gelmektedir. Çözüm için ‘’halk plajlara hücum etti, vatandaş denize giremiyor” sözünden tutun da ‘’İstanbul başta olmak üzere’’ büyük şehirlere vize uygulanması getirilmesini isteyen “okumuşları” ve hararetli savunucularını bu kapsamda hatırlamak yerinde olacaktır. İlerleyen sahnelerde, zengin bir adamın Cabbar’a ‘’sana şehre gel diye ben mi dedim’’ diye çıkışması bu türden bir okuma yapmayı gerekli ve doğru kılmaktadır. “Temizlik” çabaları istenilen sonucu vermeyince devasa duvarların, demir parmaklıkların, ‘’dikkat köpek’’ levhalarının, özel güvenlik personeli ve güvenlik kameralarının ardına gizlense de halk denilince korkulu rüya görmeye devam eden burjuvazinin sömürdüğü, ezdiği, hor gördüğü insanlardan kaçma ve asla bir araya gelmeme çabaları hiç bitmeyecektir.

“Tarım ve madencilik alanlarında Avrupa pazarının ihtiyaç duyduğu hammadde ve gıda maddeleri üretimi bir ölçüde gelişmiştir. Yalnız bu gelişme ağa ve tefeci tahakkümünü değiştirmiş değildir. Gelişme, pre-kapitalist düzenin egemen sınıflarını güçlendirecek biçimde, köylünün daha fazla sömürülmesi pahasına gerçekleştirilmiştir. Artan sömürü, Avrupa sermayesi ve bu sermaye hizmetine giren yerli azınlık arasında paylaşılmıştır. Bir kaç liman şehrinin Avrupai görüntülü mahallelerindeki lüks ve israf, kaynağını bu ortak sömürüden almaktadır. İstanbul ve İzmir’de hatta Zonguldak’ta, “Avrupa mahalleleri” kurulmuştur. Yabancılar kadar kompradorlaşmış yerli unsurların da yaşadığı bu mahalleler ilkel sömürü şartları içinde köylü kitlelerinin alın teriyle gerçekleştirilen hammadde ve gıda maddeleri ihracatından sağlanan olanakları, Avrupa’dan gelen lüks ithalatla tüketmişlerdir. Pamuk, tütün, tiftik, fındık, üzüm vb. ihraç edilmekte ve bundan emperyalizmin yerli ortaklarına düşen pay, Avrupai mahallelerde, Avrupa tüketim maddeleriyle, Avrupai bir yaşayış için harcanmaktadır.” (Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni) 

Kurtuluş Savaşı esnasında kırk beş kiloyu geçen her erkek çocuk cepheden cepheye alınırken, zavallı Anadolu’nun erkekleri birer birer vatan için şehit düşerken, “erkeksizlikten” ekilip dikilemeyen tarlalar ağaların eline geçerken, köylünün bedel ödemesiyle sermaye biriktirilip devlet eliyle “milli” burjuvazi yaratılırken her şey güzeldir. Kurtuluş savaşına karşı çıkan, fırsatını bulup yurt dışına sözde tedaviye giderek ve bir yolunu bulup cepheden kaçanlar Atatürk’ün ölümünü fırsat bilip ‘’ihtiyaç nedeniyle’’ devletin kadrolarına egemen olurken, ülkenin kalkındırılması ve halkın çağdaşlaştırılması hedefi ‘’kendi çıkarlarını vatanın menfaatinden yüksek tutan’’ bir avuç ‘’alçağın’’ istekleri doğrultusunda yozlaştırılırken her şey güzeldir. Anadolu insanı bedel ödemeye devam ettikçe, sesi çıkmadıkça, hakkının peşine düşmedikçe iyidir ancak ‘’hakkını aramaya’’ başlayınca şampanya kadehini nasıl tutacağını bilmediği, yemek masasına dirseklerini dayadığı, kırmızı etle hangi şarabın içileceğini bilmediği, Fransız bir şairin, Alman bir filozofun, İtalyan bir yönetmenin eserini bilmediği için cahillikle suçlanmaktadır. Binlerce yıl taşıdığı ve içinde yaşadığı kültür yok ve aşağı sayılmakta, meziyetleri görmezden gelinmekte, bilgisi alay konusu edilerek aslında daha da cahil kalması, batıl inançlarının içinde sürüklenmesi için bastırılmaktadır. Üç beş yılda bir önüne konulan ‘’sandığa’’ gitmesi hakkını araması için yeterli görülen insanımız, kendine biçilen sınırların dışına çıkmak istedikçe yetiştirdikleri hayvanlarla özdeşleştirilerek kimliksiz oldukları vurgulanmaktadır.

Şafakla birlikte sokak lambaları birer birer sönerken geceyi evinde değil de işinin, emeğinin peşinde geçiren emekçi insanlar yeni günün hazırlıklarına başlar. Biri yiyecek bir şeyler hazırlamaya, diğeri ateş yakmaya çalışırken bazıları da arabalarını temizlemektedir. Güneşin yüzünü göstermesiyle birlikte saçı sakalı birbirine karışmış, üstü başı kirli, elbisesi yamadan geçilmez bir vaziyetteki Cabbar gözlerini açar, yorgun bakışlarla, bir şeyler yiyen ve telaşla koşuşturan insanlara şöyle bir bakar, seyyar yemek arabalarına göz gezdirir ve hüzünle bir sigara yakar. Yemek parası ya hiç yoktur ya da “kendine” ayıramayacak kadar azdır. Gazete okuyan arkadaşlarından birinin yanına yaklaşarak bir piyango bileti uzatır ve ‘’Şu bilete bir bakıver’’ der. Adamın hiçbir şey çıkmadığını söylemesiyle, ikramiye kazanacağına kendisini şartlandırmış ve olumsuz bir haber duymayı beklemeyen Cabbar, biletini kontrol etmek için arkadaşlarından uzaklaşır ve okuma yazma bilmediği halde bir gazete satın alır.

Yılmaz Güney Umut 2

Arabasının eski olmasından dolayı müşteri bulamadığı için eve eli boş dönen, gırtlağına kadar borç içindeki Cabbar, beş çocuğu, kendisi, karısı ve yaşlı anasından oluşan sekiz kişilik bir nüfusa bakmaya çalışmaktadır. Borcunu ödeyemediği hatta düzgün besleyemediği için ayakta durmaya mecali kalmamış atlarının bakımsızlıktan kadidi çıkmıştır. Tüm bu yoksulluğun ortasında kıyafetten, yemekten, oyuncaktan yoksun, başka çocuklar tarafından dövülen, horlanan, oyunlara alınmayan, okula gidemeyen ve çırak olarak çalışmak zorunda kalan çocukların dramı çok daha ağırdır. Üstüne üstlük elde avuçta ne varsa bir araya getirilerek okutulmaya çalışılan büyük kız, bir dersten sınavını veremez ve sınıfta kalır.

Arabacılar belediyenin faytonları kaldıracağından hareketle bir eylem düzenlerler. Cabbar, arkadaşlarının yanındadır ancak söylenenlerle ilgilenmek, eyleme destek vermek ve onlarla omuz omuza olmak yerine hala piyango biletine bir şey çıkıp çıkmadığından yakınmaktadır. Arkadaşı, piyango işlerine çok merak saldığını söylemek istese de karşı koyar; ‘’Benimki merak değil, bir umut kapısı. Biraz para vurur da, borçtan kurtuluruz’’ diyen Cabbar çareyi bireysel kurtuluşta aramaktadır. Herkes bir amaç için, dayanışma için ve bir diğerinin hakkının korunmasının kendisinin hakkının korunması anlamına geldiğini bildiği için bir araya gelmiştir Cabbar ve define peşinde koşan arkadaşı Hasan, dürüst ve namuslu insanlar olmasına karşın dayanışma bilinci gelişmemiş, cahil adamlardır.

“1946 ve özellikle 1950’den sonra, çok rağbet gören alanlardan biri de, bankacılık olmuştur. Para ticareti karlı bir iş olarak görülmüştür. Teorik olarak yüzde iki ila altı faizle halkın tasarruflarını toplayacaksınız ve diyelim, yüzde on faizle bu parayı işadamlarına kiralayacaksınız. Bu iş ilk bakışta yüzde dört yüz kar bırakan tatlı bir iştir. 1950’de otuz olan banka sayısı, 1959’da iki katına yükselmiştir. Bu bankalar, çeşitli lotarya oyunlarına ve reklam kampanyalarına başvurarak mevduat toplama yarışma girişmişlerdir. Toplanan mevduatı da görünüşte çok karlı gözüken şüpheli kredilere yatırmışlardır. Hatta halkın parasını kendi birtakım işlerinde kullanmak için apaçık dolandırıcılık amacıyla banka kuranlara rastlanmıştır. Bir kısım banka yöneticileri, kişisel çıkar sağlamak için geri gelmeyeceğini bile bile krediler açmıştır. Bu sağlıksız gelişme sonucu 27 Mayıstan sonra Sanayi Bankası, Esnaf Kredi Bankası, Doğubank, Türkiye Birleşik Tasarruf ve Kredi Bankası, Tutum Bankası, Raybank ve Türkiye Kredi Bankası gibi pek çok teşekkülün tasfiyesi gerekmiştir. Uzmanların ifadelerine göre, kredilerin yüzde seksen kadarı batmıştır ve bu hesap 1964 yılında üç milyarı geçmiştir. 27 Mayıs’tan sonra, halktan topladıkları mevduatı ödeyemeyecek bankaların tasfiyesi için bir fon kurulmuştur. Ne var ki, bu fonda beş yılda ancak 25 milyon lira birikmişken, 250 milyondan fazla ödeme yapılmıştır ve tasfiye edilen bankaların zararının 500 milyonu bulacağı hesaplanmaktadır. Merkez Bankası, para basarak, bu parayı ödemek durumundadır. Sonuç olarak, halktan toplanan mevduatın şüpheli kredilere yatırılmasından doğan zararı yine devlet ödemektedir.” (Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni) 

Cabbar faytonunu sürerken yol boyunca banka ve birbiri ardına sıralanmış lüks konut reklamları görülür. Görülür demek basit kaçacaktır çünkü yönetmen egemenlerin kendi düzenlerini sürdürmesi için icat ettikleri düzeni seyircinin görmesini istemiştir. Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu uzmanlarından Hilmi Özgen 1960’lı yıllarda bankacılıkta yaşanan tasfiye konusunda “Birçok istisnalarla ana ilkelerinden ayrılan Bankalar Kanunu, hatırlı kişilerin ve banka kodamanlarının zorlamasıyla büsbütün çığırından çıkarak büyük yolsuzlukların yapılmasına imkân hazırlamış ve bu yolsuzluklar o derece kitabına uydurulmuştur ki, suçlulardan hiçbiri hakkında ceza tatbiki mümkün olmamıştır.” Paradan para kazanmanın, sömürünün, rantın ve bunların hepsinin halkın sırtına yüklenmesinin eleştirisi, filmde bir bankanın reklâm panosunun altına işeyen adam tarafından yapılır. Ülkede her on yılda bir bankaların fona alınarak, zararın devlet tarafından ödenmesi hiç şaşırtıcı değildir. Bankaların haksız yere kestiği kart aidatları, hesap işletim ücretleri, yüksek havale ücretleri karşısında ve bazı müşteri temsilcilerinin “isminizin yanında ararsa iade edilecek” notu var sözünü ağzından kaçırdığı bir zamanda ve ihtiyacı olmasına karşın birçok insanın 30-40 lira için bankaları aramayı gururuna yediremediği için telefon etmediğini biliyorum. Oysa bankalar değil 30 lira 30 kuruşun bile peşini bırakmamaktadır. Bu da paranın değil insanlığın egemen olduğu Doğu toplumlarında büyük bir sömürüye yol açmaktadır.

yilmaz guney

Bir gün, süratle gelen bir otomobil faytonuna çarpar ve atlardan birini öldürür. Arabadan inen şoförün, Cabbar ile ilgilenmek yerine arabasının boyasına, çiziğine bakması ve olay yerine gelen istisnasız herkesin geçmiş olsun dileklerini şoföre sunmaları halen de süregelen Türk’ün otomobille imtihanı meselesine tutulan ışıktır kanaatindeyim. Çok değil on, on beş yıl öncesine kadar bir mahalleye giren otomobilin ardından koşan çocukları, araba sahibi olmanın nasıl makbul sayıldığı günleri ve Tunç Okan’ın “Sarı Mersedes” filmini hatırlamak yerine olacaktır. Günümüzde mahalle gençlerinden üç dördünün bir araya gelerek eski bir araba alarak serserilik yapmaları nerdeyse tüm toplum tarafından teşvik edilmektedir. Okumak, yazmak, araştırmak, eleştirmek tehlikeli sayıldığı için boşa harcanan paraya ve zamana kimse acımaz. Böylece kendilerinin yapmadığı, başkaları yapınca eleştirdiği ancak kendi çocukları yaptığında eleştirmek yerine övünen ve annelerinden başka kimselerin sevmediği çocuklar her yanı sarmaktadır.

“İşçi sınıfı, bir bütün olarak düşünüldüğünde, gelirinin tümünü geçim araçlarına harcar ve harcamak zorundadır. Ücret oranındaki genel bir yükseliş geçim araçları talebinde bir artmaya ve dolayısıyla da geçim araçlarının pazardaki fiyatlarında bir yükselmeye yol açar.” (Karl Marks) 

Bu şekilde sırtının sıvazlanmasından yüz bulan şoför ‘’Beğendin mi yaptığını’’ diyerek Cabbar’a çıkışır ve  ‘’arabayı mahvettin’’ der. Pişkinliğe dayanamayan Cabbar, adamın boğazına sarılsa da, çevredeki insanlar ve olay yerine gelen polis kavgayı ayırır. Otomobilin faytona çarpması ve atı öldürmesi, üretim araçlarındaki değişmeyi ve bu değişme esnasında da yeni üretim araçlarının sermayedarın eline geçişini kısaca kapitalizmin doğuşunu simgelemektedir. Kazancını biriktirmek için değil yaşamak için harcayan ve sermayesi olmayan emekçinin otomobil alması zaten olanaksızdır. Böylece bir devir kapanmakta yeni bir devir başlamaktadır. Arabacıların pek çoğu yaşanan değimi seziyor olsa bile Cabbar her şeyden bihaberdir.

Bir sonraki sahne karakoldadır. Komiser ve araba sahibi karşılıklı oturmuş sigara içerlerken, bir polis tutanağı daktilo etmektedir. Cabbar ise bir köşede ayakta kala kalmıştır. İçi belki de isyan dolu ancak çaresiz ve umutsuzdur, küçük görülür ve horlanır. Benzer bir sahne yakın dönem filmlerinden “Köprüdekiler” filminde de işlenmiştir. “Bilmemkimin” kızı olduğu için ceza kesemeyen polis, aşağılanan gururunu çiçek satan garibanlara “bir daha sizi burada görürsem fena yaparım” diyerek onarmaya çalışır. Adam ve polisler, bir çocuğun getirdiği ayranı içerlerken Cabbar’a bir bardak ayranı çok görürler ve değil ikram, teklif bile etmezler. Eşitsizlik, adaletsizlik ve onursuzluk duygularını bir bıçak gibi seyircinin kalbine saplayan çarpıcı ve zehir gibi acı bir sahne olduğunu söylemeliyim.

Şoför olayı kendini haklı çıkaracak tarzda anlatırken, karşılaştığı muamele ve eşitsizliğin farkına varamayan Cabbar itiraz etmek istese de susturulur. ‘’Sus, biz arabacı milletini biliriz’’ der polis ve yaka paça dışarı atılır. Bu sahnenin hemen öncesinde Cabbar ile Hasan’ın yaptığı sohbeti hatırlarız hemen, evet parası olan güçlü adamdır. Üzerinde milyonlarca kişinin yaşadığı bir kıtanın nasıl olup da ‘’keşfedildiği’’ sorgulanmazsa, Amerika’yı “keşfettiği” iddia edilen Kristof Kolomb, ‘’Altın sayesinde ruhları cennete bile göndermek mümkündür’’ derken büyük bir kehanette bulunmuştur. Altını yani parası olan kişi artık “Tanrı’yı öldüren” ve parayla cenneti satın alabileceğini düşünen burjuva sınıfıdır. Yılmaz Güney halkın değil “burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komite” sözünden hareketle burjuvazinin yanında olan Batı kaynaklı modern devlet zihniyetini eleştirmektedir. Sansür kurulu böyle bir eleştirinin sertliğini anlayamasa da bir şeyler olduğunu sezmiş ve “zengin otomobil sahibi hakkında takibat yapılmayacağı düşüncesini yayması’’ fikrinden hareketle filmi yasaklamıştır.

Cabbar, arada bir şaplak atsa da çocuklarını çok seven, tüm çaresizliğine karşın onlara eğlenmeleri için para veren şefkatli bir babadır. Ancak karısının dayanacak gücü kalmamış, ‘’çocuklarının ölümünü dileyebilecek’’ kadar umutları yıkılmış, çaresizliğe saplanmıştır. Karısının ‘’Ben olsam atı arabayı satardım. Araba eski, kimse binmiyor. Zaten belediye de yakında kaldıracakmış’’ diyerek içgüdüsel bir tavırla değişimi sezmesine karşın Cabbar hala bir at alabilse her şeyi yoluna koyabileceği umuduyla eşyaları satmaya karar verir. Nabizade Nazım’ın ölümsüz kahramanı Karabibik de tarlalarını ağaya kaptırmamak için bir öküz alsa her şeyin yeterli olacağını düşünse de, Cabbar gibi, egemenlerin kendilerine dayattığı düzeni göremeyecek kadar saftır. Ancak ‘’Atı ölmüş bir arabacı borcunu ödeyemez arkadaşlar. Atı ölmüş bir arabacı kolu kesilmiş bir adama benzer. Şimdi Cabbar ne yapar, parası yok ki yeni bir at alsın’’ diyen esnaf, araba ile öteki ata el koyarak satmayı ve parasını aralarında bölüşmeyi tasarlamaktadırlar. Veresiyeye izin verdiği için kendisine kızan bakkal ‘’Ben bu adamın nesini alabilirim ki’’ diye hayıflanırken, birisi kestirmeden ‘’kızını alırsın’’ diyerek haysiyetsizliğin ve alçaklığın en acı örneklerinden birini sergilemekten çekinmez. Üç kuruş alacakları için onurunu yitiren insanların dramını gözümüze sokar yönetmen ve vahşi sömürü düzeninin insana yapabileceklerinin sınırı olmadığı gösterir.

Fiyatı düşmesin diye yollara dökülen sütler, nehirlere atılan portakallar, domatesler, balıklar, yakılan etler insanı kendine ve türüne yabancılaştıran kapitalist zihniyetin ürünü değil midir? Reklamcı Martin Lindström, ‘’Araştırmalar, bir markanın değeri, bir kez indirim yaşandıktan sonra, tüketicilerin beynindeki eski değerine yeniden kavuşmasının yedi yıl sürdüğünü gösteriyor. Tam yedi yıl.’’ demektedir. Yeryüzündeki bütün sermaye sahipleri bu araştırmadan haberdar mı emin değilim ancak sistem öyle bir sistem ki dünyanın hemen her yerinde aynı mantıkla işliyor. Fiyat düşürüp ‘’yedi yıl’’ beklemektense ürünü dökmek ve fiyatı korumak daha iyi…

“Bu bir kısırdöngüdür. Kapitalizm, hüküm sürdüğü yüzyıllar boyunca vahşiliğini serbest piyasa, demokrasi, insan hakları günümüzde ise küreselleşme, yumuşak güç, akıllı güç kavramlarının arkasına saklayarak yapmıştır. ‘’Batı demokrasilerinin demokratik olmayan çevre ülkelere ihtiyacı vardır; zira gelişmiş ülkelerdeki liberalizmin, sınırları denetlemek, kitlesel göç hareketlerini engellemek, karışıklıkları bastırmak vb. için çevre ülkelerdeki otoriter yönetimlere ihtiyacı vardır. Sadece emeğin ekonomik dağılımı değil, iktidarın siyasal dağılımı da dünya çapında bir sistemin sıradan sonuçlarıdır.” (Olivier Abel)’’ 

Cabbar nesi var, nesi yok yeni bir at alabilmek için satar. Cebindeki parayı gören bir yankesici peşine takılır. Bir darbe de hırsız vuracaktır diye düşünürken, eli cebindeyken hırsızı yakalayan Cabbar tüm hırsını alana dek adamı döver. Yankesicinin güneş gözlüğü sömürü politikalarını insan hakları, demokrasi ve serbest piyasa düzeni kavramlarının ardına gizleyerek hareket eden zihniyetin simgesidir, kara emellerini, kara camlı gözlükler ardına gizleyen sömürücülerin, içerideki işbirlikçisi olarak “yankesici” tipinin seçilmesi tesadüf değildir. İsmet İnönü, 1934’te Ankara’da ilk inkılap dersini verirken Osmanlı nizamının son dönemleri için “ecnebilerin elinde Türk milleti aleyhine vasıta olmak rolüne alışmıştı” ibaresini kullanmıştır. Tanzimat tipi Batılılaşma ile birlikte, yabancıların elinde Türk milleti aleyhine vasıta rolünü benimsemiş bir “zümre” ortaya çıkmış, tam bağımsızlıkçı Atatürk döneminde çoğu “yok edilmiş” veya kendilerini gizlemişlerse de, uzantılarının her yanı sardığı unutulmamalıdır.

“Efendiler! Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Hâlbuki hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!” (Mustafa Kemal Atatürk) 

Efkârlı bir şekilde içerken Hasan ile karşılaşır. Yeni bir at alabilmek için eşyalarını sattığını ancak alacaklılarının el koyduğunu söyler. Bir tek silahını satamamıştır. Kimsenin silahı almadığından yakınır. Silah lafını duyan Hasan irkilir. Silahı kullanarak zengin mahallesinden soygun yapmayı teklif eder. Silahta kurşun bile yoktur ama ‘’canı tatlı’’ olan zenginlerin ‘’korkak’’ olduğunu söyleyen Hasan’a göre ‘’kurşuna hacet yoktur.’’ Cabbar ilk anda bu fikre karşı çıksa da çaresizce kabul eder. Zengin mahallesinde pusuya yatarlar. Akşam olmasına karşın yine güneş gözlüklü bir adam ıslık çalarak yaklaşmaktadır. Yönetmen yine sömürgeci zihniyeti temsil ettiğini düşündüğü adama güneş gözlüğü taktırmış ve bu kez bir adım daha ileri giderek konuştuğu dili de seyirciye göstermiştir. Bu dil aynı zaman da büyük kızının geçer not alamayarak sınıfta kaldığı dildir. Adam hiç korkmadan ikisinin de üstüne yürür ve onları kovalar. Silahında kurşun bile olmayan bir kurtuluş umudunun tepelenmesidir bu.

Hemen ardından ‘’yarının Türkiye’si fakirin Türkiye’si’’ diyerek eylem yapan insanlar görülür. Birlik beraberlik mesajları verilirken ‘’El ele, omuz omuza’’, ‘’sömürülmeyeceğiz’’ yazıları çok net olarak seyirciye gösterilir. “İnançlı” bir sosyalist olan Cabbar rolündeki Yılmaz Güney’in filmde elinde kocaman bir Türk bayrağıyla eyleme destek vermesi dini, dili, etnik kimliği, görüşü ne olursa olsun bu topraklar, bu vatan üzerinde yaşayan herkesin birlik beraberlik içinde olmadıkça sömürüden kurtulmasının olanaksızlığının vurgulanması olarak okunmalıdır.

Çıkar yol bulamayan Cabbar ve Hasan bir süre sonra define aramaya karar verirler. Defineyi gördüğünü söyleyen bir hoca bulurlar ve tenha olduğu için Cabbar’ın evine yerleşirler. Hoca, definenin yerini kendisinin gördüğünü ancak günahsız olduğu varsayılan temiz kalpli çocukların da aynı şeyleri görmeleri gerektiğini söyleyerek çocukları su falına bakmaya zorlar. Erkek çocukların suda bir şey görmemesiyle tam umutsuzluğa kapılacakları sırada evde bir çocuğun daha olduğunu hatırlarlar ve kızın da suya bakması sağlanır. Kız akıllıdır, erkek kardeşlerinin zorlandığını, ağladığını görmüş ve bir an önce bu işten kurtulabilmek ve oyununa dönebilmek için bir şeyler söylemesi gerektiğini anlamıştır. Belli etmeden evin avlusuna bakar ve gördüğü şeyleri su dolu kâsede görüyormuş gibi anlatmaya başlar. Herkes memnunlukla anlattıklarını dinlerken Cabbar’ın gözü avluya takılır ve aynı şeyleri görmesine rağmen kızının, avluya bakarak değil de gerçekten suya bakarak söylediğini zanneder ve hayrete düşer. Definenin kendi bahçesinde olduğuna inanan Cabbar gece herkes uyuyunca bahçeyi kazmaya başlar. Çaresizliğin boyutlarını gösteren ve kendi aklını kullanmak yerine başkalarının peşi sıra yürüyenlerin başına gelecekleri anlatan muhteşem bir sahnedir. Cehaleti bu denli güçlü anlatan başka hiçbir sahne ile karşılaşmadığımı söylemeliyim. Cabbar’ın acınası durumunu fark eden hoca kaybedecek vakit olmadığını anlar ve yola çıkmaları gerektiğini söyler. Tüm ailesini son kez bir kebapçıya götürerek ziyafet çeken Cabbar eve çok az bir para bırakarak yola çıkar. Lokantadaki ziyafet sahnesi ile 1948 yapımı “Ladri di Biciclette” filmindeki baba ile oğulu hatırlamak yerinde olacaktır.

Gide gide hocanın tarif ettiğine benzer bir kuru ağaç görürler. Abdest alırlar ve ağacın çevresini kazmaya başlarlar. Hoca uyarır; ‘’Dikkat etmek lazım oğul. Define her kılığa girip kaçabilir, karınca olur, böcek olur, kuş olur kaçar. Defineyi kaçarken fark edip de dokunursan hemen altına keser. Aslına döner.’’ Cabbar heyecanla ‘’hocam’’, der ‘’define kuş olup kaçsa, ben de onu silahımla vursam ne olur.’’ ‘’Gökten başımıza altın yağar’’, der hoca, hiç duraksamadan.  Define peşindeki hoca figürü ile yönetmen din konusunda sert bir tavır almak yerine, insanların gerçekten bir din adamı olup olmadığı belli olmayan bir kişinin peşinden hurafelere kapılmasını eleştirmekle yetinir.

Kapitalizmin gündelik hayatı ele geçirmeye başladığı bir dönemde “makine” ile başa çıkamayan ve daha da yoksullaşan Cabbar içinde bulunduğu durumu kavrayabilecek bilince sahip değildir. Şehir merkezinde istenmezler. Belediyenin aracı gereğinden fazla titizlik göstererek yolları yıkar, polis ‘’biz siz biliriz, her türlü pislik sizden çıkar’’ der ve Cabbar’ın para istediği burjuvalardan biri “sana ben mi dedim şehre gel diye’’ çıkışır. Cabbar ezilen, sömürülen, her türlü üretim araçları elinden alınmış ve kendisi bir “meta” haline gelmiş halkın temsilcisi, kurtuluş umuduyla kafasını oradan oraya vuran ancak çırpınmaktan başka elinden bir şey gelmeyen insandır.

Hıristiyanlığın “ilk günah” fikrinden kendilerini kurtaramayan Batılı iktisatçılar, insanın doğuştan suçlu, günahkâr ve kötü olduğunu iddia etmişlerdir. Kapitalizmle birlikte yardımlaşma, dayanışma, sevgi, merhamet kavramları yok sayılmış, insan, rekabet edilmesi, ezilmesi, yok edilmesi ve uzak durulması gereken bir varlık olarak yeniden “düzenlenmiştir.” Kapitalizmle birlikte yeryüzü iyiye değil kötüye, hep kötüye gitmiş, kapitalist üretim tarzı yeryüzünün her köşesine yayılmış, giderek tüm insan ilişkilerini metaya bağımlı kılmış ve ortadaki “zenginliğe” karşın yoksullukta hiçbir azalma olmamıştır. Bir milyardan fazla insanın günlük kazancı iki liranın altındayken, bir milyardan fazla insan içme suyundan yoksunken, bir milyar insan yetersiz beslenmekteyken, en az yüz milyon çocuk emeği sömürülmekteyken, en zengin yüzde yirmi ile en yoksul yüzde yirmi arasındaki eşitsizlik 1’e 80’e çıkmışken Umut gibi filmlerin olması geleceğe güven duyulmasını sağlamaktadır. Kapitalizmin insanı insanlıktan çıkararak ve kendine yabancılaştırarak dayattığı yaşam düzenine karşı doğrudan girişilen bir savaştır Umut…

“Benim amacım şuydu: Gelişen şartların yok etmek zorunda olduğu bir adamı ele almak istedim. (…) arabacı yok olacaktır. Küçük üretim yok olacaktır. Bir şeyler yok oluyor, yok olurken bir takım insanlar da proleterleşiyor. Proleterleşmek zorunda. Bu sadece arabacı değildir. Küçük bakkaldır, terzidir, tamircidir, küçük toprak sahibidir. Umut’un umutsuzluğuna gelince, aslında umutla umutsuzluk iç içe yaşar. Umut, umutsuzluğun ürünüdür. Umutsuzluk da umudun bir sonucudur. Umut’un öyle bitmesi bir zorunluluktu o gün için.’’ (Yılmaz Güney) 

Umut filminin, piyango ve define peşinde koşan fakir ve gariban bir adamın hikâyesi olarak okunması filme haksızlık etmek olacaktır. Durumlarından ötürü acı çeken ve kendilerini “gelecekle” değiş tokuş etmekten başka umutları olmayan insanların kurtuluşun anahtarı olarak ‘’sisteme dâhil’’ olması demek olan ‘’define’’ yani rant, yani kolay para, sömürü düzeninden ve tüketim ağırlıklı yaşam tarzından başka bir şey değildir. Cabbar’ın evinde geçen hemen her sahnedeki çocuk ağlamaları da bu duruma yakılmış bir ağıttır. Kurtuluş umuduyla bel bağlanan burjuva sınıfının yılan gibi sokuculuğunu vurgulamak için yapılmış en güzel sahne filmin finalindeki sahnedir. ‘’Bu define değil, yılan’’ sözleriyle sömürünün, zalimliğin ve insanın insana yabancılaşmasının bir umut olarak sunulmasına yapılmış en büyük eleştirilerden birisinin Türk sineması aracılığıyla yapılmış olması gurur vericidir. Delirdiğini düşündüğümüz Cabbar sömürü zihniyetinin ve vahşi kapitalizmin umut değil aslında bir yılan olduğunu görmüştür. Umut diye sunulan definenin en büyük düşman olan yılan olduğu anlaşılmıştır. Ve umudumuz yeniden yeşerir çünkü artık yılanı tanımış oluruz.

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

2 Yorumlar

  1. Cabbar’ın eşinde kendi annemi gördüm . Sabah akşam babam çalışırdı, üç işe gittiği günler bile olurdu.
    Annem büyük bir yalnızlık içimdeymiş.
    Bize, babama okuduğu beddular, küfürler bizi üzerdi, niye babam gibi değil diye düşünürdüm. Emeğini gördümde derdini görememişim annemin.

  2. Muhteşem bir yorum ve anlatım. Film çok dokunaklı üzücü ve gerçekleri anlatıyor ve sizde gayet güzel şekilde bizleri aydınlatmıssınız teşekkür ederim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: