Muzaffer Hiçdurmaz: ‘Gelişmiş toplumların öyküleri kalmadı’

Festivallerde aynı yolu paylaştığımız, konuşmayı seven, nahif, bilgili bir abimiz Muzaffer Hiçdurmaz. Sinemamızın her dönemine dair bir şeyler söylemesi, çok sevdiğimiz Canım Kardeşim filminin ve daha birçok filmin yardımcı yönetmeni olması soluğu onun yanında almamızı sağladı. Özellikle yeni yönetmenlere altın değerinde öğütler verdi, film çekmenin her halini anlattı. Sizlerle paylaşıyoruz….


Röportaj: Murat Tolga Şen / Banu Bozdemir

Eski sinemacılarımızdansınız, sinemamızın son yıllardaki durumuyla ilgili acı tatlı neler söylersiniz?
Sinemanın son yıllarıyla, sinemanın çöküşü ve teknolojinin gelişimi meselesiyle hem gerileme hem de daha iyi olan ileriye dönük bir gelişme görüldü. 80 yıllarının sonu eski Türk sinemasının bitişi, 90’lı yıllarda neredeyse çöküşü. Dikkat ederseniz 90’lı yıllarda 3-5 film çekilmiştir. Bu Türk sinemasının başlangıcında da böyleydi. Nerdeyse 1914’ten 45’lere kadar her yıl üç- beş arası film yapıldı. Bu egemenlik meselesiydi. O zaman egemenlik tiyatrocuların elindeydi. Sonra o devir kapandı… Günümüze gelelim. Bizde de 80’den sonra tüm sistemler değişmeye başladı. Sinema işletim sistemleri değişmeye başladı. Yabancılar Türkiye’nin kalabalık bir ülke olması dolayısıyla çok para kazanacaklarını anladıklarından kendi Amerikan sistemlerinin işletmelerini burada kurmaya başladılar. UIP ve WB bunların en büyükleri. Böyle olunca yerli filmin sinemalarda oynama şansı yok oldu. 91’den sonra bir gelişim yaşanmaya başladı, azalmayla birlikte yeniden yapılanmaya dönüştü. Eski olmadan yeni olmaz, bütün bunlar birbirinin üstüne konmuş, esinlenilmiş şeylerdi. Bunların başında bana göre Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan gibi arkadaşlarımız gelir. Onlar da dünya sinemasında Türk sinemasının yerini politik olarak, sinemasal politikadan bahsetmiyorum, işletme ya da gösterim politikaları diye bir şey var hayatta. Yani iyi bir yönetmen kendini ispat ettiğinde hemen arenaya çıkıyor. İşte ben yeni filmimi yaptım diyor, büyük festivallere haber veriyor. Onlar da ‘tamam biz alıyoruz’ diyorlar. Şimdi böyle oldu ama bunları başarmak o dönemde var olmayı gerektiriyordu. 90’lı yıllarda ama asıl 2000’lerin başında çok iyi yönetmenlerimiz çıktı. Eski ustaların yerine yenileri gelmeye başladı. Üç kuşak diyebiliriz. Biri bizim Metin Erksan, Ö. Lütfi Akad gibi büyük ustalar. Sonra orta kuşak, Şerif Gören, Zeki Ökten.

Siz orta kuşağa denk düşüyorsunuz değil mi?
Evet ben orta kuşağım ama 50’lilerin sonundan beri sinemada olduğum için öncekileri de iyi tanıyorum. Orta kuşağı çok iyi tanıyorum ama. Hepsi benim arkadaşlarım. Rahmetli Zeki Ökten benim çocukluk arkadaşımdı, Şerif Gören de öyle. Yeni kuşaktan Reha Erdem’i, Zeki’yi ve Nuri’yi çok tutarım. Bir iki kişi daha var ben onları saymayı düşünmüyorum ama onlar kendilerini saydırmayı başarıyorlar bazı yerlerde. Teknolojik gelişim film yapımını kolaylaştırdı ama bir yerde de zorlaştırdı. Yapım meselesi dijital teknolojide çok kolay. Çünkü pelikül denen bir masraftan kaçıyorsunuz, stüdyo masrafınız oluşmuyor, istediğiniz kadar çekim yapabiliyorsunuz. Ama 35mm aktarımlar hala yaşanıyor ve pahalı problemler. Tabii sinema en genç sanat ve teknoloji de çok çabuk değişim gösteriyor. Önemli olan o teknolojinin dilini anlayabilmek. Bunun için bugün Türk sineması dünyanın merkezindeki sinemaların başında geliyor. On yıldır aldığımız ödüllerden anlıyoruz bunları. Bütün yerli yabancı filmleri izliyorum, öğrencilerimle de paylaşıyorum. Gelişmiş toplumların öyküleri kalmadı. Öyle bir sistem ve disiplin içinde yaşıyorlar ki sorun yok neredeyse. Singapur’dan örnek vereyim, halledecek sorunları yok. Yani mekanik toplumlar oldular. Biz birçok ırkı içinde barındıran mozaik bir ülkeyiz. Bu bağlamda öykülerimiz çok.

Eskiden yönetmen olmak isteyen insanın zorlu bir yolu vardı. Uzun asistanlıklardan sonra bir film emanet edilirdi. Şimdi daha kolay film çekiliyor, insanlar ilk filmlerini çok da deneyim kazanmadan çekiyor. Bu konuda ne söylersiniz?
Metin Erksan bir gün bir sohbetinde ‘ben asistanlık yapamamanın acılarını film çekerken yaşıyorum’ demişti. Asistanlık yapmak demek bir filmin tüm evrelerini bilmek demektir. Tekniği bilmek, kamera kullanmak, mizansen duygusu ve objektif seçimidir aynı zamanda. Objektifin o mizansen ve duyguya göre seçimi. Bunlar çok önemli. Bunların dersleri yok. Sinema pratik yapılarak öğreniliyor. Şimdiki gençler tüm dünya gençliği gibi ben yaparsam olur diyor. Bunun altında belki de cahil cesareti yatıyor. Biraz öğrenmeleri gerek. Sanat pratik yapmadan olmaz. Ressam bile bir sürü tuvalden sonra iyi ressam olma özelliği taşıyabiliyor. Bir şans bir fırsat bularak öğreniyorlar ama acı bir şekilde. Önce ustalarla çalışmaları gerek. Yeni nesilden biri şu cümleyi sorabilir mi? Ben Lütfi abiyle çalışırken, görüntü yönetmeni Gani Turanlı’ydı rahmetli. Bana bir genel resim yap, hem yakın hem uzak olsun… Şimdi yeni neslin böyle bir şeyin farkında olduğunu bile sanmıyorum. Gerçekten de öyle bir resim yaptı Turanlı. Objektiflerin dilleri var ve bunlar derslerde öğretilmiyor. Yeni teknolojilerde kameralarda objektif yok neredeyse. Zoom var. Sinemada ilk dönem Lütfi abi asla zoom kullanmazdı. Hem kolaycılığa kaçırıyor hem de resimsel yeterlilik kavramında eksik. Mizanseni kolaylaştırıyor gibi görünüyor ama bu gösteri içinde de sinemasal anlatım özelliklerini yok ediyor. Pelikülde ne çekersen onu kurgularsın, yani ne yapmak istiyorsan sette yapman lazım. Dijitalde her türlü şeyi yapıyorsunuz sonra onu sinemaya aktarıyorsunuz. Sinema mı oluyor? Şimdi onların içinde de bu kadar bilgili olanları yok. Bizimkiler niye bilgiliydi? Bizimkiler her yıl 5-8 film yapıyorlardı. Yapa boza öğreniyorlardı. Bunların o şansı yok. Ben beş yüze yakın filmde çalıştım. Bunlarda yetmedi Elia Kazan ve Pasolini ile çalıştım. Bunları niye söylüyorum, hepsinin çekim teknikleri farklıydı. Elia Kazan dağ tepe koşuyordu, bakıyordu. Biri çok klasikti. Biri de o klasikliğin üzerine becerisini ve çabukluğunu koyuyordu.

Zanaatçı olmadan sanatçı olunmaz diyebilir miyiz o halde?
Sinema başlı başına bir sanat ama teknik birtakım şeyleri öğrenmek gerek. O tekniği bilmeden olmak, olmamak demek. O zaman yapa boza öğrenecekler. İşte Çağan Irmak mesela. Çok severim. Bir sürü şeyler yapmaya çalışan bir arkadaşımız. Bütün filmlerinde deniyor. Hatta Asmalı Konak dizisinde bile denemişti. Filmlerine bakıyoruz komedi, korku, dram çekiyor, deniyor. İşte böyle oluşuyor. Bana göre Derviş (Zaim) bile arayış içinde hala.

Sinemada arayış içinde olmak, hep farklı bir tarz aramaya çalışmak gerekli mi, bir süre sonra yorucu olabilir mi?
Eski dönemlerde bu şans çok daha fazlaydı. Ama sistemin dışında film yapmak çok zordu. Şimdi kendileri yapabilme şansı var. Bu arayış filmlerini yapabilme açısından önemli. Çok sıçramakta yetersizliği doğuruyor. Bana göre Kıskanmak Zeki’nin en kötü filmi. Başarısızlık. Neden? Kendi öyküsü değil. Prodüksiyon yetersiz. Yetersizlik yönetmene zarar veren bir şey. Ben bunları da yaşadım kendi filmlerinde. Bunları yapmaya kalktığınızda başarınız geri düşer. Bunun örneklerini bir hayli yerli yapımda yaşadık. Dönem filmi yetersizliğini özellikle. Yapmaya çalıştıkları etkiyi bozan filmler bunlar…

Ben birçok kostümlü filmlerde çalıştım. Batta Gaziler, Tarkanlar, Kara Muratlar gibi. Biz orada bile resimsel doyuruculuğa önem veriyorduk. Örneğin Ferman diye bir dizi çektik Lütfi abiyle. Ömer Seyfettin öyküleri. Bunları bilseler bir kere daha iyi yapacaklar. Bir kere kalabalık malzemen yoksa gece yapacaksın. İki, ışığı ve dumanı fazlasıyla kullanacaksın. Üç, kamera öyle bir zengin olgu ki… Biz örneğin şunu yaptık Ömer Seyfettin öyküsünde. Bir geçiyor, dönüp sonra bir kere daha geçiyor, 50 kişiyi bin kişi gibi gösterebilirsin. Ama bunu bilmek gerek. Savaş sahneleri var mesela. Gündüz çekersen sonsuz güç ve kalabalık olmak zorunda. Ama gece bunun hepsini minimuma indirebilir, derinlik vs. yapabilirsin. Bilmediği için yapamıyor tabi.

Yardımcı yönetmenlik yaptınız birçok filmde. Bir tane de sizin yönettiğiniz film var. Yardımcı yönetmenlikte kalma isteği miydi, yoksa koşullar mı öyle gerektirdi?
O dönemde bana çok teklif geliyordu. Hatta Aşiret diye bir senaryom vardı, hala duruyor. Arif Keskiner 70’li yıllarda film çekmek istiyor musun diye sordu. İstediğim filmi çekersem evet dedim. Senaryomu götürdüm, beğendi ama o dönem bir devalüasyon oldu, kaldı. Ben profesyonel asistanlık yapmak istiyordum. Yönetmenlik benim için Lütfi Akad’ın asistanı, Metin ve Halit abiyi tanımam nedeniyle çok uç bir şeydi. Ben onlar kadar kültürlü olduğumu sanmıyorum. Kendimi hep alaylı olarak yetiştirmeye çalıştım. 29 yıldır da ders veriyorum ama onlar gibi olmak isterseniz çok çalışmak ve onlar gibi kendinizi çok eğitmek zorundasınız. Çünkü sinema kültürdür aynı zamanda. Ben onun için tümden asistan olarak kalmak istiyordum. Kansere yakalandıktan sonra iki üç aylık bir dinlenme zamanım oldu. Çark diye bir film çekeceklerdi, işçi filmi. Zeki’ye, Şerif’e ve Yavuz’a sundular. Kimse kabul etmedi. Çünkü zor bir filmdi. Bana geldiler, ben çekerim dedim. Çünkü ben işçi köylü sınıfının bir temsilcisiyim sinemada. Ve hala öyle olduğumu düşünüyorum. Bildiğim, inandığım, benim insanlarımın öyküsüydü. Onun için kabul ettim. Sonra maden ocaklarıyla ilgili bir senaryo verdim, kabul edilmeyince çekmedim. Ben yapımcı değilim, para peşinde koşamam. Yoksa hala senaryolarım var yazıyorum çiziyorum ve derslerde hiç kullanılmamış, orijinal senaryoları gösteriyorum. Çark’ı çekmemin tek sebebi neredeyse ilk işçi filmi olmasıdır. Neredeyse hiç yan hikâye yok. Bir başkaldırı ve isyanla sonlanıyor. Polisler çeviriyor, oturma eylemi ve grevle film bitiyor. O filmin bir katkısı da Kazlıçeşme’nin kapatılmasıdır, işçiler ajite oldu çünkü. Öğle paydosunda yarım saat geliyorlardı.

Yeni gençlik mizansenin de farkında değil, diyalogla nasıl örtüştüğünün de. Çektiğin bir resim filmin bütününde bir anlam taşımıyorsa filmin giderek zayıflaması anlamına gelir. Laf olsun diye bu planlar çekilmemeli. Gençler tekniğin dilini öğrenmeli öncelikle…

Ben yardımcı yönetmenlerin, bazen yönetmenin önüne geçtiğini düşünürüm ve önem veririm. O yüzden sordum.
Ben filmin her şeyini hazırlıyordum. Genel koordinatörlük yapıyordum Prodüksiyon amiri var yetersiz, yetersiz olunca ben gidiyordum ve iletişimi ben kuruyordum. Örneğin Aile Şerefi filminde bir ev lazım. Deniz kenarında villa, yüzme havuzlu vs. Bulmak kolay değil. Bulduk sonra bir yer. Filmimizde bir eve ihtiyaç var verir misiniz dedim. Vermeyeceklerini biliyordum ama lafa girmenin başka yolları da var. Bana bir kahve ikram eder misiniz dedim. Olur dediler. Adile Naşit’i tanıyor musunuz dedim. Münir Özkul, Tarık Akan diye soruyorum ben. Ben evinizi istemiyorum, bu insanların dostluğunu size getiriyorum aslında dedim. Bir hafta evini bize açtı, güzel güzel çalıştık bizde.

Yol filmini durdular. Resmen kafa tuttum. Başka türlü davranamazdım. Filminizde asker yok dedi. Ben de var dedim ve başladım anlatmaya. O zaman emredin nasıl istiyorsanız öyle çekeceğim dedim. Orada da yönetmeni oynadım hemen. İnsan ilişkilerinibilmek ve kuvvetlendirmek gerekli. İzin verdiler ama sonra da o filmle idamla yargılandık o da ayrı mesele?

Gerçekten mi?
Çok uğraştık ama ben gülüyordum. Çünkü bir asistanın ilk defa bir filmle yargılandığını gördüm.

Biraz da Canım Kardeşim’den bahsedelim… Biz çok seviyoruz o filmi…
Kahraman Kıral Lütfi abinin Gelin filminde de oynar. Çok önemli bir oyuncudur, Ayşecikten bile önemlidir. Oyunculuğu vardır ve iyidir. Canım Kardeşim Ertem abinin çok sevdiği ama iş yapmayan filmlerden biridir. Ama o dönemde iş yapıp yapmama diye bir şey sorgulanmıyordu. Firmalar altı yedi tane film yapıyordu. Kadrosuyla, mahallesiyle, konusuyla çok güzel, naif bir filmdir.

Bütün kadro komedi oyuncularından oluşur ama müthiş bir dram vardır…
Evet. Dram ve eleştiridir. Çok doğal ve güzeldi. Kenarda kalmış ama dönemi ve dönem insanlarını çok iyi anlatan bir filmdir.

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

Bir yorum var

  1. Ne güzel bir söyleşi… Bir çırpıda bitiverdi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: