Mahvoluşun Şiiri: Zama (2017)

Sinema tarihinde, Battleship Potemkin (Potemkin Zırhlısı, 1925), Citizen Kane (Yurttaş Kane, 1941), Psycho (Sapık, 1960) ve Persona (1966) gibi kendinden önceki hiçbir filme benzemeyen filmler vardır. Sinema tarihinde bir de ne kendinden önceki herhangi filme ne de kendinden sonraki herhangi filme benzemeyen, adeta kişiyi bedenin ve aklın dışarı çıkarıp hipnotik bir aleme savuran filmler vardır: Eraserhead (1977), Stalker (İz Sürücü, 1979), Fitzcarraldo (1982) ve Santa Sangre (1989) gibi. İşte Zama, bu ikinci gruba ait filmlerden.

15 yıl önce İstanbul Film Festivali’nde seyretme fırsatı yakaladığım La Ciénaga (2001) ile kalbimi çalan Lucrecia Martel, The Headless Woman (Başsız Kadın, 2008) ile yerini sağlamlaştırmıştı. Açıkçası ikisinin arasında çektiği The Holy Girl’ü (La niña santa, 2004) henüz izleyemedim ama Lucrecia Martel’in, Antonio di Benedetto’nun ilk kez 1956’da okuyucuyla buluşan Zama romanını filme uyarlayacağını öğrendiğim zaman, her şeyden çok, kendisine ister istemez biçilen kadın filmleri yönetmeni gömleğinden sıyrılacağı için sevinmiştim. Filme dair medyaya servis edilen ilk karelerle birlikte Zama için beklentilerim artmıştı. Filmi, Adana Film Festivali’nde gerek altyazısı gerekse kurgusu bağlamında sıkıntılı bir kopyadan izlemiş olduğumuz için ilk başlarda etkisi büyük olmadı ama üzerinde düşündükçe hayranlığım artıyor. Karşımızda, bilhassa ikinci yarısı itibariyle hiçbir filme benzemeyen eşsiz bir çalışma var.

2 Kasım 1922’de doğan Arjantinli yazar Antonio di Benedetto öykülerine ilaveten sadece beş roman yazmış. 1956 yılında yayınlanan Zama aslında onun ilk eserlerinden biri. İlginç bir şekilde, di Benedetto ileriki yıllarında, otuzlu yaşların başındayken kaleme aldığı Zama karakteriyle benzer bir kaderi paylaşıyor ve ülkesine hasret kaldığı uzun bir dönem yaşamak durumunda kalıyor. 1976 yılında General Videla’nın diktatörlüğü sırasında cezaevine atılıp işkence gören di Benedetto, bir yıl kadar sonra tahliye ediliyor ve İspanya’da sürgün hayatı yaşıyor. Yedi yıl kadar ülkesine hasret kalan yazar, Arjantin’e ancak 1984 yılında dönebiliyor ve 1986’da başkent Buenos Aires’te vefat ediyor. Başkahramanı Don Diego de Zama ile yaratıcısı Antonio di Benedetto’nun o özlem dolu sürgün yıllarını koşut kurguyla aktaran bir film de çekilebilirmiş hani. İşi daha da ilginç kılan küçük bir ayrıntı var. Lucrecia Martel’in bir önceki uzun metrajı ile Zama arasında dokuz yıl var hatta birkaç yıl boyunca kendisinden hiç haber alınamadı, arada hakkında çeşitli tevatürler çıktı, şimdi o konuya girmeyelim. Henüz kitabın aslını okumak nasip olmadı ama çeşitli kaynaklarda yazdığına göre, (orijinal eserde) Zama’nın 1790, 1794 ve 1799’a ait üç ayrı döneminden kesitler sunuluyormuş. Zama’nın kurtuluşu beklediği kadar beklemişiz Martel’i, Martel de Zama’yı çekmeyi neredeyse di Benedetto’nun ülkesini beklediği kadar beklemiş. Filme sinen sahici tecrit, yalnızlık ve yabancılaşma duygusunun bir sebebi de bu örtüşme ve benzeşme hâli olsa gerek.

Antonio di Benedetto’nun Zama adlı romanı, 2016 yılında yani ilk basımından tam 60 yıl sonra İngilizce’ye çevrildiği için henüz bilinilirliği pek yok. Ben de henüz okuyamadım, sadece hakkında yazılmış bazı incelemeleri ve kritikleri okudum, o yüzden yazı boyunca genelde filmde gördüklerim üzerinden değerlendirmelerde bulunup ikincil kaynaklarla tadımlık kıyaslamalar yapacağım. Mesela kitabın aksine filmde yer ve tarih belirtilmiyor hatta zamansal geçişleri Zama’nın sömürgede bir oğlu olmasından, basit bir suçlunun giderek artan şöhretinden, Zama’nın beklediği bir terfiyi hiç hazzetmediği birinin almasından ya da uzayan sakallarından ve değişen imajından falan anlıyoruz. Hadi başlayalım.

Don Diego de Zama (Daniel Giménez Cacho) her zamanki gibi kumsaldadır. Onu resmi kıyafeti, şapkası ve ince kılıcıyla (rapier) önemli biriymiş edasıyla, dik ve mağrur bir şekilde poz verirken görürüz. Kimsenin iplemediğini görünce kendini salıverir. Zama, kuş uçmaz kervan geçmez bir sömürgede uzunca bir süredir kamu görevi yürüten bir kraliyet memurudur (Sulh yargıcı başyardımcısı) ve yegâne hayali, Tanrı’nın bile unuttuğu bu coğrafyadan kurtulmaktır. Sürekli kumsalda dalgın bir şekilde, bir gün demir alıp gitmeyi umut ettiği açık denizlere bakar. Karısı ve çocukları uzak diyarlardadır. Kadınsızlık canına tak etmiş, yöredeki bazı kadınlarla ilişkiye girmeye başlamıştır. Onu motive eden tek şey, daha makul bir yere atanmaktır ve bunun için yalancı şahitlik gibi kötülükler de dahil olmak üzere her türlü şeyi yapmaya hazırdır hatta yapar da ama işler istediği gibi gitmez. Uzun zamandır beklediği terfiyi hiç sevmediği biri alır, aynı adam bulunduğu yerde tek hoşlandığı kadını da (Luciana) elinden almıştır. Tuttuğu her şey elinde kalan Zama, çıkışsızlığın hüküm sürdüğü bu coğrafyada yavaş yavaş aklını oynatmaya başlar. Martel, filmin ilk yarısına çöken ve bir karabasanı andıran bu tecrit (isolation) olma hâlini o denli ustaca verir ki, bizim de içimiz şişer. Kitaplarda okuduğumuz sömürge zenginliklerinden eser yoktur bu hikâyede. Zama, adeta kapana kısılmış, zamanla bir sömürgenin bir tür iç sömürgesine dönüşmüştür. Hayat enerjisi yavaş yavaş emilmektedir. Sona yaklaştığını anlarız. Ama öyle olmaz. Çilesi yeni başlamıştır.

Aslında Martel uyarlama boyunca (hepsi hikâyenin lehine çalışan) birçok değişiklik yapar, Zama’nın görev yerini bir türlü öğrenemeyiz (kitapta Paraguay), kaç yıldır orada olduğunu pek anlayamayız (kitapta 1790’da on dört aydır oradadır), Zama’nın yaşını öğrenemeyiz (kitapta 1790’da 30’lu yaşlarında), ailesi hakkında detay alamayız (kitapta onunla birlikte sömürgeye gelmek istemeyen karısı ve oğulları hakkında birçok şey varmış), niye bir türlü baş idareci olamadığını, neden kendisine mesafeli hatta tayin konusunda kaba ve kırıcı davranıldığını tam çözemeyiz (kitaba göre, İspanya doğumlu olmayan bir İspanyol, sömürgedeki en yetkili kişi olamazmış, olsa olsa en yetkili kişinin yardımcısı olabilirmiş), niçin Luciana’ya takmıştır onu da pek kavrayamayız (Zama, kitapta, sadece beyaz İspanyol kadınlarından hoşlanan ve Avrupalı kadınlara hayran olan bir figürmüş). Martel, kitabın aksine tarih atlamalarının/geçişlerinin altını çizmez. Tarih mefhumunu soyutlar, kesin olarak bilemeyiz sadece tahmin yürütürüz. Martel; Zama’nın Amerikan değerleri ile Avrupa değerleri arasındaki sıkışmışlığını yok sayar, hafiften hissettiğimiz sömürge ayaklanmasını her daim belli belirsiz bırakır (bunlar kitabın ana konularından ikisiymiş). Arka planda bir şeyler dönüyordur, bir hareketlilik vardır ama Martel ne döndüğünü anlamamıza fırsat vermez ve bu tüm filme sinen muğlaklık hâli, demin de belirttiğim gibi filmin aleyhine değil lehine çalışır. Biz de kendimizi Zama kadar yalnız, çıplak ve çaresiz hissederiz.

Filmin görsel açıdan görkemli yapısına en büyük katkıyı sunan ve onu sinemasal açıdan zirveye taşıyan kısmı ise ikinci bölümü oluyor (kitapta bu kısım çok daha fantastik öğeler içeriyormuş). Ben bu kısma Palmiye Ormanı adını veriyorum. Zama’nın ikinci yarısında, düş ile gerçek arasındaki zeminin yitirilişine şahit oluyoruz. Parrilla’nın liderliğini yaptığı sürek avında Zama, yıllardır namını duyduğu kanun kaçağı Vicuña Porto’yla karşılaşır, üstelik rüyayı/kabusu andıran olağanüstü bir sahnede ve nedense o kabus hiç bitmez. İşin ilginci, filmin ilk yarısına kıyasla bu bölüm, daha geniş planların yer aldığı, güneş ışığıyla barışık bir yapı sergiler. Ormana, açık alanlara ve nihayet denize ve nehre doğru genişletir hikâyesini Martel. Zama, sonunda hem meşhur kanun kaçağını bulmuş hem de denize ulaşmıştır ama işler umduğu gibi gitmez. Dibe doğru iniş devam edecektir.

Lucrecia Martel’in son filmi Zama; çöküşün, düşüşün, yıkımın, mahvoluşun, batışın, başarısızlığın ve çıkışsızlığın şiirini yazarak Kafka, Camus, Dostoyevski ve biraz da Bunuel’den izler taşıyan bir sömürge yolculuğuna çıkarıyor bizi. Ama Zama, öyle Ed Harris’li Walker (1987) ya da Marlon Brando’lu Queimada (İsyan, 1969) gibi bir sömürge filmi değil. Daha ziyade, varoluşçu izler taşıyan üst-gerçekçi (sürreal) bir yolculuk. Ana karakterinin psikolojik çöküşüne ve çılgınca işlere kalkışmasına bakılırsa daha çok Werner Herzog’un Cobra Verde’sini (Yeşil Kobra, 1987) andırdığını söyleyebiliriz, uyandırdığı etki itibariyle de Aguirre, the Wrath of God’ını (Aguirre, der Zorn Gottes, 1972). Şimdi siz ilk fırsatta bu güzel filmi seyredin, ben de romanını okuyayım, kılı kırk yaran ikinci bir yazıda buluşalım. Daha oyunculuklarından, sanat yönetiminden, müziklerinden ve incelikli senaryosundan bahsetmedik bile. Hadi iyi seyirler…

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir Cevap Yazın