Körüklü Çizmeden Tokyo Terliğe: Züğürt Ağa (1985)

Köylü telaşlı bir koşturmaca içindedir, şişler, börekler, tatlılar hummalı bir şekilde sofraya taşınmaktadır. Az sonra ağa atının üstünde görünür karşıdan. Haraptar köyünün yağlı güreşe meraklı ağası az sonra bir pehlivan ile güreşecektir. İşin aslı Ağa iyi güreşçi falan değildir ama sefalet içinde yaşayan köy halkı ancak bu hileli güreşler sonunda verilen ziyafetler sayesinde karnını doyurmaktadır. Artık işler eskisi gibi değildir. Ürün azdır, bankalar kredi vermemektedir. Üstüne üslük ağanın babası Abdo Ağa bunamış ve aklını evlenmekle bozmuştur. Tam bu sırada başka bir ağanın yanından kaçıp Haraptar’a gelen Kekeç Salman’ın herkesin hayatında neleri değiştireceğinden kimsenin haberi yoktur.

Ağa yağmayan yağmur, faiz işleyen borçlardan bunalmıştır, diğer taraftan da alıştığı yaşamı, baba yadigârı toprakları bırakamamaktadır. Bir de Abdo Ağa Salman’ın genç ve güzel kız kardeşi Kiraz ile evlenmeye kalkınca işler iyice karışacaktır. Zira Ağa da içten içe Kiraz’a yanıktır. Şıh’ın karşı partiye geçmesi ile köyün bütün oyları muhalefete gitmiş ve ağanın seçim sonrası kredi çekme umutları suya düşmüştür. Yağmur yağmadığı için mahsul de az olunca Ağa marabanın mahsulden aldığı payı üçte ikiden üçte bire düşürür. Ağaya kızan marabaların aklını çelen Salman tam Abdo Ağa’nın Kiraz ile evlendiği gece ağanın ambarından hakları olan üçte ikilik buğdayı gizlice çalıp şehre kaçmalarını sağlar. Abdo Ağa zifaf gecesinde son nefesini verirken maraba buğday dolu at arabaları ile şehrin yolunu yarılamıştır çoktan. Köylünün hakkını alıp Haraptar’ı terk etmesiyle çok zor duruma düşen ağa, çareyi köyü satıp İstanbul’a göçmekte bulur. İktidar partisinin temsilcisi köyü ucuza kapatır. Elinde bir miktar sermaye ile İstanbul’a giden ağa, market işletmeye kalkar batırır. Külüstür bir pikapla domates satmaya kalkar, önce arabayı trafiğe kaptırır sonra da alevler içinde kalır külüstür pikap. Seyyar manavlık yapar, limon satar, balon satar, sonuç hep aynı olur. Borç gırtlağı aşınca Kiraz’ı başlık parası için evlendirmeyi düşünürler, Ağa’nın içi gitse de Kiraz’a evlenip evlenmek istemediğini sormak zorunda kalır, Kiraz istemez. En sonunda eşi Zeliha da çocukları alarak evi terk edince hasta anası ve Kiraz ile baş başa kalır. Ağalıktan kalma tüm aksesuarlarından bir bir sıyrılmak zorunda kalan Ağa, insanı insan yapan değerler ve Kiraz ile birlikte yeni bir hayata başlar.

vlcsnap-2016-11-15-15h45m25s108

Şener Şen’in komedyen kimliğinden yıldız oyunculuğa geçişinin ilk müjdecisi olan Ağa, daha önce onun oynadığı ağa rollerinden çok farklı bir tiplemedir. Evet, ağa kötüdür, başkasının sırtından geçinir, kendi çıkarları için bütün köyün kendi desteklediği partiye oy vermesini ister ama aynı zamanda ağalık yapmak için lazım olan bazı meziyetlerden(!) yoksundur, insancıl duyarlılığı olan bir ağadır. Bu ağa “Maho Ağa” tiplemelerindekinin aksine iki boyutlu bir karakter değildir. Çok başarılı seçilmiş iki boyutlu karakterle (Abdo Ağa, Kahya Müsellim, Kekeç Salman) çevrili bir üç boyutlu karakterdir. Ağa’nın ismi yoktur(1) Ağa’nın ismi statüsüdür! Ağa olmak için yaratılmıştır. Bu işi çok iyi yaptığı için bunu söylemiyorum. Çünkü insancıl yanının “iyi” bir Ağa olacak kadar kötü olmasına engel olduğu aşikâr. Ağa’nın mecbur olduğu için, yapacak başka bir şeyi olmadığı için, başka bir şey nasıl olunur bilmediği için “Ağa” olduğunu söylüyorum. Ağamız, filmin senaryo yazarı Yavuz Turgul’un deyimiyle “karikatür” bir ağadır.

Marabaların üstünde bir nevi baba figürü olarak baskı kurmuştur. Öfkesi de sevgisi de baba gibidir. Marabaların da bunu böyle kabullendiklerini ve İstanbul’a kaçtıktan sonra bile etkisinden kurtulamadığını anlatan şahane bir sahne vardır filmde:(2)

[1:06:57] Ağa köyden kaçan Haraptarlılar’ın açtığı kahveyi bulur. Ağayı karşılarında gören Haraptarlılar’ın eli ayağı birbirine karışır, sustaya dururlar Ağa’nın karşısında. Onları polise teslim edeceğinden korksalar da asıl korkuları içlerindeki taşıdıkları en temel korku figürünü karşılarında görmektir. Eski marabalarını karşısında son bir defa sıralandıklarını gören Ağa bir süre bu anın tadını çıkarır. “Ağam yoluna kurban” tarzı laflar geveleyen Hırpıt Ali’nin burnunu hiddetle sıkarak onu susturur, hapşıran Hırpıt’a “çok yaşa!” demeyi de ihmal etmez. Sonra köylüyü affeder ve kendine ısmarlanan çayı reddederek hepsine çay ısmarlar.

Ağa arkaik bir figür olarak, eskiyi süpüren yeni ekonomik düzenin, serbest piyasa ekonomisinin saldırılarını karşılayacak hamleleri yapacak öngörü ve kıvraklığa sahip değildir. Zamanında köyü elinden çıkarıp başka bir iş kuramamıştır. Topraklarından daha fazla ürün almasını sağlayacak teknik imkânları kullanamamaktadır. Adeta Şıh’ın duası ile tefeci dostu Abuzer’in faizinin arasına sıkışıp kalmışken içinde bulunduğu durumun nedenlerini irdeleyecek kapasitesi yoktur. Şöyle bir sahne vardır:

[17:07] Susuzluktan çatlamış tarlada çömelip sigara içen Ağa tanrıyla olan monoloğa girer: “…De ama ne oldu da değişti? Birimiz bir pok yedik ama kim? Ben, günahı boynuna babadan şüpheleniyorum. Yoksa garezin bana mı? Niçin hiçbir şey eskisi gibi değil? Kurban olduğum ver şu rahmeti…”

Köyü satmasına neden olan şartları anlamakta gösterdiği beceriksizlik İstanbul’da da sürer:

[1:26:31] “Eşya satmaya da başladık” diye şikayet eden karısı Zeliha’ya “Bizi mahveden arabanın telefidir” diye cevap verir.

Sanki oraya kadar her şey düzgündür de külüstür pikabın yandığı an altüst olmuştur her şey!

Aslında mesele şudur: Ağa ne ağa elbisesine sığabilecek kadar gaddar ne de acımasız modern dünyaya uyum sağlayabilecek kadar çirkef olmayı beceremeyen biridir, velhasıl bir uyumsuzdur. Ağanın uyumsuzluğu aslında bir trajedi olan bu anlatıya acımasız bir mizahı da katmanın zorunluluğunu dayatır. Filmdeki bazı can alıcı noktalar incelendiğinde trajedi ile komedinin zorunlu (ama başarılı) birlikteliği her noktada göze çarpar. Başka bir atmosferde başlayıp ani bir dönüşle atmosferi tam tersine çeviren ve çoğunlukla ağayı ikircikli bir ruh haliyle baş başa bırakan sekanslar bol bol kullanılır. Filmin başarısını getiren de bu sahnelerdir aslında:

zugurt-aga-1985

[04:10] Hileli güreşi kazanan Ağa marabalar tarafından omuzlara alınır. Ziyafetin başlaması emredilince köy halkı Ağa’yı resmen yere atar gibi bırakarak sofraya doğru depar atmaya başlar.

[11:17] Kamera çaprazdan Ağa’nın yüzüne doğru inerken Ağa banyoda neşeli bir şekilde “Değirmen Üstü Çiçek” türküsünü söylemektedir. Ağanın neşesi önce Zeliha’nın habersizce kafasına döktüğü bir tas su ile kesintiye uğrar sonra da aynı tas kafasına iner.

[12:12] Süslenip bıyıklarını tarayarak neşeli bir şekilde evden çıkan Ağa körüklü çizmelerini kapı eşiğinde bulamadığı için sinirlenir ve arkasına basılmış ayakkabıları ile merdiveni inmek zorunda kalır.

[13:28] Köylüler, Şıh’ın yağmur duasına çıkması için Ağa’dan yardım ister. Ağa ise hiddetlenerek Şıh’ın elini öpmeyi reddeder. Bu sırada gelen babası “karı isteme” konusunda nutuk atmaya başlar. Bir tarafta yağmur duası için yalvarıp yakaran köylüler, diğer tarafta istediği “karı” konusunda nutuk atan Abdo Ağa’nın arasında kalır ve bu sahne müthiş bir çok sesli iletişimsizlikle kesmeye bağlanır.

[19:07] Ev halkı uyuklarken sahte pehlivanımız oğlunun okuduğu Hayber Kalesi’ni dinlemektedir. Hz. Ali ile kendini kıyaslayıp tevazu içinde(!) pehlivanlık payesini Ali’ye verir. Az sonra oğlu da uyuyakalacaktır.

[20:14] Ağa gece ağızlıklı sigarası ile köyün evleri arasında gururla dolaşırken Kiraz’ın yıkanmakta olduğu odanın penceresinin önünden dalgın dalgın geçer ve plandan çıkar. Sonra Kiraz’ı farkedip bu sefer sinsi sinsi ve az önceki mağrurluğuna yakışmayacak şekilde tekrar plana girer. Bu sırada bir ağacın başından Kiraz’ı gözetleyen Abdo ağa ona seslenir: “Çekil önümden, çekil!”

[22:32] Ağa, yağmur duası için Şıh’ın elini öpmeye gider. Beyazlar giymiş Şıh, üzerine düşen ışığın da etkisiyle ilahi bir nurla parlamaktadır. Bu dingin ve ruhani atmosfer az sonra küfür ve hakaretlerin havada uçuştuğu bir tehditleşmeye evrilir.

[24:40] Yağmur duasına gidilir. Şıh, herkesin şaşkın bakışları arasında karşı tepenin ardından büyükçe bir yağmur bulutu kaldırmayı becerir. Bulut topu topu 5 damla yağmur bırakarak geçer gider. Gizemli atmosfer tekrar hakaretleşmeye dönüşür.

[43:09] Babası evlenmek için ısrar edince darlanan Ağa, şehre gitmek için ayağa kalkar ve bir hışımla atının getirilmesini emreder. Hızla ahırdan çıkarılan atın hışmından yalnızca tavuklar kaçışır.

[1:37:37] Kiraz’ın verdiği altınların parasını da çaldıran Ağa’nın tüm umutları tükenir ve bıçağı karnına saplayarak intihar etmeye kalkar. Bıçak eğrilir, karnına saplanmaz. “Buranın bıçağı bile bozuktur” diye bıçağı bir kenara fırlatır, bir cam kırılma sesi gelir.

Uyumsuz Ağa, kendi karakter özellikleri konusunda da tuhaf bir algıya sahiptir. Normalde insan olmanın gerektirdiği bütün güzel özellikleri ağalığa tahvil eder. İnsan olduğu için değil Ağa olduğu için iyidir:

[1:29:00] Annesi hastalanan Kahya’ya yüzüğünü, tespihini, gümüş sigara tablasını veren Ağa onu azad ederken şöyle der: “Müsellim efendi, seni sevdiğim için yapmıyorum bunu. Ben bir ağayım!…Lan oğlum burada ağalık bitmiştir. Köylünün bana nasıl baktığını bilmiyorum mu sanırsın? Ama ben gene bir ağayım! Sen hamallık yaparsın, ekmeğini taştan çıkarırsın. Ama ben yapamam. Sana yazık olmasın, git kurtar kendini.”

tokyo-cizme

Aslında filmin tüm hikâyesini gayet güzel özetleyen üç plan vardır. Üç planda da çizme görünür. Üç plan, üç çizme, üç Ağa ve üç aşamadır bunlar:

1) [00:25] Filmin jeneriğinde önce ağanın körüklü çizmesi, hemen ardından bir marabanın çocuğunun tozlu çıplak ayakları görünür. Jenerik ilerledikçe bir çizme daha görürüz, atın üzengisine geçirilen, hemen peşinden bir marabanın giyilmekten canı çıkmış eski ayakkabısı görülür. Henüz feodalitenin çözülme arifesindeki güzel(!) günlerdir bunlar. Şartlar stabildir, Ağa’nın yaşamı henüz altüst olmamıştır. Çünkü çatırtıları hisseden marabalar enkazın altında kalmamak için ağanın egosunu sahte güreşlerle okşamakta, karşılığında da karnını doyurmaktadır. Kendilerini garantiye aldıkları an bir kenara çekilip binanın göçmesini izleyeceklerdir.

2) [1:04:15] Köy satılmış, Ağa İstanbul’a göçmüştür. Kan kardeşine misafir olan Ağa ne yapacağını bilmez şekilde ortalarda dolanmaktadır. Kalabalığın ayakları arasında bir körüklü çizme dolaşmaktadır. Ağa artık muktedir değil bir yabancıdır. Dengenin bozulduğu bu noktada Ağamızın hareketleri klasik Maho Ağa şablonuna girmeye başlar. Kim bilir kaç filmde izlediğimiz şekilde otobüslerin önünden seke seke kaçar, markette rafları deviren Kahya’yı yumruklar, dükkandan erzak aşıran Zeliha’yı tekme tokat döver, çekicinin götürdüğü külüstür pikabın ardından “üleeeeeen” diye avazı çıktığı kadar bağırarak koşar. Boyabat market tabelası iner, Haraptar market tabelası gelir. Sinoplu gider, Urfalı gelir. Kimbilir ondan sonra da Kaman market olacaktır. Denge bozuktur, çünkü zemin eğimlidir. Benzerleriyle aynı kaderi paylaşan Ağa dibe doğru yuvarlanmaktadır.

3) [1:39:25] Ağa beş kuruşsuzdur, dibi görmüştür. Ne yapacağını bilemez haldedir. Ağalık dışında tek bildiği iş olan çiğ köfte işine girmeye karar verir. Lakin malzeme alacak parası bile yoktur. Sermaye yapmak için bir şey satmaları gerekmektedir. Bu da ağalığının son alamet-i farikası olan körüklü çizmelerdir. Körüklü çizmeleri eskiciye satarlar. Çizmeler eskicinin dört tekerlekli arabasının üstünde uzaklaşırken Ağa ayağında eğreti duran tokyo terliklerle kalakalır. Filmin başında her şeyi varken ama Kiraz yokken kurulu olan denge hali, her şeyini kaybetmiş halde fakat bu sefer Kiraz ile yeniden kurulur. Finalde tüm çiğ köftelerini satıp bitirmiş olan Ağa boş köfte tepsisi ile ritm tutarak ve neredeyse kıvırtarak mutlu bir şekilde evine doğru yollanır. Aslında çok trajik bir finaldir, ağlanasıdır ama Ağa huzurludur! Körüklü çizmeyi ver, tokyo terliği ayağına geçir! Puşiyi çıkar sekiz köşeli kasketi tak! Bu alışveriş, Türkiye tipi kapitalizmin özeti değil midir biraz da? Eski görkemli kötüyü yıkmak, yerine insancıl yeni bir şey kurmamak!

(1) Sırf Ağa’nın ismini duyabilmek için filmi 2 defa daha dikkatle izlememe rağmen bir adının olmadığını gördüm.

(2) Sahnelerin zamanlamalarını filmin internette dolaşan 105 dakikalık versiyonuna göre verdim. Filmin orijinalinin süresi 110 dakika olarak görünmektedir.

Yazar hakkında: S. Özgür Ilgın

1977 Yılında Aydın'da doğdu. Üniversitede bir elin parmakları kadar üyesi olan Felsefe Topluluğunun çıkardığı, iki elin parmakları kadar “tirajı” olan Yitik adlı fotokopi fanzinde öykü ve albüm tanıtımları yazdı. Blues, Heavy/Rock, Doom, Thrash, Death, Jazz ve Proggressive müziğe bayılıyor. Sergio Leone'yi David Lynch'i, Stanley Kubrick'i, Metin Erksan'ı, Ertem Eğilmez'i, Nuri Bilge Ceylan'ı, Zeki Demirkubuz'u ve Yılmaz Atadeniz'i çok seviyor, sinema ve müzik gibi eğitiminin olmadığı konularda ukalalık etmekten çok hoşlanıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir