10 Numara Bir Kısa: Zygote (2017)

Sinemayı değiştirmeye, dönüştürmeye ve ona yeni bir boyut kazandırmaya çalışan sanatçılara büyük bir saygım var. Hangi coğrafyadan gelirse gelsin, yeni anlatı tipleri, yeni biçim arayışları öteden beri ilgimi çekiyor. İçeriğe dair önemli işlere imza atan sayısız isim var. Griffith, Eisenstein, Godard, Tarkovsky, Kiyerüstemi, Malick ve Greenaway gibi. Bir de sinemanın üçlü sacayağında (yapım-dağıtım-gösterim) neler yapabiliriz diye kafa yoranlar var, yani yapımda (bilhassa finansman) neyi değiştirebiliriz, dağıtımda ve gösterimde ne tür yeniliklere imza atabiliriz diye düşünenler. Coppola, Scorsese, bizde Onur Ünlü vb. Filmin nasıl finanse edileceği ve seyirciyle ne tür bir bağ kuracağı da sinemanın geleceği konusunda önemlidir. Bu tip işlere kafa yoranlardan biri de henüz 37 yaşında olan Güney Afrikalı yönetmen Neill Blomkamp.

Neill Blomkamp, kurduğu Oats Studios adlı yapımeviyle yakın zamanda, kısa film endüstrisinde bir tür devrim yaratma potansiyeline sahip olarak gördüğüm enteresan bir işe kalkıştı. Prodüksiyon kalitesinden taviz vermediği birkaç milyon dolarlık kısa filmleri seyirciye bedava sunarak içeriği, muhtemel pazarı ve uzun metraja dönüşme potansiyelini ölçümlemeye çalışacak. Aslında Blomkamp bir tür içerik onayı almaya çalışıyor, sadece seyirciden de değil, muhtemel (ya da müstakbel diyebiliriz) yapımcılardan da. 2007 yılında çektiği “Halo” adlı kısa filmi sayesinde Peter Jackson ile tanışan ve (şimdilik) başyapıtı “District 9”ı (Yasak Bölge 9) çekme fırsatına kavuşan Blomkamp, aslında kendi deneyiminden yola çıkarak bu işe kalkışmış. Şimdilik, kendi yönettiği ve seyirciyle ücretsiz paylaştığı, 2017 yapımı üç kısa film de beklentileri katbekat aşmış durumda. Uzaylı istilasını ele alan ve tasarımlarıyla parmak ısırtan “Rakka”, Vietnam fonunda dehşet verici katliamları anlattığı ve grenli dokusuyla insanı adeta büyüleyen “Firebase” ve insan uzuvlarından oluşan tüyler ürpertici bir yaratıkla bizi tanıştırdığı son şaheseri “Zygote”. Üçü de bir uzun metrajı hak eden ama bu haliyle kalsa bile, seyirciye çok şey vadeden birbirinden güzel “kısa”lar bunlar.

Geçtiğimiz günlerde paylaşıma açılan “Zygote” (2017) benim uzunca bir süredir seyrettiğim en iyi korku kısası. Bir ikincisi de, “Firebase”. Uzun zamandır kısa filmlerle ilgili yazı yazmıyor olmama rağmen, dayanamadım ve “Zygote” hakkında bir şeyler yazmak istedim. Siz de filmi seyrettiyseniz, hadi başlayalım.

Kuzey Kutup Dairesi’ndeki bir tesisteyiz: Uzak Kuzey Maden İşletmesi. Ekrana “Cerberus Minerals” yazısı geliyor. Logosuna bakınca, bu tanıdık ismin, mitolojideki üç başlı canavar Cerberus (yerli kaynaklarımızda, mesela Azra Erhat’ta, Kerberos olarak da geçer) olduğu netleşiyor. Cerberus, Ölüler Diyarı Hades’in kapı bekçisidir. İki açık ve basit görevi vardır, Ölüler Diyarı’na girişlere prensip icabı karşı değildir ama canlı girilmesine izin vermez. Aksinin, ontolojik açıdan oksimoron teşkil edeceğine inanır. Ne işi var canlı adamın ölüler diyarında? Diğer görevi de içeriden dışarıya çıkılmasını engellemektir. Vice versa. Bu çok başlı bir köpeği andıran korkunç canavarın, Ekhidna ve Typhon’un çiftleşmesinden meydana geldiği kabul edilir. Biz şirketin adını gördüğümüzde, bilgisayar ekranında şu bilgiler belirmeye başlar. Çalışan sayısı 98, hayatta kalan sayısı 2.

Bir kolonda, atmosfer nedeniyle, şıp diye ölen personellere ait olduğunu tahmin ettiğimiz resimler yer almaktadır. Resimlerin alt kısmında numaralar vardır. Altlarına da ayrıca küçük el yazısı notlar iliştirilmiştir. Numaralar 98’den küçüktür, fotoğrafların ölenler ait olduğu olasılığı artar. Film, henüz bir dakika dolmadan bizi tesiste yaşanan olaydan sonra sağ kalan iki kişiyle tanıştırır. Bir erkek, bir kadın. İkisi de genç. Adam otuzlarında gibi, kız sanki yirmilerinde. Adam hem ayağından hem de gözlerinden yaralı, askere ya da güvenlik görevlisine benziyor, koltuğunun altında yüksek-teknoloji bir makineli tüfek var, kız da ona yardım ediyor. Ortam dağınık, kötü bir şeyler yaşandığı belli. Beta (B) Binası’nın birinci katındayız. Kız yiyecek bir şeyler ikram ediyor. Adam biraz tıkınıp, su istiyor. Sonra kıza ne kadar yiyecek kaldığını soruyor. “Belki bir günlük, en fazla”, diyor kız. “Suyumuz da çok az kaldı, efendim” diye ekliyor. Burada aralarında bir hiyerarşi olduğuna dair ilk sinyali alıyoruz. Adam, “Al bu suyun geri kalanını iç” diye ikram ediyor. Hakkından feragat ettiğini anlıyoruz. “Bir şeyler yemelisin” de diyor. Kız ise “Öncelik sizin, efendim” diyor. “Birinci Sınıf’lar önceliklidir. Ben ölmek için doğdum. Birinci Sınıf’lar ise yaşamak için doğmuştur”, diyor. Katı kurallara dayalı bir hiyerarşi olduğu anlaşılıyor ama nedeni anlaşılamıyor. Adam buna kızıyor ve adının Barklay olduğunu öğrendiğimiz kıza bazı gerçekleri anlatıyor, tüfeği kullanmayı öğretiyor ve bu arada da herkesi öldüren ve hemen her yere erişimi olan “şey” hakkında konuşmaya başlıyor, dehşet verici bazı detaylar veriyor ve kaçış planını paylaşıyor. Plan şu, Beta (B) Binası’ndan çok da uzak olmayan Alpha (A) Binası’na gidecekler (100 metre kadar). İkinci tesise ulaşabilirlerse, orada güvenli bir yer ve yiyecek stoku olduğunu öğreniyoruz.

Daha sonra, kızın kendi ağzından Kanarya Sınıfı’na mensup sentetik bir canlı olduğunu öğreniyoruz. Aslında C Sınıfı bir işçiymiş, bir maden işçisi yani. Bu rütbenin çok düşük olduğunu hissediyoruz ve kızın aslında “insan” olmadığını anlıyoruz. Adam anlatmaya devam ediyor ve bütün işçileri öldüren şeyin ne olduğuna ve nasıl oluştuğuna dair bölük pörçük bilgiler paylaşıyor. O kadarı bile bizi dehşete düşürmeye yetiyor. Peşlerinde Cerberus’a benzer bir şeyin olduğunu hayal etmeye başlıyoruz. Ve sonradan adının John Quinn olduğunu öğrendiğimiz asker (ya da güvenlik görevlisi) birden bire dehşet verici bir hikâye anlatıyor ve ilk kez kanımız çekiliyor.

Sonra Alpha (A) Binası’na doğru yola çıkıyoruz. Varıyoruz. Ama bu sefer yaratık da kapıya geliyor. Yaratığın kapıya doğru uzanan kolunun onlarca insanın el ve kollarından oluştuğunu görüyoruz. Sırayla kapıyı açmaya yetkili bir parmağı bulmaya gayret ediyor ucube. Birkaç saniye sonra, ikilinin bulunduğu koridorda ilk kez tam boy görüyoruz yaratığı. Tiz bir sesle haykıran yaratık, insan organlarından oluşan bir organizma. Sinema tarihinde pek eşi benzeri olmayan türde bir imge kafamıza kurşun gibi saplanıyor. Eller, kollar, gövdeler, ayaklar, bacaklar ve gözler…

Kısa filmin ilk yarısında (ilk 10 dakikada) yaşananlar aşağı yukarı bu şekilde, geri kalanları böyle detaylı ve sıkıcı bir tonda anlatmayacağım. Önemli bazı detayları ve sahneleri atlayıp, genel hatlarıyla geçeceğim çünkü eminim filmi izlemeyenler de şu an bu yazıyı okuyor. “Zygote”da 10 numara bir atmosferle karşı karşıyayız. Filmde hiçbir mekân sırıtmıyor. Gidip gelen elektrikten kaynaklanan lamba ve jeneratör sesleri, fırtınanın sesi ve yaratığın haykırışları filme ayrı bir hava katıyor. Renk çalışması muazzam, mütemadiyen yanıp sönen ışıklar, kırmızı ve mavinin karanlık tonlarla alışverişi ortama ayrı bir tedirginlik katıyor. Tempo ve gerilim hiç düşmüyor. Örneğin iki ayrı noktada, kapıları açmak, tıpkı silahı kullanmakta olduğu gibi, Barklay’ın yetkisini aşıyor ve acilen bir çözüm bulunması gerekiyor. İki çözüm de dehşet verici oluyor. Ama filmin asıl güzelliği burada değil. Gelelim sadede.

Şimdi film böyle kalsaydı, prodüksiyon kalitesi yüksek, orta halli bir korku bilimkurgu korkusu olurdu ama bu filmde birbirinden dikkat çekici detaylar ve çok renkli okumalara fırsat veren fevkalade yaratıcı nüanslar var. Şahsi kanaatimce, bunlardan iki tanesi öne çıkıyor.

İlki, sentetik bir canlı olan ve üslerine hizmet etmek ve ölmek için tasarlanan ve bunun bilinciyle yetiştirilmiş olan maden işçisi Barklay’ın aslında insan olduğunu öğrendiği sahne. Yaratığın sentetik organizmalara dokunmadığını bilen Barklay için büyük bir şok, tabii bizim için de. Bu noktadan sonra, hikâye gerilim açısından tavan yapıyor. İkinci ve çok önemli bulduğum noktayı William Bibbiani keşfetmiş. “Eğer yaratık, sadece işçi bedenlerinden oluşuyorsa onu bir ‘sendika’ olarak değerlendirebilir miyiz?”, diye soruyor Blomkamp ile yaptığı röportajda. Hakkını arayan “tek yumruk tek beden” işçiler gibi yani. Bu satır aralarına serpiştirilmiş iki ayrı açılım, filmi Neill Blomkamp’ın büyük ölçüde “ayrımcılık” ve “sınıf sorunu”na değinen diğer sağlam bilimkurgularıyla aynı saflara taşıyor. İnsanların nasıl kandırıldıklarını, ne amaçla kandırıldıklarını öğreniyoruz, netice bizi hiç şaşırtmıyor. Ama asıl yaratığın doğasını merak ediyoruz. Nasıl ortaya çıktığını ve amacının ne olduğunu. Film birdenbire, salt bir bilimkurgudan ziyade, küçücük dokunuşlarla, önemli politik meselelere değinen devasa bir alegoriye dönüşüveriyor. Korkusuz Herakles 12. görevinde Cerberus’u gidip Hades’ten çıkarmıştı. Peki, korkudan ödü kapan Barklay ne yapacak diye düşünüyoruz.

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir