Maskeli süper kahramanları çocukluğumdan beri sevmekle beraber, bu çizgiromanları baştan sona okumaya her zaman biraz mesafeli yaklaşmışımdır. Çünkü süper kahraman hikayeleri, jenerasyonlar boyunca çocuklara pazarlanabilir olması adına her türlü naif mantık ve devamlılığın çok ötesinde, sakız gibi uzata uzata, artık pembe diziden
Yarasanın Ardından: 2012’nin yaz ayları, Nolan’ın kendine has Batman Üçlemesi’nin son ayağının beyazperdede hayat buluşuna tanık olduğumuz bir dönem oldu.
Filmin aşırı rahatsız edici tempo ve kalabalık sorununu da geçtim, düpedüz rezil hatalar ve 'plot hole' dediğimiz senaryo boşlukları ve ucuzluklar da herşeyin üzerine tuz biber ekiyor.
Danger: Diabolik‘i (1968) izlerken, nasıl olmuş da bu film bunca sene bizim gözümüzden uzak kalmış, inanamadım. İtalyan yönetmen Mario Bava‘nın en iyi filmlerinden biri olan Danger: Diabolik, başlı başına bir klasik. Ennio Morricone‘nin harika müzikleri, 1960’ların Batman‘i tadında çok keyifli oyunculuklar, son
Gece iki sularında evin telefonu çalıyordu. Eşim “Kim bu saatte arayan?” derken teli uyku sersemliği ile açtım. “Hi Masis!” “Hi Kristofer, hi da Türkiye’de saat kaç biliyor musun?” “Kusura bakma dostum, eline düştüm. Buradakiler Dark Knight‘ın Türkiye gişesinden mutsuz, hani dedim sizin