İnsan, alıştığı duygusal ritim kesintiye uğradığında, kaybın gerçekte neye ait olduğunu çoğu zaman geriye bakarak kavrayabiliyor. Türkiye’den Münih’e gelmek, duyguların nasıl dile getirildiğine ve hangi bağlamlarda meşru sayıldığına ilişkin örtük kurallarla yeniden karşılaşmama imkan veriyor. Gündelik etkileşimlerde tekrar eden küçük sorular ve jestler, farklı toplumlarda anlamın nasıl üretildiğini ve dolaşıma sokulduğunu gözlemlemek için verimli bir temas alanı açıyor. Bu temas alanında sıkça karşıma çıkan sorulardan biri “Siz Türklerde isimlerin genellikle anlam taşıdığı söylenir. Sizin isminizin de bir anlamı var mı?” sorusu. İlk bakışta basit bir merak ifadesi gibi görünen bu soru, aslında farklı anlamlandırma biçimlerinin ve duygu rejimlerinin kesiştiği bir eşiğe işaret ediyor. Duygunun aldığı biçim, onu yaşayan öznenin içinde bulunduğu kültürel ve tarihsel bağlamla oluşuyor ve okunuyor. Genellediğimde Almanya’da isimler gündelik hayatta daha çok pratik bir kimlik işareti olarak kullanılırken, Türkiye’de isimler ise çoğu zaman bir hikaye taşıyor. İsim verme pratiği, bireyin yaşam seyrine yön verebileceği düşünülen mana, kader, ahlak ve beklentiyle örülü bir anlam alanı içinde düşünülüyor. Bu yüzden isim kulağa üfleniyor.

Bu fark, indirgemeci bir Doğu-Batı karşıtlığından ziyade, anlamın toplumsal hayatta nasıl üretildiği, dolaşıma sokulduğu ve meşrulaştırıldığına dair tarihsel olarak ayrışan tecrübeleri görünür kılıyor. Modernleşme kuramları, modern toplumda anlamın ortadan kalkmadığını, yön değiştirerek aşkın ve kolektif referanslardan bireysel tercihlere, parçalı anlatılara ve dolaylı ifade biçimlerine dağıldığını vurgular. Türkiye’de ise bütüncül olmayan modern hayat, rasyonel yaşam pratikleri ile kader, tutku ve teslimiyet anlatılarının eşzamanlı olarak var olduğu parçalı bir deneyim olarak yaşanıyor. Bu nedenle anlam arayışlarının izleri, gündelik pratiklerden popüler kültüre, özellikle televizyon dizilerine uzanan geniş bir alanda fark edilebiliyor.

blank

Avrupa’da Türk dizilerini izleyen pek çok kişinin bu anlatıları tam anlamıyla gerçekçi bulmadığını ama yine de izlemekten vazgeçmediğini görmek şaşırtıcı değil. Modern hayatın hızında bastırılan duygular, dizi anlatılarında dolaylı bir temas alanı buluyor sanki. Melodramın dili tam da burada devreye giriyor. Yavuz Turgul’un dünyasında Berfo’nun Baran’a “Ben bu aşk için cehennemde yanmaya hazırım. Ya sen?” diye sorması, Aşk-ı Memnu’da Bihter’in annesine sarılıp “Ölüyorum anlasana…” diye yalvarması ya da Masumiyet’te Bekir’in kendi kendine “Yolu yok, çekeceksin” demesi, Duvara Karşı’nın Sibel ve Cahit’inin aşkla kendilerini sürekli kanatmaları… Bu sahneler aşkı romantik bir idealden çok, insanın kendi sınırlarına yaklaştığı bir deneyim olarak gösterir. Aşk burada huzurlu bir birliktelik önermez, insanın kendini kaybetme ihtimaliyle yüzleştiği bir alan açar.

Türk anlatı geleneğinde aşkın bu denli yoğun kurulması varoluşla kurulan bir hesaplaşma alanı olarak düşünülmesiyle ilgilidir. Sevilen kişiye yönelen his, çoğu zaman kader telakkisi, yalnızlık endişesi ve aidiyet ihtiyacını aynı potada eritir. Bu nedenle aşık figürler mantığın dilinden ziyade hafızanın tortusuna ve bedenin sezgisine başvururlar. Aşk, yer yer öznenin kendi üzerinde kurduğu hakimiyeti askıya alır. Bu yüzden kırılgan ve riskli bir eşiğin deneyimidir. Derinlik tam da burada, insanı olgunlaştıranla yaralayanın birbirinden ayrışamadığı yerde başlar. Bahsettiğim bu kadim duygu izi, Veliaht’ta Yahya ile Derya’nın Kars’ta Taş Köprü üzerinde birbirine doğru çekildiği sahnede yeniden cisimleşir.

blank

Bu sahnede köprü, aşılması gereken bir kader sınırı geçildiğinde başlayacak yeni bir yaşamın eşiği olarak belirir. Köprü üstündeki sohbetlerinde Yahya’nın cezaevinden çıktığı günü anlatırken suyu, sevdiğinin gözleri gibi masmavi hatırlaması, aşkın hafızayı, bedeni ve zamanı nasıl işgal ettiğini gösterir. Bu sahnede ritim zamanı askıya alır. Seyirciye “şimdi karar verilecek” duygusunu dayatmaktan çok, ikili arasındaki çekimi ve aşkın titreşimini duyumsatır. Görüntülerin büyüleyici güzelliği ve alt fonda yükselen müzik, duygunun taşmasına alan açan ve kaçışı zorlaştıran bir yoğunluk üretir. Bu, rasyonel anlatılarda nadiren karşılaşılan bir mekan-zaman algısıdır. Modern akıl “sev ama dağılma” derken, Yahya’nın Derya’ya söylediği “gözüm dönmüştü, fark etmedim” sözü, sistemin denetleyemediği daha eski bir duygu alanına işaret eder. Bu, basit bir irade kaybı ya da anlık bir cinnet değildir. Öznenin kendini bütünüyle o büyük duyguya bırakma halidir. Bu yüzden onların aşkı hayatı kilitleyen bir düğümdür. İkilinin konuşmaları sırasında duyulan “Dönme bana, sevme beni ama n’olur pişmanım affet” ya da “Seni çok seviyorum ama seni sevmeyi sevmiyorum” gibi cümleler, netlik ve hesaplanabilirlik talep eden modern akla direnç gösterir. Anadolu anlatılarında aşk, Yunus Emre’nin “Aşk imiş her ne var alemde” dizesinin işaret ettiği merkezde durur. Karakterleri korumaz, seyirciyi rahatlatmaz.

Burada aşk, tasavvuftaki fena halini andıran bir çözülme olarak belirir. Öznenin kendini koruyan sınırlarının yavaşça eridiği, iradenin çekilip halin öne çıktığı bir eşik. Anadolu anlatı geleneği içinde duyguların taşarak rasyonel denge arayışlarını yuttuğu bir alan açar. Bu ilişki biçimi, Divan edebiyatındaki şem ve pervane metaforunu çağrıştırır. Pervane, yanacağını bilerek mumun alevine yönelir. Aşk, aklın geri çekildiği ve öznenin kendini koruma refleksinin askıya alındığı bir çekim alanı olarak kurulur. Tüm güvenlik duvarlarına ve onu yönetilebilir kılma çabalarına rağmen, insanı yerinden edebilen kuvvetlerden biri olarak kalır. Yahya ve Derya’nın Kars’ta, karın sessizliği içinde süren aşkları modernliğin her şeyi denetim altına alma arzusunu aşan o eski yanışın hala diri olduğunu hatırlatır.

Yahya ile Derya’nın Kars’taki o köprüde kurdukları kırılgan bağ gibi, insan da bazen kendi isminin anlamına doğru eğiliyor. Kendini korumakla kendini bırakmak arasındaki o ince eşikte dururken, modern aklın ölçülü mesafesi ile Anadolu anlatılarının taşan duygusu arasındaki gerilim burada görülüyor. Yahya bir “lütuf” ise, Derya o lütfu içine alan uçsuz bucaksız bir “deniz”, biri akışın yönünü tayin ederken, diğeri ona derinliğini veriyor. İstisnaları vardır elbette, her hayat ismine sadık kalmaz, her lütuf bir derya ile buluşmaz. Fakat yine de, bir lütfun kendi rızasıyla sonsuz bir suya karışmasından daha doğal bir teslimiyet var mı, bilmiyorum. Belki de Münih’te ismimin anlamını soranlara şu cevabı borçluyum: Bizde isimler sadece kişiyi çağırmaya yaramaz, bizi koca bir anlam dünyasının, bazen bir lütfun, bazen bir deryanın ama her zaman bir hikayenin içine davet ederler. Ve o hikaye başladığında, rasyonel dünyanın tüm hesaplanabilirliği, yerini bir ismin içine sığan o sonsuz derinliğe bırakır.

Zehra Yiğit

Zehra Yiğit

Zehra Yiğit, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo TV Sinema bölümünde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra doktora eğitimine Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde devam etti. Oxford Üniversitesi ve Novisad Üniversitesi'ne Visiting Researcher olarak giden Yiğit, İtalya, Portekiz, Sırbistan, Gürcistan, İngiltere gibi pek çok ülkede ders ve seminer verdi, proje ortaklığı yaptı. Yiğit, şu an Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölüm Başkanı olarak görevine devam etmektedir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

blank

Öteki'den Haber Al

Buna da Bir Bak!

blank

Temsil’de Hayal

Dördüncü bakış gibi düşsellik, ayna evresinin misyonundan biraz daha farklı
blank

Bugün Kısa Film İçin Ne Yaptın?

Neredeyse kısırlaşan Türkiye Sineması (Hem ticari, hem sanat) ve birkaç