Muharrem Gürses, oğlunun ismini verdiği Atilla Film bünyesinde bir sürü tarihi film çekmiş ve başrolde oğlu Atilla Gürses’i oynatmış. Yazının konusu olan Zaloğlu Rüstem de bu filmlerden biri.
Takeshi Kitano’nun ilk yönetmenlik denemesi olan Violent Cop (1989), hem büyük bir yönetmenin doğuşunu müjdeleyen bir yapım hem de yeni Japon sinemasının çıkış noktasını
Filmin formülü aslında oldukça tanıdık. Stephen King’in Cujo’sunu alın, o kuduz köpeği çıkarıp yerine bir şempanze koyun. Zaten film de atalarına saygıda kusur etmiyor
Train Dreams’i “sulu gözlü” olmakla itham edenler var ama film, sinema denen şeyin ne olduğunu göstermesi bakımından önemli, bilhassa filmin tüm mesajını içeren o
Avatar’ı bulabildiğiniz en parlak ve en büyük perdede izleyin. Kadıköy kalabalığından üç saatliğine de olsa Pandora’ya ışınlanmak harika bir deneyimdi ama salondan çıkarken kendime
Meyhane imgesi, bizim kuşağımızın zihnine Yeşilçam’ın puslu, sigara dumanlı arabesk sekanslarıyla kazındı. Yeşilçam'ın meyhanesi sadece içki içilen bir yer değil, bir rehabilitasyon merkeziydi.
Dijital çağın bize verdiği en büyük vaat, erişim kolaylığıydı. Devasa arşivler parmaklarımızın ucunda olacak, fiziksel medyanın yükünden kurtulacaktık ancak bugün geldiğimiz noktada, dijital yayıncılık dünyası keskin bir bıçakla ikiye ayrılmış durumda: Müzik
Yeşilçam’ın seks furyasına baktığımızda, sadece müstehcenliği değil; bir toplumun modernleşme sancılarını, köyden kente göçün travmalarını, sınıfsal öfkenin mizaha ve cinselliğe bürünmüş hâlini görürüz. O
Eşkıya, popüler melodramın (sadakat/ihanet/özveri) nabzını, 90’ların neo-noir kent şiddeti ve endüstriyel ölçekte parlatılmış görsel-işitsel estetikle alaşımlar. Bu sayede Yeşilçam’ın duygusal arketipleri, çağdaş biçimle yeniden
Çiçek Abbas filmi alternatif bir etik önermez; yer değiştirmeyi ödüllendirir. Abbas başka türlü davranabilir miydi? Evet—ama bunun için filmin evrenine “yer değiştirme” yerine “kurum değiştirme”
Abuzer Kadayıf (2000) da benim nazarımda ilginç bir fikirle başlayan, umut vaat eden ama bu ilginç konuyu yeterince incelikli olarak işleyemeyen, keçiboynuzu gibi bir
Yıllarca "Televizyon sinemayı öldürecek" dendi. Oysa geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki, o beğenmediğimiz televizyon meğer sinemanın en büyük besleyicisi, en çalışkan altyapı tesisiymiş.
MTŞ’nin notu: Bu yazı yukarıdaki videoda anlatılanların Türkçeleştirilmiş halidir. Videoyu da, otomatik altyazı seçeneği ile gayet anlaşılır şekilde izleyebilirsiniz. Beni bir sürü konuda aydınlatan ve sinemanın bugününe, geleceğine dair önemli çıkarımlar içeren bir video, lütfen Like Stories of Old kanalına abone olun,
Krampus’un babasının kucağındaki minik bebeğe uzanan ellerinde, Hitchcock’un papaz çocuk anekdotunda ve Reyhan’ın anneliğinde yankılanan aynı karanlık ihtimal...
Göç Hafızasını Okumak: 40 m² Almanya ve Berlin in Berlin filmlerini yeniden izledim. Her iki filmde de hikayenin merkezinde oldukça tanıdık bir imge olan hapsolmuşluk bulunuyordu.
Dehşet Bey, biçim olarak modern, ruh olarak anımsız. Murat Menteş’in edebi mizahını ve Kutlukhan Perker’in grafik zekâsını sinemaya çevirmeye çalışan film, “Türk John Wick’i”
Daha birkaç yıl önce hepimiz aynı şeyi söylüyorduk: “Televizyon öldü.” Meğer öldü sanılan şey aslında sadece biçim değiştirmiş. Netflix, Prime Video, Max, Disney+ hepsi
Bir zamanlar televizyonun mezarını kazanlar, şimdi onun ruhunu platformlara çağırıyor. Ekran küçüldü, yayın akışı dağıldı, reklam araları bitti ama hikâyenin özü aynı kaldı: uzun,
O, bir çok öğrencisi için Can Hoca değil, Can Baba’ydı. Odasına gelen kimseyi çevirmez, rock müzik, bilim kurgu, korku, fantazi, çizgi romanlar ve diğer