Lamberto Bava Sineması

İtalyan korku sinemasının kare asını sorsak, muhtemelen hemen herkes Mario Bava, Lucio Fulci, Dario Argento ve Michele Soavi’nin isimlerini sayar. Hemen arkalarından da büyük olasılıkla Ruggero Deodato, Joe D’Amato, Umberto Lenzi, Sergio Martino ve Lamberto Bava’nın isimleri gelir. Adı geçen yönetmenlerin hepsinin bir ya da birden fazla başyapıtı vardır. Ancak korku sineması serüveni boyunca diğerlerine göre pek çok avantaja sahip Lamberto Bava için aynı şeyi söyleyebilmek çok kolay değildir. Evet, Macabre (1980) birçok açıdan iyi bir ilk filmdir. Evet, A Blade in the Dark (1983) tatmin edici bir ‘giallo’dur. Evet, Demons (1985) kült bir klasiktir. Ama ne yazık ki bu filmlerden hiçbirine gönül rahatlığıyla başyapıt diyemeyiz.

Lamberto Bava, 3 Nisan 1944’te Roma’da dünyaya geldi. Büyükbabası Eugenio Bava (1886–1966) İtalyan sessiz sinema döneminin ilk yıllarından itibaren kameramanlık yapmış isimlerden biriydi. Babası Mario Bava’yı (1914-1980) ise tanıtmaya gerek yok; İtalyan korku sineması ile özdeşleşmiş isimlerin belki de başında yer alıyor. Sinemacı bir ailenin üçüncü kuşağını temsil eden Lamberto, sektöre babasının yanında yönetmen yardımcılığı yaparak girdi ve ilk olarak Planet of the Vampires’ta (1965) görev aldı. Sonraki yıllarda babasının yönettiği hemen her filmde çeşitli görevler alan Lamberto, babasının sette bulunmak istememesi üzerine Lisa and the Devil’ın (1973) çıplaklık içeren sahnelerini, filmin yapımcısı Alfredo Leone gözetiminde çekerek yönetmenlik yolunda ilk tecrübesini yaşadı. Mario Bava, son sinema filmi Schock’un (Beyond the Door II, 1977) çekimleri sırasında, ustası Riccardo Freda’dan öğrendiği bir numarayla, hastalanma numarası yaptı ve filmin büyükçe bir bölümünü, aynı zamanda filmin senaryosuna da önemli katkılarda bulunan oğlu yönetti. Bu arada başka yönetmenler ile de çalışmaya başlayan Lamberto, Ruggero Deodato ve Dario Argento gibi İtalyan korku sinemasının önemli isimlerinin Jungle Holocaust (1977), Inferno (1980), Cannibal Holocaust (1980) ve Tenebre (1982) gibi önemli filmlerinde yönetmen yardımcılığı yaptı.

Bir gazete haberinden yola çıkarak bir korku filmi senaryosu yazmaya girişen Pupi Avati, o esnada Inferno’nun çekimleriyle meşgul Lamberto Bava’yı senaryo ekibine katılması için davet etti. Korkuseverlerin The House with Laughing Windows (1976) ve Revenge of the Dead (Zeder, 1983) gibi sıra dışı korku filmlerinden hatırlayacağı Avati’nin davetine icabet eden Lamberto, senaryo ekibine katıldı ve Pupi Avati, Antonio Avati ve Roberto Gandus ile beraber Macabre’yi kaleme aldı. Düşük bir bütçe ile hayata geçirilecek olan filmin yönetmenliğini de onun yapmasına karar verildi ve böylece Lamberto Bava ilk filmini yönetme şansına kavuştu. Mario Bava, yapımın tamamen dışında kalarak oğlunun kendi başına neler yapabileceğini görmek istedi. Lamberto Bava, bir röportajında, babasının filmin bitmiş halini izledikten sonra çok beğendiğini ve “artık huzur içinde ölebilirim” dediğini aktarır. Kaderin cilvesine bakın ki Mario Bava, bu konuşmadan birkaç ay sonra vefat etti.

O dönem İtalya’da çokça konuşulan gerçek bir olaydan yola çıkan Macabre (1980), her anıyla tam bir gariplik abidesi. Akıl hastanesinden çıkan Jane, Robert isimli kör bir adamın işlettiği pansiyonda bir oda tutar. Jane’e karşı ilgisi olan Robert, geceleri kadının odasından gelen sevişme seslerine karşılık odaya girip çıkan birinin ayak seslerini duymamaktadır. Jane’in kızı Lucy’nin de devreye girmesiyle olaylar iyice garip bir hal alır. Tamamen Jane’in psikolojik durumuna odaklanan Macabre, ağır tempolu ama her anıyla tedirgin edici bir atmosfere sahip. Finaldeki sürpriziyle izleyeni şoke etmeyi hedefliyor ama hem o dönemki afişinde, hem de günümüz DVD kapaklarında ve fragman gibi tanıtım materyallerinde sürprizi bütünüyle açık ettiği için bunu yeterince güçlü bir şekilde kullanamıyor. Buna rağmen finalde hiç kimsenin geldiğini fark edemeyeceği, filmin kendisi gibi garip ötesi bir son sahne mevcut. Jane rolündeki Bernice Stegers’in çizgi üstü performansı inanılmaz. Dönemin İtalyan korku filmlerinde görülen grafik şiddet aşırılıklarına yer vermeyen ve yine dönemin popüler alt türü ‘giallo’ ile bir bağı olmayan Macabre, gişede fazla iş yapmadı. Bunun üzerine Lamberto Bava, uzunca bir süre yeni bir yönetmenlik teklifi alamadı.

1983 yılında kısıtlı çekim süresi ve düşük bütçesi ile baştan aşağı riskli bir projeye dahil oldu: A Blade in the Dark. Elisa Briganti ve Dardano Sacchetti’nin elinden çıkma işlevsel senaryo, Lamberto Bava’nın elindeki en önemli kozdu. O da bu kozu elinden gelen en iyi şekilde kullanmaya çalıştı. Hemen hemen tek bir mekânda geçen film, Bruno isimli bir müzisyenin başından geçenleri anlatıyor. Bruno, Sandra’nın final çekimlerini sır gibi sakladığı korku filminin müziklerini bestelemek için yalnız kalabileceği büyük bir villa kiralar. Çok geçmeden art arda cinayetler işlenmeye başlar. Katilin kim olduğunu bulmaksa genç müzisyene kalır. A Blade in the Dark, Mario Bava’nın kurallarını belirlediği, Argento’nun son şeklini verdiği ‘giallo’ matematiğine harfiyen uyan senaryosu ile ışıl ışıl parlıyor. Girift öyküsünü, yaratıcı ve vahşi cinayet sahneleriyle süsleyerek de düşük bütçeden kaynaklanan bütün absürtlüklerin üzerini hissettirmeden örtmeyi başarıyor. Bir önceki yıl çevrilen Argento filmi Tenebre’den izler taşıyan A Blade in the Dark, düşük bir bütçe ile etkili bir ‘giallo’ nasıl çekilirin ders kitabı gibi. Yönetmen yardımcılığı görevini üstlenen Michele Soavi, filmin oyuncu kadrosunda da yer alıyor ve kısıtlı süre almasına rağmen akılda kalıcı bir performans sergiliyor.

A Blade in the Dark’ın, Lamberto Bava’nın kariyerinin belki de en önemli dönüm noktası olduğuna inanıyorum. Bu filmden sonra düşük bütçeli filmleri hızlıca çekip bitiren ve olası en iyi sonucu alan yönetmen olarak ismi çıktı. Salonları işgal eden Amerikan filmleriyle mücadele etmek zorunda kalan, finans sıkıntısı içerisindeki İtalyan sineması için bulunmaz bir nimet gibiydi. Akabinde John Old Jr. mahlasını kullanarak çok ucuz iki film çekti: Rambo türevi aksiyon Blastfighter (1984) ve Jaws replikası Devil Fish (1984).

Düşük bütçeli çöp filmler çekerek bir kariyer inşa edemeyeceği gün gibi ortadaydı. Daha önce yanında çalıştığı Argento’nun teklifi üzerine ilk defa iyi sayılabilecek bir bütçeye sahip bir filmin yönetmen koltuğuna oturdu: Demons (1985). Bir grup insan, ücretsiz bir korku filmi gösterimi için gizemli bir sinema salonunda bir araya gelir. Lobide sergilenen maskeyi yüzüne takan seyircilerden birinin yüzü çizilir ve çok geçmeden gözü dönmüş bir iblise (demon) dönüşür. Zombi istilası ya da salgın hastalık gibi yaralanan herkesin iblise dönüştüğü filmde, sayıları gittikçe azalan gruptan geriye kalanlar, kapalı kaldıkları sinema salonundan çıkış yolunu bulup canlarını kurtarmaya çalışır. Demons, Sergio Stivaletti imzalı iblis tasarımları, aşırı kanlı sahneleri ve Claudio Simonetti’nin yanı sıra Saxon, Billy Idol, Accept, Mötley Crüe ve Pretty Maids gibi dönemin ünlü rock ve heavy metal gruplarının şarkılarıyla desteklenen müzikleri ile öne çıkıyor. Kamera arkası ekibi ise tam bir yıldızlar topluluğu. Yine yönetmen yardımcılığı görevini üstlenen Michele Soavi’nin bu filmde de kısa bir rolü var. Dario Argento, yapımcılığın dışında ayrıca Lamberto Bava, Dardano Sacchetti ve Franco Ferrini ile beraber senaryo ekibinde de yer alıyor. Daha ne olsun. The Evil Dead (1981) etkisinin fazlasıyla hissedildiği Demons, Lamberto Bava’nın gişede gelmiş geçmiş en başarılı filmi oldu ve vakit kaybetmeden devam filmi için hazırlıklara başlandı.

Demons 2 (1986) hemen hemen aynı teknik ekiple çekildi. Sadece filmin müzikleri bu sefer Simonetti’ye değil, Argento’nun Phenomena’sı (1985) ile İtalya’da çalışmaya başlayan İngiliz müzisyen Simon Boswell’e emanet edildi ki Boswell ile Lamberto Bava sonraki yıllarda birkaç kez daha birlikte çalışacaktı. Dario Argento’nun kızı Asia Argento da bir sinema filmindeki ilk oyunculuk deneyimini Demons 2 ile yaşadı. İlk filmdekine benzer bir anlatıya sahip devam filmi, ufak bir mekân değişikliği dışında hemen hemen aynı formülü kullanıyor. Bu defa televizyon aracılığıyla dünyamıza geçen iblisler, yine önüne geleni acımadan öldürmeye ve dönüştürmeye devam ediyor. Bol bol uçuk özel efekt harikaları, kanlı sahneler ve tabii ki heavy metal ağırlıklı müzikler ile mantık hatalarını görünmez kılmayı deneyen Demons 2, vadettiği eğlenceyi ilkinin seviyesinde olmasa bile bir kez daha sunmayı başarıyor.

Lamberto Bava, 1986 yılında Midnight Killer adlı ‘giallo’yu da yine John Old Jr. mahlasıyla yönetti. Lamberto Bava ve Dardano Sacchetti’nin senaryosunu yazdığı filmde, 15 yıl önce bir yangında öldüğüne inanılan bir seri katilinkine benzer cinayetler tekrar işlenmeye başlar. Final bölümü Torso (1973) ile büyük benzerlikler içeren Midnight Killer, kimi önemli fikirlerini de Psycho (1960) ve The Bird with the Crystal Plumage (1970) gibi önemli filmlerden ödünç alıyor ve vasat bir ‘giallo’dan fazlası olmayı başaramıyor.

Sırada yine bir ‘giallo’ denemesi vardı: Delirium (1987). Eski porno oyuncusu Gioia’nın sahibi olduğu erkek dergisi Pussycat ile bağlantılı insanlar sırayla öldürülmeye başlar. Katil, her cinayetten sonra Gioia’ya, genç kadının yarı çıplak posterlerinin önünde çekilmiş kurban fotoğraflarını göndermektedir. Delirium, daha çok katilin cinayet işlerken kurbanlarını garip şekillerde gördüğü (hayal ettiği) grotesk sahnelerle biliniyor. Herhangi bir şekilde katil, cinayetler ya da kurbanlar ile ilişkilendirilmeyen bu detay, anlamsızca havada kalıyor ama gariplikte birçok benzeriyle başa yarışabileceğini iddia etmek mümkün.

Seksenlerin ikinci yarısıyla birlikte sadece korku sinemasının değil, bütün İtalyan sinemasının ekonomik krize girmesi sonucu Lamberto Bava da birçok meslektaşı gibi televizyon için işler üretmeye başladı. Birbirinden bağımsız dört uzun metrajlı televizyon filminden oluşan Brivido giallo (1987-1988) ilk dönem TV işleri içerisinde en dikkat çekeniydi. Özellikle Graveyard Disturbance ve Until Death ile öne çıkan seri, daha sonra DVD olarak basılıp satışa sunuldu.

Lamberto Bava, bu sıkıntılı süreçte araya bir de babasının mirasına saygı niteliğindeki La maschera del demonio’yu (1989) sıkıştırdı. Mario Bava’nın 1960 tarihli, aynı orijinal adlı (ama tam tercümesi Mask of the Demon ya da the Mask of Satan yerine daha çok Black Sunday olarak bilinen) filmi gibi ünlü Rus yazar Nikolai Gogol’un Viy adlı kısa öyküsünden serbest bir uyarlama olan La maschera del demonio, kayak yapan bir grup gencin kar çökmesi sonucu mahsur kaldıkları gizemli bir mağarada yaşadıklarını anlatıyor. Mağaradaki buzlarla kaplı sunağı kazan gençler, yüzünde maske olan bir cesetle karşılaşırlar. Maskeyi çıkarttıklarında işler karışır ve kendilerini dehşet dolu bir kâbusun içinde bulurlar. Gogol’un öyküsü ve Mario Bava’nın filminden işine yarayan (cadı, maske ve kilisede cadıyla hapis kalan karakter gibi) parçaları alıp dönemin İtalyan korku filmlerinin işlevsel formülleriyle karıştıran film, Demons ile çokça benzeşen melez bir kurguyla ilgi çekmeyi hedefliyor. Filmin birçok yerinde işleyen melez yapı, düşük bütçenin getirdiği görsel efekt zafiyeti ve süreyi doldurmak için tampon olarak kullanılan (gereksizce sağa sola koşturan karakterler gibi) can sıkıcı sekanslar ile zaman zaman sekteye uğruyor. Fakat yine de kendine has fantastik bir atmosfer yaratmayı beceriyor. Özel bir hayran kitlesi bulunan film, daha sonra VHS olarak satışa çıktığında, Demons serisinin isminden ticari olarak faydalanmak maksadıyla Demons 5: The Devil’s Veil ismini aldı.

90’lı yıllar boyunca televizyon için üretilen projelerde yer almaya devam eden Lamberto Bava, 1992 yılında bir ‘giallo’ daha çekmek için kolları sıvadı. 70’li yıllarda altın dönemini yaşayan, 80’li yıllarda biçim değiştiren, 90’lı yıllar ile birlikte yok olmaya yüz tutan alt türe ait yeni bir film, elbette ki hayranlarını heyecanlandırmıştı. Body Puzzle, bir trafik kazasında ölen Abe’in dul karısı Tracy’nin etrafında gelişen bir dizi cinayeti merkezine alıyor. Birbirleriyle bağlantısı yokmuş gibi görünen insanları öldüren bir seri katil, her seferinde kurbanlarının farklı organlarını çıkartıp almakta, bir kısmını da Tracy’ye göndermektedir. Olayı soruşturan dedektif, cinayetler ile Tracy’nin merhum kocası arasında bir bağlantı olduğunu düşünmektedir. ‘Giallo’ için biçilmiş kaftan diyebileceğimiz zekilikte bir senaryo ve (kör öğrencilere ders veren bir kadın öğretmenin öğrencilerinin gözü(!) önünde öldürüldüğü dehşet dolu sahne gibi) birkaç unutulmaz cinayet sahnesi filmin önemli artıları olarak yerini alıyor. Ancak sorunlu bir yapım süreci geçirdiğini bildiğimiz film, gösterime girmeden hemen önce aceleye getirilmiş bir yeniden montaj sürecine girmişti. Muhtemelen bunun sonucu olarak, zaten yeterince karmaşık olan öykü, o kadar karmaşık hale getirilmiş bir kurguyla veriliyor ki bir süre sonra içinden çıkılmaz bir hal almaya başlıyor. Ardı arkası kesilmeyen sürprizler, izleyeni ambale etmekle kalmıyor, final sürprizine ulaşamadan yorgunluktan nakavt ediyor. Body Puzzle, kafası çok karışık bir film. Sado-mazo ilişkiler gibi bir yandan zevk verirken, bir yandan da acı çektiriyor.

Televizyon için yaptığı işlere baktığımızda ise ilkini 1991 yılında çektiği ve daha çok ailelere (ve kimi çocuklara) hitap eden fantastik film Fantaghiro, büyük bir ilgiyle karşılandı. 1992-1996 yılları arasında tam dört devam filmi daha çeken Lamberto Bava, bir röportajında “aşırı kanlı korku filmleri çekmektense böylesi fantastik dünyalar kurmaktan çok daha fazla keyif aldığını” itiraf edecekti.

2000’li yıllarda birkaç yıl sinemadan uzak duran Lamberto Bava, korku filmlerine olan ilginin arttığını görünce önce The Torturer (2005), sonra da Ghost Son (2007) adlı korku-gerilim filmlerini yönetti. 2012 yılında ise televizyon için çekilen 6 bölümlük seri 6 passi nel giallo’nun üç bölümünün yönetmenliğini üstlendi.

Kariyeri boyunca babasının gölgesinde kalan Lamberto Bava, hiçbir zaman “Mario Bava’nın oğlu” tanımlamasından sıyrılamadı ya da sıyrılmak için gerekli olan adımı atamadı. Demons ile tanınırlığını arttırmaya başladığında ise bu sefer de yanında yetiştiği ustası diyebileceğimiz Dario Argento’nun gölgesinde kalmaktan kurtulamadı. Kariyerinin sonlarına doğru yaptığı “korku filmleri çekmekten hoşlanmıyorum” itirafına dayanarak, Lamberto Bava’nın biraz da şartlar öyle gerektirdiği için korku sinemasına bulaştığı yorumunu getirebiliriz. Buna rağmen hatırı sayılır bir kitlenin hayranlığını kazanmayı başardı.

Lamberto Bava, genellikle (Macabre’deki nekrofili örneğinde olduğu gibi) tabu sayılan unsurları merkezine alan ve bu unsurlarla şoke etmeyi hedefleyen filmler yapmaya çalıştı. Ancak bu unsurları filmin genel yapısı içerisinde etkili malzemeler olarak kullanabildiğini söylemek zor. Daha çok bu unsurların esiri olmaktan sıyrılamayan ve sırf bu nedenle sıklıkla tökezleyen filmler yaptı. Atmosfer yaratma ve kendine has fantastik evrenler inşa etme konusundaki yeteneğinin izlerini en “kötü” filminde bile sürmek mümkün. Lamberto Bava öyle bir yönetmen ki inişli çıkışlı bir grafik çizen filmografisinin her bir halkasında büyüleyici bir bölüme, bir sahneye ya da bir ana muhakkak rastlanıyor. Evet, doğrudur, bunların hiçbiri başyapıt seviyesinde değil ama bu kadar hayranın bir bildiği olmalı. Bugün burada bir Lamberto Bava yazısı varsa bunun bir sebebi olmalı.

Murat Kızılca, Mart 2016

Not: Daha önce Alacakaranlık Nisan 2017 sayısında yayınlanmıştır.

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bak bunu da seversin...

Deliria / StageFright (1987)

Deliria 1987 yılı mahsulü Michele Soavi tarafından yönetilmiş olan İtalya yapımı bir film. StageFright, Bloody Bird ya da Aquarius olarak da bilinir. Senaryo, İtalyan Korku Sineması’nın kült figürlerinden George Eastman’a ait.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir