Saim Güveloğlu: ‘En çok mesaiyi oyuncu yönetimine harcadım’

İnziva’yi izlediğimde aslında çok tanıdık bir duygunun, Bihter Dinçel’in güzel oyunculuğuyla çok da güzel harmanlandığını düşünmüştüm. Oyuncu ve tiyatro yönetmeni Saim Güveloğlu’nun yönettiği İnziva’yı bu yıl SİYAD kısa film adayları içerisine de aldık. İnziva insanın kendi benliğiyle giriştiği, bundan uzak kalmak için sakin bir yeri seçmesine rağmen içine işleyen bir duygunun dışavurumu konusunda iyi bir örnek…

Merhaba öncelikle sizi biraz tanıyalım mı, aslında daha çok tiyatro, oyunculuk serüveni olan birisiniz ama sinemayla ilgili de güzel işler yapıyorsunuz, tüm bu serüveni toplu olarak kısaca anlatmak ister misiniz?

Aslında üniversite yıllarından bu yana film yapma isteğim var; ancak biraz da koşulların belirlemesiyle tiyatro hayatımda daha fazla yer tuttu. Bunun ilk etkeni, ODTÜ Oyuncuları’nın çok yetkin çalışmalar yapan bir üniversite tiyatrosu olmasıydı. Burada geçirdiğim süreçte metin analizi, ekip çalışması, sahneleme ve oyunculuk üzerine pek çok şey öğrendim. Sonrasında yüksek lisansımda sinema ve tiyatro beraber okumak istedim; ancak girdiğim bölümde tiyatro daha ağırlıklıydı. Bir şekilde bugüne kadar film yapma işini ertelemiş oldum. Ancak bundan hiç şikâyetçi değilim. Bu süreçte uzun metraj filmimi daha rahat yapabilmek için pek çok deneyim kazandım. Kamera önünde oynadım, oyuncularla çalıştım, uzun metraj filmler için yönetmenlerle birlikte oyuncu yönetimi üzerine mesai harcadım. Kısa filmimi yaparken çok zorlanmamamı da bu deneyimlere bağlıyorum.

blank

Tiyatro yönetmenliği daha yoğun bir yer kaplıyor sanırım hayatınızda, devam eden oyunlar da var sanırım, İspat gibi. Bu anlamda tiyatroda yöneteceğiniz oyunla, sinema filmi arasında bir bağ oluyor mu, yoksa ikisi de farklı alanlardan mı besleniyor? (Tiyatro oyunları daha uzun soluklu ve uyarlama oluyor sanırım.)

Benim açımdan ikisi de aynı yerde duruyor. Hem tiyatroda hem sinemada anlatmak istediğim bir şey, sormak istediğim sorular, üzerine düşünmek istediğim bir konu varsa o işin üzerine çalışıyorum. Daha önce sadece para kazanmak için yapmak durumunda kaldığım işler de oldu tabii ki ama artık hedefim, yalnızca benim için de bir gündem olacak, hayatımın bir uzantısı gibi filmler ve oyunlar yapmak. Ancak şöyle teknik bir fark var: Tiyatro oyunu çok daha kısa sürede seyirciyle buluşabiliyor ve sinema kadar büyük bütçeler olmadan da yapılabiliyor. Bu yüzden şimdiye kadar uzun metrajım için beklemem gerekirken pek çok tiyatro oyunu yönetebildim.

İnziva nasıl bir dünyayı anlatıyor, bizi öyle bir ikilemde bırakıyor ki, kadın mı yoksa karşısındakiler mi sorunlu ya da sorun çıkarcı demekten kendimi alamadım… Sizce?

Benim açımdan tuttuğum bir taraf yok. Karakterler arasında ayrım yapmamaya gayret ediyorum. Ana karakterimiz olan kadın da diğer iki kadın ve erkek gibi; kafasında bin bir soru, merkezde olma yanılgısı, değersizlik duygusu, öğrendiği bilgiler ile hissettikleri arasındaki mesafe arasında bocalama gibi -oyalandığımız anlar haricinde- her birimizin yaşantısını meşgul eden meselelerle uğraşıyor. Sanırım bu biraz benim dünyam, biraz da etrafımda gözlemlediklerim. Şimdi üzerine çalıştığım uzun metraj senaryoda da benzer alanlarda dolaştığımı fark ediyorum.

Kadın o kadar karışık anlatılmış ki rol mü yapıyor yoksa gerçekten mi hissiyatı öyle? Mesela göl ya da nehir kenarında çalışanla oturduğu bir yer var, orada samimi gibi ama bir yandan da uğraşmaya devam ediyor onlarla… Gerçekten de bu kadar sorunlu muyuz?

Bilmiyorum gerçekten. Aslında derdi uğraşmak değil; kendisiyle uğraşıldığına ilişkin bir yanılgı içinde. Tehdit altında hissettiği için o da tırnaklarını gösteriyor.

Bir yandan da öyle bir yerde tek başına kalmak, tanımadığı bir personele bulaşmak bir nevi koruma içgüdüsü mü? Güçlüyüm göstergesi mi? İnsan öyle bir durumda daha alttan alıp barışçıl davranmaz mı?

Orada sınıfsal durumu devreye giriyor. Sınıfsal olarak çalışanlardan daha üst bir konumda olduğu için onlarla uzlaşmak, aklına gelen bir iletişim biçimi değil. Başka bir deyişle, kendi zayıflığından kaynaklanan hırçınlığını bastırmasına neden olacak bir toplumsal hiyerarşiyle karşılaşmıyor. Basitçe, gücü onlara yetiyor da diyebiliriz. Ama burada bir zalimlikten ziyade sınıfsal bir körlük görüyorum. Etrafta, kendi ezilmişliğini sınıfsal olarak daha alt tabakadaki kişileri ezerek -geçici olarak- rahatlatan pek çok insan gözlemliyorum.

blank

Doğayla giriştiğimiz her oyun ya da hamle başarısız oluyorsa… O kadın öznelinde ya da toplum genelinde yanımıza bavulumuzu alıp dinlenmeye, arınmaya geliyoruz ama bize yapışıp gelen toksik şeyleri de taşıyoruz sanırım, o da çarpıp geri dönüyor. Günümüz insanını anlatmanın bir yolu mu bu?

Biraz öyle. Bireysellik yanılgısının üzerine gitmek istedim. Berna’nın ağzından “İnsanın mutlu olmak için kendinden başkasına ihtiyacı yok” lafını duyuyoruz. Bunu adeta aydınlanmış gibi söylüyor. Ancak birkaç gün içinde pek de öyle olmadığını görüyoruz.

Bihter Dinçel çok sevdiğim bir oyuncu, onu görünce keyifle izledim. Çok da yakışmış role, bir yönetmen ya da senarist rolü yazarken çekeceği kişiyi kafasında belirleyip mi yazar ya da siz nasıl yapıyorsunuz? Ses tonuyla, yumuşak gibi görünen, renk vermeyen yapısıyla tam da o role oturmuş…

Ben yazdığımda kafamda kimse yoktu. Sanırım bu, yönetmenler için projeden projeye ve hatta aynı projede farklı roller için bile değişebiliyor. Bazı roller için doğrudan bir oyuncu düşünüyorlar; bazıları içinse uzun bir audition süreci sonrasında uyum sağlanıyor. Bihter, Ezgi’nin (Baltaş) önerisiydi. Berna karakteri için farklı oyuncularla da görüştük; sağ olsunlar, kısa–uzun ayrımı yapmadan son derece profesyonel bir şekilde hazırlanıp geldiler. Hepsi de rolü oynamak için fazlasıyla yetenekliydi. Ancak Berna karakteri için Bihter bize daha uygun geldi. Zor bir karardı tabii ki. Çok uyumlu bir şekilde çalıştık; aramızda güzel bir arkadaşlık da başlamış oldu.

Aynı zamanda oyunculuk da yapan biri olarak oyuncu yönetimi konusunda neler söylersiniz? Mutlaka her yönetmenin farklı bir tarzı var ama siz oyuncu ve yönetmen olarak hangisini tercih edersiniz?

Ben en çok mesaiyi oyuncu yönetimi/eğitimine harcadım. Başta Stanislavski’nin fiziksel eylemler yöntemiyle başlayan yolculuğa, sonrasında Mike Alfreds, Sanford Meisner, Declan Donnellan gibi pek çok yönetmen/eğitmen dâhil oldu ve hepsinden farklı oranlarda etkilendim. Ancak geldiğim noktada “şu yöntemi çalışıyorum” diyemem. Yıllar içinde biraz kendi yöntemimi oluşturmuş oldum sanırım. Bu, başlangıçta da hedeflerimden biriydi; Stanislavski de bu konuda nettir: “Önemli olan, yöntemi kendinin kılmaktır,” der.

İnziva nerede, ne zaman ve hangi şartlarda çekildi? Artık kısa film çekmek de bir maliyet, eskiden imece usulü bir yapı vardı, sanırım şartlardan dolayı o da sekteye uğradı. Sizler de maliyet konusunda zorlandınız mı?

Evet, ne yazık ki süreç bizim için oldukça zorluydu. Çekimleri tamamlayalı iki yıl oldu; film, iki yıl önce Mart ayında çekilmişti. Ekipte yer alan herkes büyük bir iyi niyetle ve imkânları ölçüsünde bütçeleri konusunda destek oldu, ancak çalışma koşullarımız imece usulüne dayanmadı; zaten arzu ettiğimiz de bu değildi. Film üretmenin giderek zorlaştığını hissediyoruz ve önümüzdeki dönemde bunun daha da çetinleşeceği anlaşılıyor.

blank

Festivaller konusunda neler söylersiniz? Birçok kısa film festivali yapılıyor, sizce dertlere derman olmayı başarıyorlar mı?

Aynı zamanda pek çok kısa film de üretiliyor. Filmlerin bir kısmı belirli ölçüde görünürlük kazanabiliyor; ancak ne yazık ki pek çoğu da dışarıda kalıyor. Bu konuda ne yapılabilir, açıkçası ben de bilmiyorum.

İnziva seyirci tarafından nasıl karşılandı, nasıl tepkiler aldı?

Şimdiye kadar üç festivalde filmi seyirciyle birlikte izleme fırsatı buldum. İkisinde salon da doluydu ve filmin karşılaştığı anlık tepkiler sevindiriciydi. En azından nerdeyse herkesin büyük bir ilgiyle takip ettiğine şahit oldum. Film üzerine insanlarla yaptığımız sohbetlerde ise her zaman olduğu gibi, güçlü övgüler de vardı, keskin eleştiriler de. Bu biraz sanatın ölçülemez olmasıyla da ilgili; birinin hayran kaldığı filme bir başkası rahatlıkla “Bu film mi şimdi?” diyebiliyor. Henüz böyle bir tepki almadım ama film daha fazla kişiye ulaştıkça o da olacaktır.

Bundan sonra sırada ne var, uzun metrajlı bir film mesela?

Gelecek sene bir oyun yapmak istiyorum; bir uyarlama olacak. Bir yandan da uzun metraj senaryom üzerinde çalışıyorum. Oyunu bir şekilde hayata geçiririz diye düşünüyorum ama uzun metraj için gerekli koşulları sağlayabilecek miyiz, onu zaman gösterecek.

Son olarak neler söylersiniz?

Bu güzel sorular için teşekkür ederim. Bana da dönüp “Neler yapmıştım ben?” diye yeniden düşünme fırsatı verdi. Umarım ileride uzun metraj film için yeniden bir röportaj yapma şansımız da olur.

Banu Bozdemir

Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Skytürk TV’de sinema, sanat ve "Sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Yayınlanmış yirminin üzerinde çocuk kitabı var. Halen cinedergi.com’un editörü, beyazperde.com ve Öteki Sinema yazarı.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

blank

Öteki'den Haber Al

Buna da Bir Bak!

blank

Ali Kemal Çınar: ‘Beden üzerine düşündüğüm çok oluyor’

Kurte Film (Kısa Film) ile dikkatimizi çeken Ali Kemal Çınar,
blank

Baturay Tunçat: ‘İnsan farklı şartlarda yaşarken bile içinde bir olmamışlık duygusu taşıyabiliyor”‘

Sorularımızı Gün Işığı ve Rüyada Olduğunu Fark Ediyor İnsan filmlerinin