Wes Craven’ı Korkutmayı Başaran Filmler

Korku sinemasının ustalarından Wes Craven (1939-2015), The Daily Beast için en çok etkilendiği filmleri sıralamış. Okurlarımızın da ilgisini çekeceğini düşündüğümüz listeyi biz de sitemizde paylaşalım istedik. Aşağıdaki giriş paragrafı ve filmlerin altındaki yorumlar Craven’a ait. İyi okumalar.

Gerçek manada film izlemeye başladığım ve sinemaya âşık olduğum dönemden filmler seçtim. Çocukken pek film izlemezdim çünkü ailem kilise üyesiydi ve filmlerin iyi bir şey olmadığını, hatta şeytanın işi olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden üniversiteyi bitirene kadar çok fazla film izlediğim söylenemez. New York’un kuzeyinde, öğretmenlik yaptığım kasabada bir sanat evi vardı ve orada gösterilen her filmi izlemiştim.

Don’t Look Now (1973)

Beni kelimenin tam anlamıyla büyüleyen ve aynı zamanda korkutan filmlerden biriydi. Ebeveynlerin kayıp kızlarını bir an için gördüğü kimi sahneler vardır. Küçük kız, kaybolduğunda giydiği yağmurluğu giymiştir ve Venedik’teki karanlık dar sokakların sonunda görünür. Çocuk ya bir hayalettir ya da görünüp kaybolan varlığıyla onlara işkence etmektedir. Filmlerimde uyguladığım pek söylenemez ama kan göstermeden korkutabilmenin mükemmel bir örneğidir.

Blow-Up (1966)

Blow-Up da öyle çok fazla şiddete maruz kalmadığınız, çok gizemli bir filmdi. Fotoğraf çekiminden döndüğünde fotoğraflarından birinde farkında olmadan çektiği bir şey gören fotoğrafçı hakkındaki Antonioni filmlerinden biriydi. Fotoğrafı büyütür, sonra tekrar büyütür ve çalıların arkasından dışarı uzanan bir ayak görünür. Ne olduğunu anlayabilmek için fotoğrafı çektiği yere geri döner. Bir cinayete tanık olduğuna emin gibidir ama hiçbir şey bulamadan dairesine geri döner. Dairenin altüst olduğunu görünce hayatının tehlikede olduğunu anlar. Dâhice inşa edilmiş, harikulade çekilmiş, ne olduğu ve ne olacağı hakkında çok fazla ipucu vermeden yaklaşan tehdidi ve korkunç sonu hissettiren, neredeyse gerçeküstü bir film. Oldukça sıra dışı. Bu tarz sanat filmleri yapma yolunu seçmemiş olsam da filmin kendi doğasının müsaade ettiği ölçüde ürkütücü görüntülerin peşine düştüğüm Nightmare on Elm Street’i bile yapmaya cesaret etmemi sağlayan, bana ilham veren filmler bunlardı.

Psycho (1960)

Beni gerçekten en çok korkutan sahnelerden birinde dedektifi oynayan Martin Balsam merdivenleri çıkar, üst açı çekim, hatta bir nevi eğik açı çekim kullanılır, anne ya da anne gibi görünen biri, elindeki bıçağı havaya kaldırmış halde koridora çıkar. Dedektife saldırıp bıçaklar, dedektif o kadar afallamıştır ki hareket bile edemez. Hitchcock burada çok gerçeküstü bir şey yapar; oyuncusunu bir asansöre koyar, böylece karakter ağır çekimde, çok gerçeküstü, sanki rüyadaymış gibi, geriye doğru havada uçabilir. Tek kelimeyle dehşet vericiydi.

The Virgin Spring (1960)

The Virgin Spring’in ana konusu bir Ortaçağ öyküsünden alınmadır ki The Last House on the Left’in de ana yapı iskeletini oluşturmuştu. İki kız hac yolculuğuna çıkarlar; ormandayken neredeyse vahşi denebilecek bir grup çobana rastlarlar ve sonunda tecavüze uğrayıp öldürülürler. Bu kadarı bile yeterince korkunçtu ama beni asıl dehşete düşüren kısım sonrasında olanlardı. Çobanlar fırtınada kaybolurlar ve buldukları bir eve sığınırlar. Bu evin öldürdükleri kızlardan birinin evi olduğunu bilmiyorlar. Kızlarının giysilerinden bazılarını bulan ebeveynler bu insanların kim olduğunu anlarlar. Adamları öldürmeye hazırlandıkları uzun bir sekans vardır. Baba sistemli bir şekilde çobanlardan her birini öldürür ve işin garibi, bana göre en dehşet verici kısım burasıydı çünkü intikam sahneleri çok açık biçimde gösteriliyordu. Çobanlarla seyahat eden genç bir çocuk vardı, tamamen masumdu ve o da öldürüldü. Amerikan sinemasında mazur görülebilir intikam olarak yer alabilecek bu kısmın bir filmin içinde gösterilmesini ama sonunda intikamın nasıl kurbanların masumiyetinin cinayeti olabildiğini, normal insanların nasıl önce kurbana, sonra da katile dönüştüklerini görmeyi gerçekten çok çekici buldum. Benim için büyüleyiciydi.

Repulsion (1965)

Repulsion, Polanski’nin bana gerçek ilham kaynağı olan filmlerinden biridir. Bir kadın dairesinde yalnız başına kalmıştır ve yavaş yavaş akıl sağlığını yitirmektedir. Daire kelimenin tam manasıyla aklının sembolü haline gelmiştir. Kadının tamamen kendini kaybettiği ve isterse çıkabilecek olmasına rağmen kendini dairesine kilitlediği mükemmel bir an vardır: Duvarlardan biri açıkça çatlar. Bu çatlak, dairesinin duvarlarında sanki bütün bina yıkılacakmış gibi ilerlemeye başlar. Yıllar sonra Wes Craven’s New Nightmare’i çekerken filmi, Los Angeles’ı vuran bir deprem ile başlattım. Orijinal Nightmare on Elm Street’te Nancy’yi oynayan oyuncuyu izliyoruz. Yani Heather Langenkamp’ın evindeyiz, deprem oluyor ve bir şeylerin olduğuna dair ilk işaret olarak evindeki duvarlardan biri resmen ikiye ayrılıyor. Daha sonra favori filmlerimden biri olarak seçtiğim Repulsion’ın gösterimine katıldım. Salonda oturup filmi izliyorum. Çatlak karakterin dairesinin duvarlarında ilerlemeye başladığında “vay canına” dedim, bütün çatlak kısmını alıp nerede gördüğümü hiç hatırlamadan kendi filmime koyduğumu işte o zaman fark ettim.

Beauty and the Beast (1946)

Beauty and the Beast de yine deliliğin sınırlarında olma fikri, yeniden yaratılmış ve yerine gerçeküstü şeyler konmuş gerçekliğin yapısı hakkındaydı. Genel olarak dünyaya yarı deli bir gözle bakmanın yasadışı bir formu olan gerçeküstücülükten çok etkilenmiş olduğumu düşünüyorum. Özellikle karakterin koridorda ilerlediği bir sahne vardır. Koridor ışıklarının yerinde ellerin olduğu ve o ellerin karaktere doğru uzanmaya ve onu tutmaya başladığı sahneler, benim için son derece korkutucuydu. Öyle sanıyorum ki bu sahnelerin izlerini, hem The People Under the Stairs’ta hem de kesinlikle Bill Pullman’ın hapishanede hücrelerin arasında koştuğu ve uzun ellerin ve kolların ona uzandığı The Serpent and the Rainbow’un halüsinojen sekansında görüyoruz.

The War of the Worlds (1953)

Bu filmi görmek için abimle beraber gizlice sinemaya girmiştik. Uzaylı istilası var ve büyük uçan daireleriyle dünyaya iniyorlar. Uçan dairelerin en korkutucu tarafı da böyle uzun, bir nevi kaz boynuna benzeyen lamba gibi mekanizmalarını çıkartmaları, helezon biçiminde olduğundan birçok farklı yöne çevirebilmeleri ve yılan benzeri bir çeşit başı olan yılan gibi kıvrımlı bu şeylerin insanların varlığını tespit etmek için etrafta dolanmalarıydı. Bundan deli gibi korktuğumu hatırlıyorum.

Frankenstein (1931)

Boris Karloff’un görünüşünü bir kenara koyarsak, bana göre Frankenstein’ın en korkunç tarafı, canavarın işkencecilerinin elinden kurtulup küçük bir gölün olduğu bir nevi pastoral bir ortama geldiği ve orada karşılaştığı küçük bir kızla arkadaş olduğu sahnedir. Bütün masumiyetiyle arkasını dönüp çığlık atarak kaçmayan kız, bir sonraki sahnede ölür. Çok açıktır ki canavar, kızı öldürmüştür. Tam da bir filmin size göstermeyeceğini sandığınız şeyi, bir film size göstermektedir. Açıkçası bugünün standartlarına göre oldukça hafif kalan bir sahnedir ama zamanında izlediğimde ölü bir çocuğu gösterebilmek, bir canavarın fiilen bir çocuğu öldürdüğünü gösterebilmek çok sarsıcıydı.

Nosferatu (1922)

The Hills Have Eyes filmine oyuncu olarak Michael Berryman’i seçtiğimdeki ilham kaynağım Nosferatu’nun görünüşüydü. Michael Berryman, kafatasının şeklini deforme eden bir dizi doğum kusuruyla doğmuştu ve sıra dışı bir görünüşü vardı. Tamamen normal bir insandı ancak çok ama çok korkunç görünüyordu. Bana göre Nosferatu, karakter olarak o kadar korkunç görünüyordu ki bana oyuncu olarak bir insanın kullanılmış olması mümkün değilmiş gibi geliyordu; bir nevi canavar ya da vampirimsi yaratık kullanılmış olmalıydı.

The Bad Seed (1956)

İşte şeytani çocuğun zevk veren tarafı budur. Filmdeki küçük kız karakterinin, sevimli küçük kız çocuklarının asla kötü olamayacağı düşünülen bir yerde çok yenilikçi ve çok anti-Amerikan olduğunu düşünüyorum. Daha sonraları mesela The Omen’da şeytani çocuk meselesine girdiler ama o dönemde küçük bir kızın insanları ikna edici biçimde ve alçakça öldürmeye başladığını görmek çok ama çok sarsıcıydı. Hem de kendisini tamamen masummuş gibi göstererek. Fevkalade zekice yazılmış olduğunu düşünüyorum. Gençken izlediklerim arasından yeniden çevrilmeyen birkaç filmden biri. Bunun hâlâ modern bir versiyonunun yapılmamış olması beni her zaman şaşırtmıştır.

Kaynak: The Daily Beast
Çeviri: Murat Kızılca

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir