2025 yılı, korku sineması adına kötü başladı, hele ilk aylarda elle tutulur tek bir korku filmine denk gelmemiz bile mümkün olmadı. “Yılın ikinci yarısında toparlar herhalde” başlıklı avuntularımız kısmen gerçekleşse de 2025, korku sineması adına son dönemin en kötü yıllarından biri olarak hatırlanacak gibi duruyor. Yine de radarımı olabildiğince geniş tutarak elimin ulaştığı hemen her korku filmini izlemeye çalıştım ve öne çıkan hatırı sayılır miktarda korku filminden oluşan bir ana liste ortaya çıktı. Umarım içinde gözünüzden kaçan ve seveceğiniz korku filmlerine denk gelirsiniz. Bu arada yedek listeye de göz atmanızı öneririm, orada çıtayı biraz daha düşürsem de belli standartların üzerindeki korku filmlerine yer verdim.
Her yıl yaptığımız uyarıyı yine tekrarlayalım. Listedeki bazı filmlerin 2024 yapımı olmasına itiraz edenler olacaktır. Gereksiz bir açıklama olacak ama yine de söyleyelim; 2024 yapımı filmlerden bazıları, yılın son aylarında dağıtıma çıkar, kimisi gösterime girmeden önce festivalleri dolaştığından ülkemize daha geç gelir, kimisi de hiç uğramaz bile, dolayısıyla filmin bize ulaşması mecburen 2025 yılını bulur. Bir önceki yıl içerisinde değerlendiremediğimiz bu filmler, doğal olarak bu yıl içerisinde değerlendirilir.
Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca
Sayuri (2024)
Japon korku sinemasının usta yönetmenlerinden Koji Shiraishi, açık ara en sevdiğim buluntu film (‘found footage’) olan Noroi’den (2005) de sorumlu isimdir. Hanemizde sonsuz krediye sahip yönetmen, yeni filmiyle çizgi üstü bir hayalet filmine imza atmış. Rensuke Oshikiri’nin mangasından uyarlanan Sayuri, kalabalık bir ailenin hayaletli bir eve taşınması sonrasında gelişen olayları anlatıyor. Ne kadar klişe bir konu, değil mi? Evet, aynen öyle başlıyor ama Shiraishi’nin alametifarikası da tam burada devreye giriyor. Sıradan bir intikamcı hayalet filmi şablonunu alıyor, Miike sinemasından aşina olduğumuz aşırılıklar ve kimilerine fazlasıyla “hafif” gelebilecek mizah ile birlikte yoğurarak, olmaz gibi görüneni olduruyor. Kaç zamandır Japonya’dan bu kadar yükseldiğimiz bir korku filmi gelmiyordu, Sayuri güzel bir sürpriz oldu.
Control Freak (2025)
Shal Ngo’nun yazıp yönettiği Control Freak, yine Ngo’nun yazıp yönettiği ve Hulu’da yayınlanan kısa film antolojisi Bite Size Halloween’in ikinci sezonundaki dördüncü kısa olan Control’ün uzun metraja uyarlanmış hali. Başroldeki Kelly Marie Tran’in her türlü övgüyü sonuna kadar hak ederek canlandırdığı Valerie, yıldızı giderek parlayan bir motivasyon konuşmacısıdır. Önemli bir turne öncesi başlayan kafasının arkasını kaşıma dürtüsünün önüne bir türlü geçemez ve kaşımanın dozunu gün geçtikçe arttırarak kocaman bir yaraya dönüşmesine neden olur. Benim gibi birçok şeye alerjik bünyeye sahip biri için deriyi parçalayana kadar kaşımak, olası en büyük kâbus senaryolarından biridir. Bu yüzden filmi izlerken kafamın arkasını kaşımamak için kendimi zor tuttum. Biliyorum, çok özel bir sebep ama durum bu; Control Freak, sırf bu sebeple geçen yıl izlerken en çok zorlandığım filmlerden biriydi. Hele bir de o kaşınma anları için hazırladıkları rahatsız edici ses tasarımı inanılmaz etkiliydi. Bunu bir kenara koyduğumuzda ise evet, filmin bariz bir tempo sorunu var ve zaman zaman tekrara düşüyor ama insanların acısından, travmasından, korkusundan beslenen Sanshi iblisi, Vietnam Savaşı bağlantısı gibi detaylar ve başarılı özel efektler, filmin artı tarafta yer alması için fazlasıyla yeterli sebepler.
Clown in a Cornfield (2025)
Evet, farkındayım, “2025 yılının korku sineması ve palyaço” kelimelerini art arda telaffuz edince ilk akla gelen, türe düşkün hemen herkesin ilgisine mazhar olan HBO dizisi IT: Welcome to Derry oluyor. Ancak bu yoğun reklam gürültüsü altında fazla dikkat çekmediğini gördüğüm palyaçolu bir film, “2025 yılını iyi bir ‘slasher’dan mahrum bırakmamak” gibi önemli bir görevi yerine getirdi. Tucker and Dale vs Evil (2010) ile tanıdığımız Eli Craig’in yeni filminin en kötü tarafı ismi: Clown in a Cornfield. Bu isimde bir korku filmi görünce; “aşırı ucuz, saçma sapan görsel efektlere boğulmuş, dandik bir B-film” başlıklı bir önyargı oluşmaması neredeyse imkânsız. Fakat inanın, filmin yanlış isim tercihinden kaynaklanan bu önyargılarla uzaktan yakından ilgisi yok. Clown in a Cornfield, ‘slasher’ın en popüler olduğu 1980’li yılların artık ezbere bildiğimiz malum klişelerini ustaca kullanıyor; ‘gore’ seviyesi yüksek yaratıcı cinayet sahneleri, başarılı özel efektler ve aralara yedirilen dozunda mizah da cabası. Bir ‘slasher’ hayranı daha ne ister ki.
The Rule of Jenny Pen (2024)
Sıradaki filmimiz Yeni Zelanda’dan. İlk filmi Coming Home in the Dark (2021) ile dikkatimizi fazlasıyla çeken James Ashcroft’ın yeni filmine de bayıldım. Geoffrey Rush ve John Lithgow’un karşılıklı döktürdükleri filmde, geçirdiği felç sonrası bir huzurevine yerleşen emekli yargıç (Rush) ile elindeki tüyler ürpertici kuklasıyla bütün huzurevi sakinlerini korkutarak baskı altına alıp taciz eden psikopat bir yaşlının (Lithgow) mücadelesini izliyoruz. Ana korku unsuru elbette ki yaşlı psikopat ama bana daha da korkunç gelen, huzurevi yönetiminin olaylara kayıtsızlığı ve huzurevi sakinlerinin psikopatın her türlü eziyetini direniş göstermeden kabullenmesi oldu. Yani bir psikopat, elinde doğru düzgün hiçbir güç olmamasına rağmen, koca huzurevinin kontrolünü eline geçirmiş, dilediği gibi at koşturuyor.
Together (2025)
Avustralya’dan bir ilk film. Michael Shanks, kısalarına bayıldığım bir yönetmen; ilk uzun metrajında gerçek hayatta evli olan Dave Franco ve Alison Brie’yi çok yerinde bir tercihle başrole yerleştirmiş. Yıllardır birlikte olan bir çift kırsala yerleşir, ilişkilerindeki sorunlar doğaüstü bir gücün de devreye girmesiyle iyice ayyuka çıkar. İlginç bir ‘body horror’ denemesi olan Together, yer yer Society (1989) kadar grotesk olabilen, çiftlerin birbirlerine bağımlılığının sınırlarını keşfe çıkan, “bir olmak” (kelimenin tam manasıyla bir olmak) deyişini mercek altına alan, alaycı, cesur ve özgün bir film. Geçen yılın en çok beğenilen korku filmlerinden biri olması boşuna değil.
Dead Mail (2024)
Joe DeBoer ve Kyle McConaghy’nin yönettiği ABD yapımı Dead Mail, geçen yılın düşük bütçeli bağımsız korku kanadından gelen en güzel sürprizlerden biriydi. Beyaz bir adamın (Trent) bodrumuna hapsedilmiş siyahi bir adam (Josh), bir anlığına evden kaçan Josh’ın kanlı bir zarfa “kaçırıldım” yazıp posta kutusuna atmasıyla postane kanadına geçiş, sahipsiz mektupların gerçek sahiplerini bulmasıyla meşhur Jasper’ın elinde yok denecek kadar az veriyle Josh’ın yerini tespit etmeye çalışması şeklinde özetlenebilecek film, iki kanattan akıyor. Bir kanatta Trent ve Josh’ın nasıl tanıştığını ve Josh’ın kaçırılıp hapsedilme aşamasına nasıl gelindiğini izliyoruz. Diğer kanatta ise malum, Jasper’ın Josh’ın yerini bulmaya çalışmasını. 1980’li yıllarda geçen filmin çekimleri de o yıllarda çekilmiş gibi gerçekleştirilmiş. Dolayısıyla filmin tamamına yoğun bir nostalji havası sinmiş durumda. Ayrıca filmde ‘synthesizer’ müzik de önemli bir yer kaplıyor. Korku filmlerinin yanı sıra dedektif filmlerini de seviyorsanız, Dead Mail tam sizin için biçilmiş kaftan.
Sinners (2025)
İlk filmi Fruitvale Station’dan (2013) sonra Creed (2015) ve iki Black Panther (2018-2022) filmi çekerek yüksek bütçeli ana akım filmlerin güvenilir yönetmeni unvanına hak kazanan Ryan Coogler’ın yeni filmiyle korku sularına dalacağını eminim hiç kimse tahmin etmiyordu. Her ikisini de Michael B. Jordan’ın canlandırdığı ikiz kardeşler Smoke ve Stack, yıllar sonra memleketlerine döner ve nasıl kazandıkları malum yüklü parayla bir gece kulübü açmaya karar verirler. Ama karşılarına çıkan kötülükler, beklediklerinin çok ötesindedir. Ana yapı itibarıyla From Dusk Till Dawn’ı (1996) andırsa da Sinners’ın kapsama alanı çok daha geniş. 1930’lu yıllarda geçen film, ırkçı beyazların öldüresiye nefret ettikleri siyahilerin sadece hayatlarını değil, onlara ait değerli gördükleri ne varsa çalıp zimmetlerine geçirdiklerini müzik özelinde yoğunlaşarak anlatıyor. “White folks like the blues just fine, they just don’t like the people who make it.” (Beyazlar blues’u gayet severler, sadece onu icra eden insanları sevmezler.)
Bring Her Back (2025)
İlk filmleri Talk to Me (2022) ile korku dünyasında hatırı sayılır bir ses getiren Avustralyalı ikizler Danny ve Michael Philippou, yeni filmleri ile de benzer bir etki yaratmayı başardılar. İlk filmdeki “eğlenceli korku” havasından sıyrılmış görünen Bring Her Back, daha karanlık, belki daha boğucu ve bu sayede daha ciddi olmayı tercih ediyor. Final kısmına kadar olan bölüm gerçekten çok iyi ama finalde kendi yarattığı beklentileri bütünüyle karşılayamıyor. Ancak yine de Philippou biraderlerin yeni filmini merakla beklemek için yeterince sebep barındırıyor.
Weapons (2025)
2022’de Barbarian ile adından söz ettiren Zach Cregger, geçen yılın en çok konuşulan korku filmlerinden birine imza attı. 17 çocuğun hiçbir iz bırakmadan kaybolmasıyla başlayan Weapons, ortaya birçok önemli parçası eksik yapboz benzeri bir gizem atarak başlıyor. Sonrasında farklı zaman dilimlerinde geçen epizotlar aracılığıyla eksik yapbozun parçaları yavaş yavaş yerlerine oturuyor. Filmin en başarılı olduğu nokta tam da burası; izleyen hemen herkesi anında avucuna alan gizem sayesinde film, ilgi dağılmadan iştahla izleniyor. Ve tabii ki tüyleri diken diken eden, tehditkâr Gladys karakteri; anında kendine birçok hayran edinen, akılda kalıcı bir karakter. Gladys’in geçmişini konu alan yeni bir filmin çekileceğinden bile bahsediliyor.
Keeper (2025)
Bugüne kadarki filmografisinde hiç boş bulunmayan Osgood Perkins’in, geçen yıl 2 filmi gösterime girdi: The Monkey ve Keeper. Ben Keeper’ı daha çok sevdiğim için onu ana listeye aldım ama The Monkey de burada olabilirdi, onu da yedeklere ekledim. Keeper, ormanın derinliklerinde yer alan kulübeye (gerçi kulübe demeye bin şahit ister, gayet modern mimari tasarımlı bir ev) gelen bir çiftin peşine takılıyor. Hiç aceleye getirmeden kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi didikleyen film, doğaüstü bir varlığın devreye girmesiyle geçmişin “hayaletleriyle” de yüzleşme anı yaratmaya çalışıyor. ‘Slow burn’ sevenlerin ayıla bayıla çıkmak isteyecekleri bir yolculuk.
The Wailing (2024)
İspanya’dan çarpıcı bir ilk film. Pedro Martin-Calero’nun yönettiği The Wailing, kadına şiddeti başköşeye yerleştiriyor. Ama sadece şiddetin kendisini değil, şiddete uğrayan kadınların yaşadığı travmayı, çevrelerinin gösterdiği tepkiyi (ya da gösteremediği dayanışmayı), uzanan bir el olmayınca yaşanan içe kapanmanın sonucu gelen delirtici yalnızlığı da kurcalıyor. Bütün bunları korku türünde anlatmak için de “nesilden nesle geçen lanet” şablonunu kullanıyor. Farklı coğrafyalardan ve farklı zaman dilimlerinden üç kadın üzerinden kurulan anlatının mesajı net: Kadına şiddet, zaman veya mekân dinlemeden ezelden beri devam ediyor.
Shelby Oaks (2024)
Chris Stuckmann’ın yönettiği Shelby Oaks, geçen yılın en ilginç filmlerinden biriydi. Bir defa şunu hemen ifade edeyim; filmin iyi olduğunu kesinlikle iddia etmiyorum, hatta birçok eksiği olan kötü bir film bile denebilir. Fakat film beni çok farklı bir yerden yakaladı. Çok nadir başıma gelir ama hani bazı korku filmleri, içinizde anlam veremediğiniz bir korku hissi yaratır ya, mesela The Exorcist’in (1973) ya da Ju-on: The Grudge’ın (2002) yaptığı gibi, işte Shelby Oaks, bende o hissi yaratmayı başardı. Anlatabildim mi bilmiyorum ama bütün ‘hardcore’ korkuseverlerin bu filme mutlaka bir şans vermelerini istiyorum. Bakalım sizde de aynı etkiyi gösterecek mi?
Dangerous Animals (2025)
Listemizin son bombası Avustralya’dan. İlk iki filmini -The Loved Ones (2009) ve The Devil’s Candy (2015)- çok sevdiğim Sean Byrne, yeni filmiyle de kalbimizi fethetti. Dangerous Animals’ın afişini (ve tabii ki ismini) ilk gördüğümde, “hayret, Byrne köpekbalığı filmi mi çekmiş” diye şaşırmıştım. Evet, filmde köpekbalıkları var ama bu bir köpekbalığı filmi değil. Byrne, bambaşka bir şey yapmış; seri katil anlatısını alıp yılların eskitemediği ‘sharksploitation’ havuzuna daldırıp çıkarmış. Buradan böyle “ucuza kaçan bir B-film” kokusu alıyor olabilirsiniz ama kesinlikle yanılıyorsunuz. Dangerous Animals, her iki alt türün kurallarına da harfiyen uyan, ikisinin bir araya gelmesinin yarattığı şok dışında başkaca bir sürpriz gelişmeye kapısını kapatan, “basit olan iyidir” prensibine sadık kalarak elindeki malzemeden maksimum sonucu almaya odaklanan, her yönüyle tıkır tıkır çalışan bir korku filmi. Umarım Byrne sonraki filmi için bizi bu kadar bekletmez.
*-*
Listede kendine yer bulamayan ancak adını anmamız gereken diğer korku filmleri ise şöyle:
- 1978 (2024)
- A Desert (2024)
- Bloody Axe Wound (2024)
- Bone Lake (2024)
- Cloud (2024)
- Dark Match (2024)
- Dead Talents Society (2024)
- Frewaka (2024)
- Ghost Killer (2024)
- Hunters on a White Field (2024)
- Ick (2024)
- I Don’t Understand You (2024)
- In Our Blood (2024)
- Kryptic (2024)
- Monster Island (2024)
- Mother Father Sister Brother Frank (2024)
- Presence (2024)
- Strange Harvest (2024)
- The Balconettes (2024)
- The Banished (2024)
- The Damned (2024)
- The Shrouds (2024)
- 28 Years Later (2025)
- Abduct (2025)
- Ash (2025)
- Black Phone 2 (2025)
- Cam Sehpa (2025)
- Companion (2025)
- Frankenstein (2025)
- Good Boy (2025)
- Hallow Road (2025)
- Heart Eyes (2025)
- Influencers (2025)
- It Ends (2025)
- Man Finds Tape (2025)
- Marshmallow (2025)
- Meat Kills (2025)
- M3GAN 2.0 (2025)
- Night of the Reaper (2025)
- Other (2025)
- Project MKHEXE (2025)
- The Dam (2025)
- The Gorge (2025)
- The Home (2025)
- The Long Walk (2025)
- The Monkey (2025)
- The Parenting (2025)
- The Surrender (2025)
- The Ugly Stepsister (2025)
- Until Dawn (2025)
- V/H/S/Halloween (2025)
- Vicious (2025)
- Ziam (2025)
