Abdurrahim Karabulut ile Trabzon Film Festivali’nde tanıştık, çektiği Tümseğin Uğultusu filmiyle oradaydı. Matematik öğretmeni olan Karabulut’un filminde büyülü gerçekçiliğin değişik bir sorgulama halini görüyoruz. Doğanın kazandırdığı sorgulama haliyle kafası karışan ve sorgulamadığı için kafası karışmayan iki kişinin arasında geçen konuşmaların izdüşümü Tümseğin Uğultusu. Yoğun bir metnin sadeleştirilmiş hali, zorlu koşullarla iyice derinleşiyor. Abdurrahim Karabulut’a sorularımı ilettim, çok içten yanıtlar için buyurun!
Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir
Merhaba Abdurrahim, seni biraz tanıyalım mı?
Merhaba Banu Hanım, 1987 yılında Elazığ, Bingöl, Diyarbakır bölgesinde göçebe olarak yaşayan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Uzun bir eğitim sürecinden sonra 2014 yılından itibaren MEB’de matematik öğretmeni olarak çalışmaya başladım. Bu yıl da İstanbul Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünden mezun oldum.
Sen de öğretmenlik yapan sinemacılardansın, seni sinemaya yönelten duygu ne oldu? Filmlerini tanımlaman gerekse onları nasıl bir duyguyla çektiğini söylersin?
Türkiye’de ne yazık ki çoğumuz hayalini kurduğumuz meslekleri değil; hayatımızı idame ettirebilmek için sistemin bizi yönlendirdiği meslekleri yapıyoruz. Ben de bu sistemin içinden matematik öğretmeni olarak çıktım. Ancak şunu özellikle belirtmek isterim ki matematiği de, öğrencilerimi de çok seviyorum. Her ikisinin de sinema yolculuğuma önemli katkılar sunduğuna inanıyorum. Matematiğin kurduğu düşünsel disiplin ile öğrencilerle kurulan insani bağ, anlatı kurma biçimimi derinden besliyor.
Sinemaya gelince… Çocukluğumdan itibaren sinemaya karşı güçlü bir merakım vardı. İzlediğim filmlerde beni en çok cezbeden şey, hikâyeden çok kameranın arkasında olan bitendi. Filmlerin nasıl çekildiğini, o dünyanın nasıl kurulduğunu hep merak ettim. Bu merakla lise yıllarında fotoğraf makinesiyle tanıştım. Öğretmenliğe atandıktan sonra ise içimde hep canlı kalan asıl hayalim olan sinemaya daha bilinçli ve kararlı bir şekilde yöneldim.
Ben sinema türleri arasında kesin sınırlar olduğuna inanmıyorum. Tüm sinema türlerinin nihayetinde ortak bir paydada buluştuğunu düşünüyorum: İnsan. Toplumsal hikâyelerden yola çıksak da, özünde insana insanı anlatıyoruz. Dolayısıyla filmlerimde izleyiciye hazır cevaplar sunmaktan ziyade, film bittikten sonra da onunla birlikte yaşamaya devam eden sorular bırakabilmeyi istiyorum.
Karlı ortamda film çekmeyi sevdiğini görüyorum, seninle Trabzon Uzungöl yolculuğunda tanıştık, orası sinematografik olarak nasıl yansıdı sana, oraya yapılan işletmeler, turistik etki film çekmek isteyen birisini nasıl etkiler? (Böyle de bir soru sormak istedim, orayı beğendim ama yapılanlar üzücü.)
Tümseğin Uğultusu, benim karlı bir atmosferde çektiğim ikinci film. Tatbikî karlı atmosferi hikâyenin ruhu için tercih ediyorum. Ancak kar mekânını özellikle seviyorum; zorlu koşullar barındırmasına rağmen son derece güçlü, sinematografik ve aynı zamanda minimal bir görsel dünya sunuyor. Doğru bakmayı ve değerlendirmeyi bildiğinizde, karlı atmosferin lehine çevrilebilecek beklenmedik sürprizler barındırdığına inanıyorum. Bu belirsizlik ve sadelik hali, anlatının ruhunu da derinleştiriyor. Umarım günün birinde Karadeniz’in bu büyülü atmosferinde de bir film çekerim.
Karadeniz’in çok güzel bir doğası var. Doğanın bin bir tonu ile karşılaşıyorsunuz. Trabzon Uzungöl’e bu benim ikinci gidişimdi. Bu kez sizin gibi değerli insanlarla birlikte gitmek nasip oldu. İlk ziyaretim yaklaşık on yıl önceydi. O zamanlar bugünkü yoğun işletmeler ve çevre düzenlemeleri yoktu. Açıkçası bu dönüşüm beni oldukça üzdü. Doğa, nefes almak için sığınılan bir alan olmaktan çıkmış; her yanını saran beton yapılarla adeta yapay bir dekorun içine hapsedilmiş gibiydi. İnsanla doğa arasına görünmez ama çok sert bir tel örgü çekilmiş hissi uyandırdı bende.
Elbette orada yaşayan insanları anlamaya çalışıyorum. Pek çok kişi için burası önemli bir ekonomik kapı. Ancak doğayla kurulan bu ilişkinin bir sınırı ve hassasiyeti olması gerektiğini düşünüyorum. Doğaya verilen zararın nereye kadar ilerleyeceğini kestirmek zor; fakat bildiğim bir şey var ki, günün sonunda doğa kendisine ait olanı mutlaka geri alır. Ve o an geldiğinde, bu geri dönüş biz insanlar için bir felakete dönüşebilir. Kirlenmiş bu dünyada huzur bulmanın tek yolunun, yüzümüzü doğaya çevirmek olduğunu düşünüyorum.
Tümseğin Uğultusu’nda çok sevdiğim yazar Sadık Hidayet’in Kör Baykuş romanından ilham var demişsin. Hayatını bir dönem inceleme altına aldığım ve Kör Baykuş’u okuduktan sonra başucu kitabı yaptığım bir yazar kendisi. Sen kitaptan nasıl bir etki aldın? Elbette Onat Kutlar’ın İshak öyküsünden uyarlama. Büyülü gerçekçilik dediğimiz bir türden ilham alarak çekmişsin, senin tam duygunu merak ettim.
Kör Baykuş, gerçekten de bir başucu kitabı olmayı fazlasıyla hak ediyor. Ancak buradan yola çıkmadan önce, Tümseğin Uğultusu’nu uyarladığım Onat Kutlar’ın İshak öyküsüne bakmanın daha doğru olacağını düşünüyorum. İshak, yazıldığı dönemde büyülü gerçekçilik akımının Türkiye’deki öncü metinlerinden biri olarak kabul edilir. Onat Kutlar bu öyküyü kaleme aldığında henüz yirmili yaşlarındadır ve babasının işi nedeniyle Antep’te yaşamaktadır. Tam da bir gencin varoluşsal sancılarla derin bir hesaplaşma içine girdiği bu yıllar, öykünün ruhuna güçlü biçimde sinmiştir. Bu sorgulamalar, karakterlerin içine son derece incelikli bir şekilde yedirilmiştir.
Bu öyküyü sinemaya uyarlamanın zorlukları açıktı ve doğrusu ciddi riskler barındırıyordu. En çok çekindiğim nokta, metnin uzun diyaloglara dayanıyor olmasıydı. Uzun diyalogların sinemanın ruhuna çoğu zaman aykırı olduğunu düşünüyorum. Senaryoyu birlikte yazdığım Yusuf Aydoğdu ve proje danışmanım Şükrü Sim hocamla bu mesele üzerine uzun süre düşündük. Diyalogları sadeleştirirken, öykünün özünden ve derinliğinden kopmamaya çalıştık. Ne yazık ki bu noktada “rahat” bir yerde durmak mümkün değildi; bu denge arayışı bizi en çok zorlayan süreçlerden biri oldu.
İshak, derin alt metni ve imgesel yapısıyla kolayca çözülebilecek bir metin değil. Bu varoluşsal imgeler üzerine düşünürken, filmde yer alan ancak öyküde olmayan pencere sahnesini senaryoya eklerken, karakterin gerçek ile hayal arasında gidip geldiği o anı kurmaya çalıştım. Bu süreçte Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’unda zihnimde kalan bir pencere sahnesini hatırladım. Bunun üzerine Kör Baykuş’u yeniden okudum ve iki metnin büyülü atmosferlerinin birbirine oldukça paralel olduğunu fark ettim.
Bazı şeylere cevaplar aradığımız, özellikle de doğada anlam aramaya ağırlık verilmiş bir ruh haliyle çekilmiş bir film. Musa ve Süleyman ile zamansız bir inanç yolculuğu da var. Aslında eğer peygamber olan Süleyman’dan bahsediyorsak, kuşların dilinden anlayan o değil miydi? Musa’nın kafa karışıklığına deva olsun diye onu getirdiğini düşünüyorum. Hikâyenin bu anlamda derin bir açılımı var, biraz oralara girsek mi?
Doğada vakit geçirmeyi seviyorum. Arkadaşlarımla zaman buldukça uzun yürüyüşler yaparız. Bu yolculuklarda doğa üçüncü bir kişi olarak bizimle yolculuk etmiştir çoğu zaman. Dolayısıyla filmimde doğa bir karakterdir. Bu karakteri en iyi yansıtan mekânı bulmak çok önemliydi. Yıkıntı, tümsek ve yanında duran ahlat ağacı olan mekanı bulabilmek için yaklaşık iki ay boyunca Bingöl’ün köylerini karış karış gezdik ve sonunda film dilinin ihtiyaç duyduğu mekânı Bingöl’ün Sancak ilçesinde bulduk.
Öncelikle şunu özellikle belirtmek isterim: Filmde karakterlerin isimleri yoktur. Sinopsiste kullandığım Musa ve Süleyman isimleri, oyuncuların karakterlerin iç dünyasını ve konumlarını daha rahat kavrayabilmeleri için tercih ettim. Bilinçli bir şekilde film içinde isim kullanmamayı seçtim; çünkü karakterlerin en saf, en arı hâlleriyle var olmalarını istedim. Belki de insanın hayata geldiği ilk an, henüz isimlendirilmediği o andır.
Anadolu’da bir rivayete göre Hz. Süleyman, kendisine itaat etmeyen baykuşu uğursuz kabul eder ve kuşlar arasından dışlar. Baykuş ya da Anadolu’da bilinen adıyla İshak kuşu Anadolu mitolojisinde uğursuzluğun simgesi olarak görülürken, Yunan mitolojisinde ise bilgeliği temsil eder.
Çiftçi’yi çözemezsek de çözüyoruz da Şapkalı daha zor bir karakter burada sanki, öyle mi?
Kesinlikle çok doğru bir tespit. Şöyle söyleyebiliriz: Çiftçi’yi çözmenin tek yolu Şapkalı’dan geçiyor. Aslında Çiftçi’nin asıl meselesi, karşısındaki kişiyle değil; kendi içindeki sorgulamayan yanla olan hesaplaşmasıdır. İnsan çoğu zaman bu yanıyla yüzleşip onu yok ettiğinde huzura kavuşacağını düşünüyorum.
Biraz oyunculardan bahsetsek mi? Karakterler iyi olduğu için oyunculuklar da bir tık daha iyi olabilirdi diye düşündüm izlerken. Biraz çekim koşulları ve oyuncu yönetimi konusunda senden bilgi almak isterim.
Bu soruya, çekim koşullarını detaylı biçimde ele alarak cevap verebilirim. Zorlu doğa ve kar koşullarında çalışmak gerçekten oldukça güçtü. Çekimler boyunca kar, fırtına ve ayaz dâhil olmak üzere hemen her türlü sert hava koşulunu deneyimledik. Bunun yanı sıra çekim mekânının köye olan uzaklığı da süreci fiziksel ve lojistik açıdan daha da zorlaştırsa da çok keyifli anlar yaşadık.
Oyuncu arkadaşlarımın çok zorlandığı anlar oldu; kimi zaman bu koşullar nedeniyle oyun veremedikleri, ara vermek zorunda kaldığımız sahneler yaşandı. Buna rağmen, ortaya koydukları performansın son derece güçlü olduğunu düşünüyorum. Ortada ciddi bir emek ve büyük bir özveri var. Zor koşullara rağmen gösterdikleri direnç ve inanç, filmin ruhunu doğrudan besledi.
Bir diğer önemli zorluk ise filmin tamamen bağımsız bir yapım olmasıydı. Günümüzde büyük bütçelerle çekilen filmlerle aynı alanda var olmaya çalışmak gerçekten kolay değil. Bu nedenle bazı alanlarda ister istemez kısıtlamalara gitmek zorunda kaldık. Ekibi oldukça küçük kurduk. Reji ve prodüksiyon süreci büyük ölçüde eşimle birlikte yürüttüğümüz bir yapıdaydı. Aynı anda pek çok yere yetişmek, farklı görevleri bir arada üstlenmek zorunda kaldık.
Bu çok yönlü çalışma hali, zaman zaman asıl görevim olan yönetmenlik ve oyuncu yönetiminin sekteye uğramasına neden oldu. Zamanla yarışırken hem teknik hem yaratıcı sorumlulukları birlikte taşımak bazı aksaklıklar yarattı. Ancak tüm bu zorluklara rağmen, ortaya koyduğumuz işin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Küçük ama inançlı bir ekiple, büyük bir özveriyle çalıştık ve gerçekten önemli bir işi birlikte başardık.
Şu an üzerinde çalıştığım bir projenin finalinde yine kar var.
Bu filmle 62. Antalya Altın Portakal’da sinema okulları öğrenci filmleri yarışmasında en iyi film ödülü kazandın. Festivaller, jüriler ve ödüller konusunda düşüncelerin nelerdir?
Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yarışmak, o atmosferi birebir yaşamak ve oradan bir ödülle dönmek benim için gerçekten çok kıymetli bir deneyimdi. Bu ödül, yalnızca mutluluk verici bir sonuç değil; aynı zamanda üzerimde hissettiğim sorumluluğu da artıran bir eşik oldu. Daha çok çalışmam, daha çok üretmem ve bu üretimi daha bilinçli bir sorumluluk duygusuyla sürdürmem gerektiğinin farkındayım. Umarım bu çizgiyi koruyabilir ve zamanla bunun hakkını verebilirim.
Festival, jüri ve ödül meselesi üzerine aslında söyleyecek çok şey var. Ancak benim için en temel mesele, festivallerin adil bir zeminde gerçekleşmesidir. Dijitalleşmeyle birlikte her yıl yüzlerce film çekiliyor ve festivallere yüzlerce başvuru yapılıyor. Bu yoğunluk içinde bazı filmlerin ön jüri aşamasında yeterince izlenmeden elenebildiğini biliyoruz. Bu durum, zaman zaman nitelikli filmlerin görünürlük kazanmasının önüne geçebiliyor.
Bir filmin ortaya çıkmasının ne kadar zahmetli, uzun ve kırılgan bir süreç olduğunu unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Her film, arkasında büyük bir emek, fedakârlık ve inanç barındırıyor. Bu nedenle jüri süreçlerinde daha hassas, daha dikkatli ve emeği gözeten bir yaklaşımın çok kıymetli olduğuna inanıyorum. Adil bir değerlendirme ortamı, yalnızca film sahipleri için değil; sinemanın geleceği için de belirleyici bir unsur.
Film çekmenin profesyonelleştiği ama bir yandan da maddi olarak zorladığı bir süreçten geçiyoruz. Bundan sonra film çekecek misin, çekeceğin film, koşullara göre değişim vs. gösteriyor mu?
Bugüne kadar filmlerimi, öğretmenlikten biriktirdiğim imkânlarla çekmeye çalıştım. Tümseğin Uğultusu’nun bütçesi yaklaşık bir milyonu buldu. Şu ana kadar hiçbir kurumdan ya da fondan destek almadan üretmeye çalıştım ve bu süreçte maddi olarak ciddi zorluklar yaşadım. En nihayetinde film çekmenin, özellikle bağımsız sinemada, büyük bütçeler gerektirdiği bir gerçek. Bu noktada sinema fonlarının ve destek mekanizmalarının önemi çok büyük. Bu kaynaklardan alabileceğim desteklerin, bundan sonraki yolumu belirleyeceğinin farkındayım.
Elazığ–Bingöl–Diyarbakır coğrafyasında, göçebe bir ailenin çocuğu olarak büyümek; o bölgenin insanı olmak, doğal olarak filmlerime de yansıyor. Bu coğrafyanın hikâyeleri, hafızası ve insan manzaralarıyla güçlü bir bağım var. Bu bölgeyle ilgili üzerinde çalıştığım yeni film projelerim bulunuyor. Şu an hazırlık sürecindeyim ve bu anlatıları sinema diliyle derinleştirmeyi hedefliyorum.
Son olarak neler söylemek istersin?
Son olarak şunu söylemek isterim: Sinemayı ve sinemanın o büyülü dünyasını, yeniden yaratma, yeniden anlam kurma imkânını çok seviyorum. Bunu “sevgi” sözcüğünün dışında başka bir kelimeyle tarif edemem. Bu yolculukta beslendiğim çok değerli yönetmenler var, en nihayetinde kendi sinema dilimi kurarak anlatmak istediğim hikâyeler var ve umarım hepsini gerçekleştirebilirim.
Ayrıca size de çok teşekkür ederim. Sinemaya değer katan bir bakışla yaklaştınız; benim adıma çok keyifli ve besleyici bir röportaj oldu.