Dijital çağın bize verdiği en büyük vaat, erişim kolaylığıydı. Devasa arşivler parmaklarımızın ucunda olacak, fiziksel medyanın yükünden kurtulacaktık ancak bugün geldiğimiz noktada, dijital yayıncılık dünyası keskin bir bıçakla ikiye ayrılmış durumda: Müzik platformlarının görece istikrarlı cenneti ve film-dizi platformlarının kaotik cehennemi.
Temelde aynı işlevi görüyor gibiler: Aydan aya ödenen makul bir bedel karşılığında devasa bir kütüphanenin anahtarını kiralamak ancak zaman, bu iki modelin aynı kökten gelip tamamen farklı meyveler verdiğini acı bir şekilde kanıtladı.
Müzik endüstrisi, Napster ile yediği büyük korsan tokadından sonra acı bir ders aldı ve makul bir çözümde uzlaştı: Evrensel erişim.
Bugün müzik platformlarını birbirinden ayrıştıran şey içerik değil, sunum, kürasyon ve ses kalitesi. Ortalama bir dinleyici için Spotify’ın algoritması, Apple Music’in ekosistem entegrasyonu veya YouTube Music’in video arşivi tercih sebebidir. Bir odyofil iseniz Tidal veya Qobuz’un kayıpsız (lossless) yayınları için ekstra ücret ödersiniz.
Fakat günün sonunda, Beatles’ın Abbey Road albümünü, Michael Jackson’ın Thriller’ını veya Tarkan’ın son şarkısını dinlemek istediğinizde, hangi platforma üye olduğunuzun bir önemi yok. Hepsi orada! Müzik platformları, içeriği rehin alarak değil, hizmet kalitesiyle rekabet ediyor. Bu, tüketici için sürdürülebilir ve adil bir model.
Video tarafında işler tam tersi bir istikamette, vahşi bir altına hücum mantığıyla ilerledi. Bu işin mucidi Netflix, başlangıçta DVD kiralayan vizyoner bir şirketti. Esnek modeliyle hantal Blockbuster devini yıktı ve tahtına oturdu. O ilk altın çağda Netflix, internetin video dükkanıydı. Her şey tek bir yerde, fiyat makul ve hayat güzel.
Ancak Hollywood’un dev stüdyoları (Disney, Warner Bros., Paramount, NBCUniversal), Netflix’in onların içerikleri üzerinden nasıl devasa bir imparatorluk kurduğunu fark ettiklerinde işin rengi değişti. Pastayı paylaşmak yerine, her biri kendi pastanesini açmaya karar verdi. Sonuç? Korkunç bir parçalanma.
Bugün bir sinefil için durum kabusa dönüşmüş durumda. Star Wars veya Marvel evrenini mi istiyorsunuz? Mecburen Disney+’a mahkumsunuz. The Sopranos veya Game of Thrones gibi klasikler mi? Adres HBO. The Office veya Friends gibi diziler sürekli platform değiştiriyor. Yüzüklerin Efendisi’nin dizisi için Amazon Prime’a, sinema tarihinin kült filmleri için MUBI’ye, yerli yapımlar için Gain’e ve daha nicelerine muhtaçsınız. Hepsini izlemek istiyorsan, hepsine üye olmalısın ki bu, ortalama bir hanenin eğlence bütçesini katbekat aşıyor.
Üyelik bedelleri, birkaç yıl öncesine kıyasla dramatik şekilde arttı. Düşük faizli “bedava para” döneminde platformlar, abone sayısı artsın diye milyarlarca dolar zarar etmeyi göze alabiliyorlardı ama o devir kapandı. Artık yatırımcılar “büyüme” değil, “kârlılık” istiyor.
Ortada sanıldığı kadar büyük bir pasta olmadığı da anlaşıldı. Platformlar zarar üstüne zarar yazıyor. Pazarın lideri Netflix bile kârlılığını ancak şifre paylaşımını engelleyerek, reklamlı paketler sunarak ve içerik musluğunu kısarak sürdürebiliyor. Warner Bros. Discovery, sırf vergiden düşebilmek için çekimleri tamamlanmış Batgirl gibi filmleri yayınlamadan çöpe atıyor veya Westworld gibi dev bütçeli dizilerini kendi platformundan kaldırıyor. Bu durum, abonelikten gelen paranın, kaliteli içerik üretmeye yetmediğinin en büyük itirafı.
Evdeki izleyicinin platform düşkünlüğü yerini derin bir abonelik yorgunluğuna bıraktı. İnsanlar artık hangi dizinin hangi platformda olduğunu takip etmekten yoruldu. Daha da önemlisi, platformların güvenilir bir “çevrimiçi kütüphane” olmadığı anlaşıldı. Sevdiğiniz bir filmin, lisans anlaşması bittiği için bir gece ansızın platformdan silindiğini gördüğünüzde, o platforma ödediğiniz paranın size hiçbir mülkiyet hakkı vermediğini idrak ediyorsunuz. Siz sadece erişim hakkı kiralıyorsunuz ve ev sahibi sizi her an kapıya koyabilir.
Bu güvensizlik iki eski dostu geri çağırdı: Koleksiyonerler ve sinemaseverler için 4K Blu-ray’ler, filmin gerçekten sahibi olmanın tek yolu olarak yeniden yükselişe geçti. Sürekli artan fiyatlardan ve parçalanmışlıktan yılan kitleler, ödemesi kolay ama izlemesi zor yasal platformlar yerine, ücretsiz ve her şeyin tek yerde olduğu korsan sitelere geri dönüyor. Korsan, sadece bir maliyet meselesi değil, artık bir hizmet kolaylığı.
Müzik endüstrisi “evrensel erişim” modeliyle sürdürülebilir bir denge bulmuşken, video yayıncılığı kendi açgözlülüğünün kurbanı olarak raydan çıkmış durumda. Şu an yaşadığımız süreç, bir çöküşün ta kendisi. Mega bütçeli prestij işlerinden vazgeçip, “içerik” adı altında ucuz ve silik yapımlar üretme trendi (Netflix’in reality şovlara ve vasat aksiyon filmlerine yönelmesi gibi), bu çaresizliğin göstergesi. Kaliteyi düşürerek maliyeti kısmaya çalışıyorlar, ancak bu durum mevcut üyeleri de kaçırmaktan başka bir işe yaramayacak.
Şimdiki düzen sürdürülebilir değil. Ne platformlar ne de aboneler bu düzenden mutlu değil. Bu parçalanmışlığın yarattığı kriz ortamında, zoraki de olsa bazı birleşme ve konsolidasyon emareleri de görülmeye başlandı. Sektör, kendi yarattığı kaosu çözmek için çözümler üretmeye çalışıyor.
Örneğin Türkiye’de TV+, kendi bünyesine HBO ve Apple TV+ içeriklerini entegre ederek, kullanıcıya tek bir platform ve tek bir fatura üzerinden üç farklı devin kütüphanesine erişim imkanı sunan geniş paketler oluşturdu. Benzer şekilde yurt dışında da Disney ve Warner Bros. gibi ezeli rakiplerin, Disney+, Hulu ve Max’i içeren ortak paketler sunduğunu görüyoruz. Bu tür “süper paket” hamleleri, belki de kullanıcı yorgunluğunu aşmak ve maliyetleri düşürmek için sektörün ileride mecburen yöneleceği genel bir hayatta kalma stratejisine dönüşecek.
Bu aşılar tutmayabilir. O zaman mutlak sona doğru gidiyoruz demektir. Video platformlarının çöküşü bir gecede olmayacak. Şu an izlediğimiz gibi, yavaş, sancılı ve pahalı bir can çekişme şeklinde gerçekleşecek,