Gökalp Gönen: ‘Teknoloji ortalama kaliteyi düşürecek ve film deneyimi gittikçe önemsizleşecek’

İki tane şahane animasyonu olan, üçüncüsü de yolda olan Gökalp Gönen ile animasyonun hayatımızın içindeki yerini bir güzel konuştuk.

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir

Merhaba Gökalp. Biraz bize kendinden söz eder misin?

Merhaba! Ben İstanbul’da yaşayan bir yönetmenim. Animasyon tekniğini kullanarak filmler üretiyorum. YTÜ İnteraktif Medya Tasarımı’ndan 2014 yılında mezun oldum. Altın Vuruş (2015) ve Avarya (2019) isimli iki tane kısa filmim var.

Filmlerini izleyenlerde şaşkınlık, hayranlık karışımı bir duygu oluşuyor. Tekniğinle birlikte anlattığın hikâyelerin insanları etkilediğini düşünüyorum. Sen nasıl tasarlıyorsun filmlerini?

Aslında bu süreç, benim de etkilendiğim şeyleri kendi süzgecimden geçirerek yeni bir deneyim yaratma süreci. Etkilendiğim şeyler, bazen bir fotoğraf, bazen bir kültüre yerleşmiş bir kural bazen de bir filmin ta kendisi olabiliyor. Oralarda bir şey görüp, onları estetik bir üslupla tekrar yorumluyorum. Ama deneyimin kendisi çoğu zaman başta tasarladığım gibi olmuyor. Süreç esnasında karşıma çıkan fırsatları değerlendirip, en sonunda benim de ilk defa gördüğüm bir şey ile o araştırmayı kapatıyorum.

Bir animasyon film nasıl aşamalardan geçer? Bu alana ilgi duyan kısacıların da faydalanması sağlayalım.

Animasyon kimi senaryolarda en iyi en verimli çözüm olabiliyorken, bazı senaryolar için ise kâbusa dönüşebilir. Ben tekniğe hâkim olduğum için filmlerimi ona göre tasarlıyorum ve kolay yollardan gidebilmeyi biliyorum.  Süreçten bahsedecek olursak, animasyon temelde 2B, 3B, stop motion, cut out, karma gibi tekniklere ayrılıyor. Hepsinin kendi içinde farklı kuralları var. Ben bugüne kadar hep 3 boyutlu animasyon tekniğini kullandım. Burada bir film üretirken, senaryo ve tasarım sürecinden sonra, filmde kullanılacak malzemeler modellenir/çizilir.  Modellenen nesnelerin dışına renkleri, malzemeleri kaplanır. Bu görsel süreçten sonra bu eğilip bükülen bir karakter ise içerisine tıpkı insanda olduğu gibi kemikler yerleştirilir ve bu kemiklerin, vücudun belli bölgelerini kontrol etmesi sağlanır. Sonrasında bu kemikli model ile asıl animasyon kısmına geçilir ve istenen hareketler verilir. Bu aşamada prensipler yukarıda bahsettiğim bütün tekniklerde aynı. Animasyonun güzel görünmesi için çeşitli kurallar vardır. Amaç sadece gerçekçi hareket elde etmek değildir. Aynı zamanda hikâyenin üslubuna uymalı, bütün konseptle uyumlu hareket etmelidir her şey. Bu yüzden genelde en çok yoran kısım burasıdır. Bu aşama da tamamlandığında sahnenin diğer elemanları eklenir ve ışık yapılır. Sonrasında da yaptığınız tüm bu işlemlerin çok daha güzel görünmesini sağlayan render sürecine girilir. Renderdan çıkan malzeme artık bir videodur. O malzeme post ve renkten geçtikten sonra artık hazırdır.  Bu tekniği merak eden, öğrenmek isteyenler için bir iyi, bir de kötü haberim var. (Sadece 3 boyutlu animasyon için konuşuyorum.) Öncelikle güzel haberler. Artık hemen hemen tüm bilgisayarlar en azından öğrenme sürecini kaldıracak kadar güçlü o yüzden öyle çok pahalı ekipmanlara falan ihtiyaç yok. Sonrasında animasyon yapabilmek için bazı programlara ücret ödemeye de gerek yok. Örneğin Blender. Bu programla yukarıda bahsettiğim sürecin tamamını oldukça iyi kalitede icra etmek mümkün. Sonrasında bunlarla ilgili sınırsız kaynak mevcut ve onların da önemli bir kısmı ücretsiz. Bazı özel konuların eğitimleri için belki biraz para harcamak gerekebilir ancak belli bir seviyeye gelene mevcut kaynaklar fazlası ile yeterli. Kötü haber ise çok zor ve çok zaman gerektiriyor. Ben 2010 yılında, okulla birlikte öğrenemeyeceğimi fark edince okulu bir seneliğine dondurdum ve memleketim olan Hatay’a döndüm. Ailemin yanında eve kapanıp bir yıl çalıştım ve ancak o zaman bir şeyler üretebilir hale geldim. Tekrar asla yapamayacağım kadar yoğun bir tempoydu bu. Tabi sonrasında da hala pişmiş değildim, ancak ticari işler gelmeye başladı ve tekniğimi geliştirebileceğim bir saha açılmış oldu. İlk filmimi, o eğitimi tamamladıktan 5 yıl sonra üretebildim. İstikrarlı bir şekilde çalışmak oldukça önemli.

Filmlerinde teknolojik çağın etkilerini anlatıyorsun. İlk filmin ışığı arayan robot hikâyesiydi, ikincisi de yaşanabilir gezegen bulmaya çalışan bir adamın hikâyesi… Biraz karanlık tasarımla seyirciye kendine getirmeyi amaçlıyor gibisin? Kaybetmeden aranmıyor galiba değil mi? İlham aldığın konu nedir?

Aslında araştırdığım sorunlar direkt içinde bulunduğumuz dönemle ilgili mi emin değilim. Sadece dönemin pratikleri ile daha da ortaya çıkmış olabilirler. Evet, kaybetmeden bir şey aranmıyor ancak bir şeyi kaybettiğinize inanıp, bir arayışa girdiğinizde ise mutlu olmak mümkün olmuyor bana göre. Altın Vuruş ve Avarya, ”arayış” başlığı altında burada buluşuyor. Hangi özlemimiz gerçek ve ona kavuştuğumuzda mutlu olabilir miyiz, yok olmak bir sonuçken, mutlu olmak bir sonuç mudur, yoksa yok olmadan evvel bir başka adım mıdır gibi soruları var.

Teknik olarak da gelecek çağın tasarımıyla karşımıza çıkarıyorsun hikâyelerini. Neden bu kadar köşeli, karanlık bir tasarım?

Üslup konusunda sanırım çok bilinçli kararlar almadım. Elbette filmin hikâyesine göre eklediğim elemanlar var ama ışığı, renkleri yine benim benzer hislerle izlediğim başka yerlerden alıyorum. Bu bir bilgisayar oyunu da olabilir, çocukluğumdan aklımda kalan bir odadan da. Karanlık ise iki hikâyenin de ayrılmaz bir parçası olduğu için dâhil oldular sürece. Birisinde güneş olmadığı için küçük ampullere mecburlar, diğerinde ise üzerine güneş doğan bir dünya aranıyor ve bu bir türlü bulunamıyor. Oysa şimdi üzerinde çalıştığım hikâye, günlük güneşlik, bayram havasında geçen bir kutlama.

Teknoloji, işini yaparken seni ne kadar etkiliyor? Bir yandan onun güdümüne sığınmış bir insanlık, bir yandan da yolun sonunu merak ettiren sonsuz bir gelişim… Yani özellikle animasyon tasarlarken teknolojinin gelişimi seni ne kadar etkiliyor, sana ne kadar yardımcı oluyor?

Teknolojiden müthiş faydalanıyorum. Yeni gelişmeleri mümkün olduğu kadar takip ediyor, işimi kolaylaştıracak araçları takımhaneme dâhil etmeye çalışıyorum. Film yapmak teknik anlamda gittikçe kolaylaşıyor. Daha hızlı çalışan bilgisayarlar, karakterleri çok daha kolay inşa etmeyi sağlayan yazılımlar. Gittikçe de kolaylaşacak. Günün birinde bir yönetmen sanal gerçeklik gözlüğünü takıp bir yapay zekâya aklındaki seti anlatacak. Yapay zekâ ona o seti kuracak. Daha yağmurlu bir gün olsun diyecek ve yağmur yağacak. Diyecek ki, oyuncum şu adamla, şu kadının ortalarında birisi olsun ama daha kısa olsun. Şu filmdeki sinirli yürüyüş sahnesindeki agresif bir tavır ile şu filmdeki yağmurluğu giyerek sokağın sonuna doğru yürüsün. Peki, bu daha iyi filmler izlememize yardımcı olacak mı? Matematiksel olarak evet, zira film yapabilecek bütçesi, eğitimi sabrı olmayan çok yetenekli kimseler film yapma fırsatı bulacak ve belki mucizeler yaratacak. Ama ortalama kalite de bir o kadar düşecek ve film deneyimi gittikçe önemsizleşecek. Filmleri izlediğimiz ekranlar sinema doğduğu günden bugüne gittikçe küçüldü. Belki de bir gün yok olacak ve hikâyeler kendine yeni mecralar arayacak. Hikâye her zaman kalır o kesin.

Bundan sonraki projen ya da projelerinden bahseder misin? Uzun metraj çekmeyi düşünüyor musun?

Uzun metraj düşünüyorum. Aslında planlamıyordum ancak birkaç aydır içime yerleşen ve orda büyüyen bir fikir kesinlikle uzun bir filme ihtiyaç duyuyor. Ancak kendimi güvende hissetmek için o konsepti kanıtlayan ve bütçe ararken arkamı sağlamlaştıracak kısa bir hikâyem daha var. Bugünlerde onu geliştiriyorum.

Animasyonların festivallerde görülür olma durumu nedir? Farklı, iyi seçilmiş konularla sen belki de öne çıkıyorsun ama festivallerin genel bakışı nedir animasyon işlere?

Türkiye için konuşursak, benim filmlerim çok animatik olmadığı için diğer kurmacalar ile birlikte yarışabiliyor ve seçkide sırıtmıyor. İstanbul Film Festivali’nde örneğin, seçilen 10 film içerisinde tek animasyon Avarya idi. Hatta oradan ”En iyi kısa film” ödülü ile döndü. Buna rağmen bazı festivallerin ön yargılı olduğunu düşünüyorum. Örneğin Altın Portakal ve Altın Koza. Avarya bu sene Türkiye’de başvurduğum bütün festivallere kabul aldı (ki şartlarına uyduğum tüm festivallere başvurdum) ve bir tanesi hariç hepsinden en az bir ödül ile döndü. Ama Altın Koza ve Altın Portakal’ın seçkisine bile giremedi. Ben burada ”filmimi beğenmediler galiba” gibi bir söylemle köşeye çekilmek istemiyorum. Ön jüri filmi görüp, ”bu animasyon ya, bu olmaz” gibi bir tavır sergilediklerini hissediyorum. Hâlbuki animasyon, belgesel gibi ayrı bir tür değil. Kurmacanın bir türü. Yaptığım değişiklik, farklı bir kamera, farklı bir ışık kullanmak kadar küçük bir değişiklik ve jürinin bir filmi değerlendirdiği kriterlere yeni bir şey eklemiyor. Umarım bu konuda yanılıyorumdur ve filmimi gerçekten beğenmedikleri için seçkiye almamışlardır, zira haklıysam eğer, bu festivallere yine animasyon filmler ile başvurmuş yönetmenlere haksızlık edilmiş olacak. Animasyonun da aslında kurmaca olduğu düşüncesinin kemikleşmesi için, karma seçki yapan festivallerin animasyon sekmesini kaldırıp, onu diğer tüm kurmacalarla yarıştırması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü o sekmeyi yürütecek kadar çok iş çıkmıyor ne yazık ki. Haliyle o bölümün yarışması biraz keyifsiz oluyor.

Filmlerin için bütçeyi nasıl yaratıyorsun, destek aldığın kurumlar var mı?

Şu ana kadar iki filmim için bütçe aldım. İlk filmim Altın Vuruş’u kendi imkânlarımla tamamlamıştım. Onun para ödülleri ve Kültür Bakanlığı’ndan aldığım bütçe ile Avarya filmini tamamladım. Son filmim olan ve festival gönderimine henüz başladığım Lal için yine Kültür Bakanlığı’ndan bütçe aldım. Bu aldığım bütçe o film için yeterli olmuştu. Kısa bir animasyon filmi için Türkiye içerisinde Kültür Bakanlığı tek çare.

Genel olarak festivallerin kısa filme ve kısa filmciye yaklaşımları konusunda neler düşünüyorsun?

Türkiye’deki festivallerde kısacılar ve uzuncuların birlikte vakit geçirdiği bir festivale katılma fırsatım olmadı çok. İstanbul Film Festivali bu konuda iyi bir festivaldi. Tanışma etkinliklerinde, partilerde hepimiz birer yönetmendik ve güzel dostluklar/bağlantılar kazandım. Genel olarak festivallerimiz ağırlama konusunda iyiler ancak seyirci ile buluşturma konusunda çok çok kötüler. Yani benim bir festivalden en büyük beklentim, filmimi sağlıklı bir şekilde göstermesi ve sonrasında iyi bir moderatör eşliğinde uzunca bir soru cevap yapılması. Ama ne yazık ki genelde şöyle oluyor, kısa filmler 5’lik ve 10’luk paketler halinde gösteriliyor, sonra soru cevap için yönetmenler sahneye davet ediliyor. Yani öyle filme özel soru cevap yok. Hele filminiz ilk gösterildiyse yandınız, zira kimse o filmi artık hatırlamıyor bile. Sonra moderatör (kötü ise) klasik, bize yapım sürecinden bahseder misiniz biraz diyor. Herkes anlatıyor. Evet, şimdi soruları alalım diyor. Daha seyirci ısınmamış olduğu için ve kimse ilk soruyu sormak istemediği için uzunca bir sessizlik oluyor ve moderatör teşekkürler o halde diyor, kapatıyoruz. O anda festivalin aldığı bütçelerin, festivale emek veren insanların emeğinin, bizim oraya gelmek için harcadığımız çabanın, seyircinin orda bekleyerek bize ayırdığı zaman, işte tüm bunların acı içinde ziyan olduğunu görüyorum. Neden bu kadar acele ediliyor? Seyircinin de sıkılanı zaten çıkıp gidiyor, kalan da merak ediyor belli ki. Neden bu fırsatı değerlendirmiyoruz? Neden moderatör filmleri güzelce izleyip, üzerine gerçekten konuşmaya değecek sorular hazırlamıyor ve sohbeti derinleştirerek seyirciye de soru sorabilmesi için zaman ve rahatlık vermiyor. Aslında sorunun başına dönersek, kısa filmcilere yapılan en büyük haksızlıklardan birisi bu diye düşünüyorum. Yani uzun metraj bir film gösterildiğinde onlara gösterilen özen kısacılara gösterilmiyor. Söyleşiye olan bu özlem benim keyfim, egom için değil. Orda soruların cevabını merak edenler içerisinde sinemacı olmak isteyenler olabilir. Çoğu sinemacı da potansiyelini kısa film çekerek keşfediyor. Haliyle seyircinin bir kısacının ağzından duyacağı tecrübeler tavsiyeler, uzun metraj film yapıp belli şeyleri zaten oturtmuş bir yönetmenin vereceği tavsiyelerden daha işlevsel geliyor bana. Uzun film yapmış bir yönetmenin kaygıları artık değişmiştir ve tecrübeleri her ne kadar ilerde kullanılmak üzere cepte tutmaya değer olsa da, kısacının tecrübesine göre seyirci için daha işlevsizdir bence. Bir ruh, bir karakter kazanmak için adeta can çekişen festivallerimiz, enerjilerini şaşalı etkinlikler düzenlemek, festivale davet ettikleri ünlü gibi olan insanları, şehirlerinde tur attırmak yerine, seçkilerine aldıkları filmlerin ekiplerini seyirci ile daha fazla buluştursa, daha fazla söyleşiler, atölyeler düzenlese, eminim o hayal ettikleri prestiji çok daha hızlı kazanacaklar. Benim dünyada, iyi festivallerde gördüğüm en önemli özellik bu.

Yurt dışındaki festivallerde nasıl tepki alıyorsun, onlar nasıl buluyor filmlerini?

Bu iki filmim ile toplamda 10 festivali ziyaret etme şansım oldu. Hemen hemen hepsi oldukça ilginç ve keyifliydi. Oldenburg Film Festivali’nde filmim gösterildikten sonra neredeyse yarım saat soru cevap yaptık. Çok anlamlı, filmime duyduğum heyecanı tazeleyen sorularla geçti. Viyana’da Slash Film Festivali’ne de gittim. Seyirci özel ödülü oylaması yapılacağı için gösterim sonrası soru cevap yapmamız mümkün olmadı ancak insanlar dışarda sıkıştırıp bir şekilde cevaplarını aldılar. Oradan da seyirci özel ödülü ile döndük. Avarya‘nın şu anda 5 ödülü var uluslararası ve bunun 3’ü seyirci özel ödülü. Bu beni özellikle mutlu ediyor.

Sen genel olarak animasyon üretimi konusunda neler söylersin, yeterli mi? Yapanlar bu konuya yeterince eğiliyor mu?

Türkiye büyük bir potansiyel barındırıyor olmasına rağmen ne yazık ki yeterli değil. Bu söyleyeceklerim aslında birçok disiplin için geçerli. Bizim insanımızın tembellik hakkı yok. Yani, keyfi uğraşlar fazla lüks, çoğumuz için neredeyse imkânsız. Öğrenciler sınavlar ve ne işe yarayacağı belli olmayan ve binbir emekle girdikleri bölümlerini bitirmekle meşgul. Büyükler ise dünyanın en uzun çalışma saatleri ile mesailerde. Kimse, ya bu animasyon, resim, müzik neymiş, nasıl yapılıyormuş diyemiyor. Diyebilenler ya bir şekilde iş düzenini oturtmuş ve zaman yaratabilenler ya da ailesi sayesinde belli bir ekonomik rahatlığa erişmiş ve bu sayede zaman yaratabilmiş insanlar. Neden kişilerin boş zamanlarına odaklanıyorum? Çünkü bence o aralıkta oluyor mucizeler.

Seni animasyon yapman için yüreklendiren, yönlendiren bir sinemacı ya da başka biri oldu mu?

Net olmayan, bulanık bir geçişti bu. İlk başlarda sadece çiziyordum. Karikatürist olma niyetim vardı. Uykusuz dergisine işlerimi götürüyordum amatör olarak. Okulun başlaması ile bilgisayarla olan muhabbetim iyice arttı ve bazı çizgi öykülerimi anime etme hevesi ile bazı yazılımları öğrenmeye başladım. Animasyon yapmayı öğrenirken, onunla tam olarak ne yapacağımı bilmiyordum aslında. Fakat sonunda en heyecan verici olanın, bu medyayı kullanarak hikâye anlatmak olduğuna karar verdim ve düşünmeye başladım. Her ne kadar 2010’dan beri animasyonla haşır neşir olsam da, ancak 2015’ten itibaren kendimi sinema konusunda kaygıları olan, nasıl daha iyi film yaparım diye düşünen bir birey olarak tanımlayabilmem mümkün. O yüzden aslında daha çok başındayım. Bu süreçte çok fazla insanı örnek aldım ve imrendim. Ama bu isimler sürekli değişti. İstikrarlı olarak sevdiğim bir isim söylemem zor. Ama Tomasz Baginski’nin 2004 yapımı ”Fallen Art” filmi benim için önemli. O dönem onu görüp, ben de yapmak istiyorum dediğimi biliyorum.

Son olarak neler söylersin?

Umarım bu işin doğasına biraz ışık tutmuş, birilerini biraz olsun heveslendirmişimdir. Hâlâ merak ettikleri şeyler varsa eğer, bana türlü yollarla rahatlıkla ulaşabilirler. Çok teşekkürler!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir