Hazan Beklen’in Soğuk Beyaz filmiyle bir babanın inanç sisteminin toplumun tersine, onların yargılarına karşı ilerleyişini izliyoruz. Kendisini hikaye anlatıcısı olarak tanımlayan Beklen, Soğuk Beyaz’ı biraz da akıl sağlığı ve inanç konusunda sınırları zorlayan bir karakter üzerinden anlatmak istediğini söylüyor. Filmin yoğun, zorlu ve yorucu bir konusu var, sorularımı Hazan Beklen’e yönelttim.
Merhaba Hazan seni biraz tanıyabilir miyiz?
2001 yılının 22 Kasım günü, yoğun kar yağışının olduğu bir günde dünyaya gelmişim. Karakterimin de belki doğduğum günün sertliğinden payını aldığını zaman zaman düşünüyorum. İlkokul, ortaokul ve lise eğitimim, İzmir’in kültür ve sanat açısından oldukça hareketli ilçelerinden biri olan Tire’de geçti. Çok erken yaşlardan itibaren tek bir hayalim vardı “filmci” olmak. Bu arzu beni tiyatroyla tanıştırdı ve yedi yaşımdan on sekiz yaşıma kadar aktif olarak amatör tiyatroyla ilgilendim. Birçok kez sahneye çıktım, ekip olarak oyunlar yazdık, yarışmalara katıldık ve çeşitli dereceler elde ettik. Lise yıllarımın başında ise bir prodüksiyon ofisinde çalışmaya başladım. Bu süreçte prodüksiyon ve post prodüksiyon alanlarında kendimi geliştirme, tanıma fırsatı buldum. Aynı dönemde sinema anlayışımı derinden etkileyen; Ahmet Uluçay, İran sineması ve Rus edebiyatı ile tanıştım. Daha sonra Işık Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü’nü birincilikle kazanarak onur bursu almaya hak kazandım.
Üniversitedeki dört yıllık eğitim sürecim; sinema kulübü çalışmaları, film gösterimleri, çeşitli kısa film çekimleri, psikoloji, felsefe üzerine okumalar ve ana akım dizilerde diyalog yazarlığı gibi pek çok farklı deneyimle geçti. Bu süreç sonrası sinema anlayışım değişti ve dönüştü. Hikayelerimde derin düşünce, suskunluk, inanç ve travmatik deneyimleri konu almaya başladım. Eğitimin sonunda bitirme projem olarak İnsan Örtüsü adlı kısa filmimi çektim. Film, o yıl ulusal ve uluslararası festivallerde 25 seçkiye kabul edildi ve 8 ödül kazanarak önemli bir başarı elde etti.
Konusu itibarıyla derin düşünmeye ve tartışmaya oldukça açık bir film olduğu için bazı üniversitelerin felsefe ve psikoloji bölümlerinde ders içeriği olarak ele alındı, hatta kimi yerlerde sınav sorusu olarak bile kullanıldı. Festival sürecinin ardından kendimi hızlı bir şekilde profesyonel iş hayatının içinde buldum. Şu anda aktif olarak senaristlik ve kısa film yönetmenliğinin yanı sıra reklam ve belgesel filmler de çekmeye devam ediyorum.
Kısa filmin senin için ne gibi bir karşılığı var, bunu bizimle paylaşır mısın?
Bugüne kadar çoğunlukla maddi imkânsızlıklar ve kendimi ifade edebileceğim alanlar yaratma ihtiyacı nedeniyle kısa filmler çektim. Ancak kendimi hiçbir zaman yalnızca kısa ya da uzun metraj yönetmeni olarak tanımlamadım. Ben bir hikâye anlatıcısıyım, bana göre bazı hikâyeler kısa, bazıları ise uzun anlatılmayı gerektiriyor. Bu yüzden metraj tercihini her zaman hikâyenin ihtiyaçlarına göre yapma taraftarıyım.
Öte yandan, anlatmak istediğim hikâyeler çoğu zaman daha uzun bir anlatı yapısına elverişli oluyor. Bu nedenle kısa filmlerimi izleyen birçok kişide, o dünyanın içinde biraz daha kalmak ve hikâyeyi daha uzun izlemek istedikleri yönünde bir his oluştuğunu gözlemliyorum. Ama tabii dünya genelinde izleme sürelerinin giderek kısaldığını görüyoruz. Bu nedenle kısa film üretiminin önümüzdeki dönemde daha da önem kazanacağını düşünüyorum. Mini hikâyelerin büyük etkiler yaratacağı ve kısa anlatıların hayatımızda daha fazla yer kaplayacağı bir döneme doğru ilerliyoruz.
Soğuk Beyaz’ın hikayesi nasıl ortaya çıktı?
Dinler tarihi ve akıl hastalığı üzerine yoğun okumalar yaptığım bir dönemde, ölüm temalı ve akıl sağlığı ile inanç arasındaki sınırları sorgulayan bir karakterin hikâyesini yazma fikri oluşmaya başladı. Zamanla bu düşüncenin üzerine gittim. Uzun süredir beni besleyen İran sinemasının biçimine ve anlatı diline yakın bir tarzda daha önce bir film yapmamıştım. Zihnimde biriken tüm anlatma isteği ve etkiler bir araya gelince film de doğal olarak ortaya çıktı.
Babanın eski gassal olması ve oğlunun cenazesini yıkamak istemesi köylü nezdinde nasıl bir karşılık buluyor? Cenazeyle ilgili kafalarında soru işaretleri olduğu için babaya teslim ettikleri, ellerini kirlettikleri için içleri rahat olsa gerek. Oysa dinin herkes için eşit mesafede ve kapsayıcı olması gerekmiyor muydu? Sen her ne kadar cenazenin kimliğiyle ilgili olmadığını söylesen de toplumun önyargılarının ve kırılmalarının değerini anlamak için de bir nedene ihtiyaç duyuyor insan, yoksa bu kadar üstten bir reddediş çok acı insanlık adına… Sen ne dersin?
Senaryoyu kaleme alırken, köylünün ve Muhtar’ın tavrını iç rahatlatma ve sorumluluktan bir an önce kaçma psikolojisi üzerine kurdum. Onlar için Aziz, bir cenaze ya da bir babanın acı kaybı değil; bir an önce atlatmak istedikleri sorumluluk ve merak unsuru. Muhtar’ın cenazeyi teslim ederken “rahmetlinin yüzünü görür gibi oldum, pek kararmıştı” demesi, aslında toplumun “günahkar” olarak etiketlediği kişiye bakışının en somut tezahürüdür. Hemen peşinden de “tahsilatı hayırdır inşallah” diyerek şüphelerini dile getiriyor.
Buradaki asıl trajedi, köylünün sadece mesafeli duruşu değil, içinde bulundukları derin kendini bilmezlik halidir. Kasım karakterini bu noktada kilit bir role oturttum; onu sinsi bir yalancı olarak değil, tam aksine, içinde bulunduğu durumun vahametini kavrayamayacak kadar filtresiz ve şuursuz bir dürüstlükle kurguladım. Muhtar, gecikmelerini örtbas etmek için yollar bozuktu diyerek politik bir kılıf uydurup hala siyaset peşinde koşarken; Kasım pat diye bize bir uyku çöktü, arabayı çektik uyuduk gerçeğini ortaya döküveriyor.
Kasım burada yalan söylemiyor; sadece bir cenaze taşıdığının manevi ağırlığından ve sorumluluğundan o kadar kopuk ki, uyuyup kalmalarını bile arabanın maneviyatına bağlayacak kadar ironik bir dürüstlük sergiliyor. Cenaze namazı öncesi sergiledikleri bu tavırlar ve bir an önce gitme arzuları, dinin o kapsayıcı merhametinden ne kadar uzaklaştıklarını, ritüelleri sadece vicdanlarını susturmak için yaptıklarını gösteren acı, şekilci bir tabloyu ortaya koyuyor.
Bir yandan da süt detayı var, baba sütle mi yıkadı diye düşünmeden edemedim ama metaforik bir yanı olduğunu düşünüyorum, her ne kadar başkası için günahkar olsa da babası için süt gibi ak, tertemiz. Öyle mi?
Raşit, sütü “Aziz gelecek” diyerek alıyor; fakat o sütle oğlunu yıkamıyor. Bu sahnede sütü yalnızca gündelik bir nesne olarak değil, hikâyenin manevi katmanlarını taşıyan bir sembol olarak konumlandırmayı tercih ettim. Sütün beyazlığı ile kefenin beyazlığı arasında bilinçli bir bağ kuruyorum. Aziz göle yaklaşıp suya bırakıldığında, hayatın yüklerinden ve kirlerinden arınmış olacak. Sütün kaynadıkça temizlenip, bakterilerden arınıp içilebilir hale gelmesi gibi, Aziz de suyla birlikte sembolik bir arınma sürecine giriyor. Öte yandan, babanın arabasında görülen triskele (üçlü sarmal) sembolü farklı inançlarda farklı anlamlara gelse de özünde “doğum, yaşam ve ölümü” temsil ediyor. Bu yüzden süt, hikâye içinde doğumu hatırlatan bir unsur olarak da yer alıyor. Tabutun hemen yanında kaynayan süt, benim için aynı zamanda babaya oğlunun doğduğu anı hatırlatan bir görüntü. Bu sahnede doğum, yaşam ve ölüm aynı anda aynı mekânda yan yana duruyor. Doğumun simgesi süt; yaşamın simgesi, cenazeyi getiren köylüler ve Raşit. Onların siyaset konuşmalarından, birbirlerine haset etmelerinden ve olup bitenin ağırlığını kavrayamadan şuursuzca davranmalarından, hayatın bütün sıradanlığı ve karmaşası sahnenin içine sızıyor. Ölümün simgesi ise tabii ki tabutun içindeki Aziz’in cansız bedeni.
Film her türlü olasılığı yıka yıka ilerliyor ve sonunda daha da şaşırtıcı oluyor. Böyle bir sona ulaştıran düşünce ne oldu seni?
Raşit karakterini yaratırken kendi bağımsız ve radikal inanç sistemine sahip bir adam kurgulamak istiyordum. Ancak zamanla bunu daha sade bir yerde bırakmayı tercih ettim ve karakterin oğlunun naaşını nehre bırakması fikriyle yetindim; çünkü bu haliyle fikriyatımı en saf biçimde karşılıyordu. O sırada dinler tarihi üzerine okumalarım da devam ediyordu. Bir gün karşıma, ölülerini nehirlere bırakan bir topluluktan söz eden bir kaynak çıktı ve bu ayrıntı dikkatimi hemen çekti. Anlatıya göre nehre bırakılan bedenin ruhu kırk yıl sonra arınmış kabul ediliyordu. O an, bu fikri yalnızca benim düşünmediğimi fark ettim ve senaryodaki bu bölümün aynen kalması gerektiğine karar verdim.
Günümüzde din ve inançlar üzerinde tam da bir karmaşa yaşanıyor, bu yalnızca bizde yaşanmıyor, tüm dünyada böyle. İnançlar din kisvesi altında kuralcı bir yere evriliyor, siyasallaşıyor, sanırım babanın dönüşümü de tüm yaşanan bu samimiyetsiz ortam…
Dinler tarihi bize açıkça inancın saflığını, hakikatini gösterirken dini öğretilerin yıllar içinde suistimal edilerek devletler ve toplum tarafından ne kadar siyasallaştırıldığını ve kirletildiğini gösteriyor. Filmde de Raşit’i bu düzenin bir parçası olmaktan çıkardım. Raşit kendi çevresinden uzaklaşarak bir dönüşüm yaşamış. Bu dönüşüm sonrasında da topluma ve inanç sistemine dışarıdan farklı bir gözle bakma fırsatı bulmuş. “Tıpkı benim gibi.” Bu bakış sonrasında da doğruları, kalbi hisleri, yaratıcısına olan derin ve saf bağlılığı herkesten farklılaşıyor. Bu değişim de onu herkesin gittiği yoldan değil, alternatifinden götürüyor. Zaten hayatım boyunca da her zaman doğruya, başarıya, faydaya, huzura… giden alternatif yolların olduğunu düşünmüşümdür.
Film izleyici nezdinde nasıl karşılandı, seyircide nasıl bir karşılık buldu?
İzleyicilerin büyük bir kısmında gerek söyleşilerde gerekse bana ulaşan mesajlarda gördüğüm kadarıyla filmin ciddi bir karşılık bulduğunu söyleyebilirim. Sadece ilgi görmekle kalmadı; birçok insanı duygusal ve manevi anlamda derinden etkilediğine de tanık oldum. Hatta bir festival gösteriminden sonra birkaç izleyici yanıma gelip, hikâyenin çarpıcı etkisinin uzun süre üzerlerinden gitmediğini, diğer filmlere odaklanamadıklarını ve final sahnesinin hâlâ zihinlerinde dönüp durduğunu söylediler. Bunun yanı sıra felsefe öğrencileri ve psikologlar da filmdeki karakterin ruh hâli ve yaşadığı radikal dönüşüm üzerine kendi okumalarını yaptılar. Filmin finalinde yer alan şarkı ise ayrı bir etki yarattı; sözleri ve bestesiyle izleyenlerin hafızasında yer ettiğini söyleyebilirim. Gösterimlerden sonra sıkça “Bu müziği nereden dinleyebiliriz?” sorusuyla karşılaştık. Müzik söz konusu olduğunda Nazım Çınar’ın adını anmadan geçmek de mümkün değil. Filmin dramatik yapısıyla iç içe geçen, leitmotiflerin hikâyeye dokunduğu olağanüstü bir müzikal anlatıcılık ortaya koydu.
Oyuncu seçimi, çekim koşullarını da sormak isterim? Nerede, kaç günde çekildi?
Oyuncu seçim sürecinde elbette çeşitli aksilikler yaşadık. Set takviminin uyuşmaması, hava muhalefeti, lokasyon zorlukları derken süreç zaman zaman bizi zorladı ama günün sonunda gerekli koşulları yaratıp çalışmayı hayal ettiğim tüm isimlerle bir araya gelmeyi başardık. Film teklifini kendilerine götürdüğümüzde karşılaştığım yaklaşım beni gerçekten çok sevindirdi ve onore etti. Genç bir yönetmen olarak, böyle usta isimlerin senaryoma ilgi göstermesi ve projeye samimiyetle yaklaşması benim için son derece kıymetliydi.
Bu noktada filmin cast direktörü ve uygulayıcı yapımcısı sevgili Alican Erkılıç Yormaz’ın emeği gerçekten çok büyüktü. Zor gibi görünen pek çok meseleyi pratik ve sakin bir şekilde çözerek süreci ciddi anlamda kolaylaştırdı. Değerli oyuncularımız Ali Seçkiner Alıcı, Nail Kırmızıgül ve Abdurrahman Yunusoğlu gibi usta isimlerle çalışmak ise benim için ayrı bir mutluluk oldu. Yönetmen–oyuncu ilişkisini çok iyi bilen, hikâyeye son derece hâkim, dramaturjik devamlılığın farkında olan ve yönetmene sürekli soru ve önerilerle yaklaşan bir ekip vardı karşımda. Hatta zaman zaman kostümlerini bile çıkarmak istemeyip “Bir plan daha çekelim, bir tekrar daha alalım” diyecek kadar hikâyeyi sahiplenmeleri, film adına en kıymetli kazanımlardan biri oldu.
Hatta filmin büyük bir kısmını okuma provalarında tamamladığımızı söyleyebilirim. Okuma provalarında teknik provaya oldukça yakın bir çalışma yöntemi benimsiyorum ve bu süreç saatler sürebiliyor. Sete çıkmadan önce filmi zihnimde defalarca çekip bitirmiş oluyorum; bu yüzden okuma provası tamamlandığında film aslında benim için büyük ölçüde çekilmiş hale gelmiş oluyor.
Filmi Şile’nin Esenceli Köyü’nde çektik. Çekimler toplamda iki gün sürdü; hatta tam anlamıyla iki tam gün bile diyemem. Daha önce mekânda defalarca keşif yapıp kadrajlarımı netleştirmiştim. Zamanımız kısıtlı olduğu için de mekânların çoğunu birbirine oldukça yakın, hatta bazılarını iç içe konumlarda tercih ettim. Bu da filmi kısa sürede tamamlamamızı sağladı.
Bu mekânla ilgili ilginç bir durum daha var: Muhtemelen o köyde film çeken son yönetmen ben olmuş olabilirim. Çünkü köy, yakın zamanda sular altında kalacağı için boşaltılmaya başlanmıştı ve bütün yerleşimin yaklaşık iki kilometre öteye taşınmasına karar verilmişti. Bu nedenle filmin konusu ile çekildiği mekân arasında doğal ve güçlü bir örtüşme oluştu.
Festivallerin kısa filmlere bakış açısını nasıl değerlendiriyorsun? Çok fazla festival var ama kısa filmciler yine dertli.
Festivallerde benim için asıl önemli olan şey sayıları değil, nitelikleri. Türkiye’de ise ne yazık ki birkaç festival dışında genel tablonun oldukça sorunlu olduğunu düşünüyorum. Film seçkilerinde her zaman şeffaf ve liyakatli bir eleme süreci işletildiğine dair güçlü bir kanaatim yok. Organizasyonlarda yönetmenlere ve ekiplerine yeterince değer verildiğini de düşünmüyorum. Filmler çoğu zaman çekim kalitesine ve verilen emeğe yakışır perdelerde gösterilmiyor, söyleşiler çok kısa tutuluyor ve festivaller, aslında varlıklarını başvuran filmler sayesinde sürdürebildiklerinin pek farkında değiller.
Ayrıca gerçek anlamda bir tartışma ortamı, film okuması ve yaratıcı beyin fırtınası zemini de çoğu zaman oluşmuyor. Süreç daha çok ödül, reklam, basında görünürlük ve boy gösterme ekseninde ilerliyor. Bu durum açıkçası beni üzüyor. Bir diğer mesele de ödül kategorileriyle ilgili. Film festivallerinin yönetmenler için bir motivasyon ve seslerini duyurma alanı olması gerektiğini düşünüyorum. Dört yüz film arasından on filmin seçkiye alınması zaten başlı başına önemli bir başarı. Ancak bu filmler arasından çoğu zaman yalnızca en iyi film ve jüri özel ödülü gibi sınırlı kategorilerde ödül verilmesini anlamakta zorlanıyorum. En iyi senaryo, en iyi görüntü yönetimi, en iyi yönetmenlik, en iyi müzik ya da en iyi sanat yönetmenliği gibi alanlarda da ödüllerin verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta seçkiye giren her film, sinemasının hangi yönüyle takdir edildiğini bilme hakkına sahip.
Bundan sonra yapmak istediğin projeler nelerdir, uzun metraj düşüncesi var mı?
Çekmecemde farklı formatlarda birçok hikâyem var ve her geçen gün yenilerini yazmaya devam ediyorum. Önümde hayata geçirmek istediğim hem uzun metraj hem de bir kısa film projesi var. Şu sıralar bu projeler için uygun bir yapımcı arayışı içindeyim. Doğru koşullar ve doğru kişiler bir araya geldiğinde hayata geçirmeyi planlıyorum.
Son olarak neler söylersin?
Sinema ve hikâye anlatıcılığı çocukluğumdan beri en büyük tutkum. Elbette filmlerimin, bir gün dünyanın farklı yerlerinde izlenmesini ve dünya sinemasında yankı uyandırmasını isterim; ancak önceliğim, hikâyelerimin önce kendi ülkemde karşılık bulması. Bu yüzden yapımcıların, platformların ve sinemaseverlerin yeni hikâyelere ve yeni isimlere daha fazla alan açarak ortak projeler üretmelerini içtenlikle diliyorum. Böyle bir yaklaşımın hem yeni Türkiye sinemasının güçlenmesine hem de uluslararası görünürlüğümüzün daha ileri bir seviyeye taşınmasına önemli katkı sağlayacağına inanıyorum. Bugün sinema diyoruz yarın bu form ve yöntemi değişebilir ama ben her zaman hikayelerimi anlatmaya devam edeceğim.
