Yavuz Akyıldız: ‘Festivaller olmasa kimse alternatif dediğimiz sanat filmleri yapmaya çalışmaz’

Share

Yavuz Akyıldız’ı kısa filmi “Yağmur, Şnorkel ve Taze Fasulye” ile tanıdım. İpekyolu Film Ödülleri’nde en iyi kurmaca filmi kazanan ve ismiyle ironik ve sevimli bir anlatım tarzı olduğunu düşündüğüm bu filmi izlemek istedim. Yavuz Akyıldız sorularıma samimiyetle ve uzun uzadıya cevap verdi ve ortaya bu güzel söyleşi çıktı. Herkese iyi okumalar…

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir

Merhaba Yavuz, öncelikle seni tanıyabilir miyiz?

blankBen Trabzon’da doğdum ve çocukluk yıllarım Trabzon’un çeşitli ilçelerinde geçti. Daha sonra ailem İstanbul’a taşındı ve ilk, orta, lise ve üniversiteyi İstanbul’da okudum. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Ekonometri bölümünde lisans eğitimimi tamamladım ancak lisans eğitimim boyunca İstanbul Üniversitesi’nin tiyatro kulübü olan Ö.K.M. sahnesinde tiyatro ve sanatla uğraştım diyebilirim. Tiyatro ve onunla beraber beni sarmalayan yaşantıyı o kadar çok sevdim ki zaten iktisat eğitiminin son yıllarında, iktisatla ilgili bir şeyler yapmayacağıma içten içe karar vermiştim diyebilirim. Sinema ise çok eskiden beri sevdiğim bir şeydi. Mahalleden Fatih adında bir arkadaşımla birlikte büyük bir DVD film arşivi oluşturmuştuk. Sürekli film izleyip onlar üzerine konuşuyorduk. Tiyatro kulübünde de insanlar genellikle istedikleri filmleri bana söylüyorlar ben de onlara filmi getiriyordum. Cahit adında bir arkadaşımın söylemiyle, zamanın seyyar Netflixliğini yapıyordum. Daha sonra da hayatıma sinema üzerinden devam ettim, yüksek lisansı ve doktorayı sinema bölümünde yaptım. Şu anda da Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi’nde Sinema Anabilim Dalı’nda Doktor Öğretim Üyesi olarak çalışmaktayım. Aynı zamanda da pratik olarak film yapma uğraşı içerisindeyim. Yağmur, Şnorkel ve Taze Fasulye ilk kısa filmim.

Yağmur, Şnorkel ve Taze Fasulye’nin hikayesi nasıl ortaya çıktı?

Filmi Emre Yalçın ile (kendisi şu an Kafkas Üniversitesi Tiyatro Bölümü Başkanlığını yürütmektedir) 2015 yılında birlikte gittiğimiz bir tatilde yazdık. Emre’nin kafasında baba ve oğul ilişkisi üzerine daha önce kurguladığı bir ilişkilenme biçimi vardı, bu yapı üzerinden o Baba’yı ben de Oğul’u doğaçlama oynayarak metni oluşturduk. Daha sonra da yaptığımız doğaçlamaları yazıya geçirdik. Bizim oluşturduğumuz ilk metin yaklaşık 27 sayfaydı, daha sonra ben bu temel metin üzerine çalıştım ve metni 17 sayfaya kadar düşürdüm. Bu süreçte de filmin yönetmen yardımcısı olan, samimi arkadaşım Erman Bostan’ın çok önemli katkıları oldu. Filmin başındaki ve sonundaki prolog kısımlarını yapısal bir bütünlük oluşturmak adına daha sonra ben ekledim. Ancak şunu da söylemek gerekir, filmle Godot’yu Beklerken arasında birçok kişi ilişki kuruyor, tiyatro kökenli olduğumuz için Emre’nin de benim de artık içselleştirdiğimiz bir metin Godot, tiyatro ile çok içli dışlı olunca bu tür eserleri düşünüp düşünmediğinin bile ayırdına varamıyor insan. Film bittikten sonra anladığınız bir süreç oluyor. Genel olarak eğer sinema yapmaya devam edersem, tiyatro ve tiyatrodan öğrendiğim anlatı yapıları ve estetik üzerinden bir sinema yapacağım gibi görünüyor.

Baba oğul hesaplaşmaları sinemamızda özellikle uzun metrajlı filmlere konu olabiliyor ama sen daha ironik, kasmayan bir hesaplaşma duygusuyla yaklaşmışsın olaya. İyi de yapmışsın. Biraz bu ironik dilden, anlatımından bahsedebilir misin?

Teşekkür ederim, ben de sinemamızda çok işlenen bir konu olduğu için, özellikle çekimler bittikten sonra (nedense çekimden önce değil de) biraz korkmaya başladım. Özellikle filmde kurulan dilin, baba-oğul ilişkisinin sinemamızdaki örneklerinden daha farklı olduğunu düşünmemle birlikte acaba klişe bir yerden mi okunacak film gibi bazı dertlerim oldu diyebilirim. Belki de o nedenle filmdeki sürrealist olan bir sahneyi çıkarmamak için elimden geleni yaptım. Bu soru gerçekten çok uzun konuşulacak bir konu ama özellikle filmi izleyen tanıdığım ve tanımadığım kadın arkadaşların görüşleri benim için çok önemli oldu, onlar da eğer beni kırmamak için yalan söylemiyorlarsa filmin genelde cinsiyetsiz bir yapıda olduğunu söylediler. Bu benim için çok önemli, filmin sonunda erkek eleştirisi yapılıyor dahi olsa sürekli (klasik) erkeklik durumlarının sergilenmesi benim artık izleyebildiğim şeyler olmuyor. Ayrıca sinemada gerçekçi olarak sunulan estetiğin aslında gerçekçi olmadığını da düşünüyorum. Bence gerçekçilik iddiası taşıyan bazı filmler, daha önce defalarca yapılmış ve artık bir konvansiyona dönüşmüş bir sinema türü. Yaşamın sinemaya yansıması değil sinemanın sinemaya yansıması. Türkiye’de özellikle de baba ile oğul arasında veya anne ile kızı arasında doğrudan ve yoğun çatışmalı durumların çok az yaşandığını düşünüyorum, daha ziyade sürekli birbirini iğneleyen, sürekli bir alaycılığın, beğenmemenin, sevginin, bağlılığın ve kontrol etme duygularının bir arada yaşandığı kaotik ilişkilere sahip olduğumuzu düşünüyorum. Biraz filmde de değinmeye çalıştığımız gibi gerçekten sorun olay durumlar veya yaşanmışlıklardan bahsetmek dahi büyük bir tabu gibidir ve genellikle de hiç konuşulmaz. Bu nedenle, tabi ki bana göre, filmdeki yapının gerçekte yaşananlara daha yakın olduğu kanaatindeyim. İroni özellikle Türkiye’de ata sporu gibi bir şey, ironik konuşmayan insana denk gelmiyorum diyebilirim, filmin dilindeki ironi ve absürtlüğün gerçek hayatta, yaşamımızda fazlasıyla olduğunu düşünüyorum. Ancak filmde tabi ki bu yapılar yoğunlaştırılmış olarak ve izleyicinin bu absürtlüğü ve ironiyi fark etmesini sağlayacak şekilde kurgulanıyor. Sinematik anlamdaki amacım izleyicinin aşina olduğu ve onlara sıcak gelen bir durumu karakterlere yukardan bakmadan ama sürekli tekrar eden durumun da farkına varmak gerekliliği arasında kurmaya çalıştım.

blank

Bir yandan da sürekli içimizde durmaksızın yer alan gitme duygusuna da girmişsin. İnsan neden gitmek ister sence? Ya da senin karakterin neden gitmek istiyor?

Çok güzel soru, muhtemelen gitme duygusunun antropolojik kökenleri var, ilk insanlar göçebe, tehlikelerle dolu, eşyasız bir hayat sürüyorlarmış, bu durum da bize genetik miras olarak aktarılmış olabilir ama tabi ki o kadar hâkim değilim bu konuya, bu nedenle biraz kulaktan dolma bilgiyle biraz da hislerim ve izlenimlerimle cevap vereceğim bu soruya. İnsan sürekli aynı yerde yaşayınca belirli bir süre sonra bir rutin oluşturuyor ve gündelik bir döngüyle çok benzer işler yapmaya başlıyor, sanırım insan zihinsel ve fiziksel olarak ölümle, varoluşla ilgili bir hisse kapılıyor bu durumda. Yaşamak statik hale gelince ölüm duygusu beliriyor sanki. Bu nedenle var olabilmek ve yola çıkmak / yer değiştirmek arasında güçlü bir bağ olduğunu düşünüyorum. Ayrıca gitmenin, yola çıkmanın da ortaya çıkardığı çok güçlü bir edebiyat, müzik, yaşam tarzı ve kültür var. Beat ve 68 kuşağı etkisini azalarak da olsa 90’lı yılların ortalarına kadar sürdürdü bence. Kurt Cobain’in 1994’teki ikonik ölümü ise sanki bir kişiden çok bir anlatının ölümüydü. Bu anlatı da, yola çıkmak, konfor alanından çıkmak, otoriteyi reddetmek, doğayla iç içe olmak, mülkiyetsizlik, müziği dinlemenin ötesinde onu vücudunda yaşamanın gerekliliği gibi alt başlıklar içeriyordu. Emre ile benim içinde bulunduğumuz kuşakta da bu etkileri tanıyan, bilen ve seven insanlar vardı, ancak bizim kuşağın gitme cesareti yoktu sanki. Sanırım bizim karakterimiz bu anlamda bizden çok fazla iz taşıyor, zaten karakterin yaşı da bizim filmi yazdığımızdaki yaşımız. Bir şeyi sevip onu yapmak istiyoruz çünkü imgelememizde bu çok güzel ancak yola çıkma cesaretimiz yok, belki de içten içe imgelemimizde idealize ettiğimiz bir yolculuk yaşayamayacağımızı bildiğimiz için de yola çıkmıyoruzdur, çünkü dışarıda da öyle bir dünya yok gibi görünüyor. Sözünü ettiğim kuşaklarda yola çıkmak beraberinde yeni ama insan hayatında köklü olabilecek, belki de hayatı boyunca bütün yaşam biçimini değiştirecek bir olguydu, sadece yer değiştirmek değildi. Pandemiden hemen önce ülkeler arası sürekli, genellikle de kısa süreli yer değiştirmeler tarihin belki de en üst noktasındaydı ama herkes biliyordu ki döndüğünde kimse değişmeyecek. Başka bir ifadeyle artık bir yere ruhsal olarak gitmek imkansızlaşmıştı. Bu anlamda gitmek kavramsal bir şey bence, hareket etmek anlamına gelmiyor, çok daha güçlü yıkıcı ve yapıcı motivasyonlara sahip.  Ayrıca Oğul’un gitmemesi bizim için bir metafor olma özelliği de taşıyor. Birçok kişi sürekli bir şeyler yapmak istediğini ancak birtakım engeller ve insanlar nedeniyle bunu yapamadıklarından dertleniyorlar. Bizce bu dertlenme biçimini insanlar genellikle yapmak istedikleri şeyden daha fazla seviyorlar ya da ona daha fazla bağımlılar. Bir şey yapma fikri ve heyecanı onu yapmaktan daha cazip geliyor insanlara, zaten konuyla ilgili enerjinin büyük bir bölümü de bu aşamada bir şeyi yapmakla ilgili konuşma aşamasında tükeniyor. Kendi açımdan da bu böyleydi, sürekli film yapmak isteyip ancak onu sürekli erteliyordum, türlü bahaneler ve engeller öne sürerek kendimi diğer insanlara karşı haklılaştırıyordum. Bu nedenle bu filmin ilk filmim olması da çok önemli benim için. İnsan konfor alanından çıkmak istemiyor, film izleyip beğendiğim filmleri çok övüp, beğenmediklerimi de çok yermem hem konforlu hem masrafsız hem de yeterince kendini kandırmayı başarabilirsen seni güçlü hissettirecek bir alan oluyor.

Göçmen kavramına az da olsa değiniyorsun. Karşıdan bakmakla ve yargılamakla ilgili sanırım mesele?

Benim filmde tek değiştirmek istediğim kelime göçmen kelimesi olabilir, o kelime olmadan sahnenin devamı korunarak olsa bence daha etkili olacak sahne, çünkü izleyici o zaman bizim verdiğimiz kelimeyle değil, kendi düşüncesiyle bir tekinsiz-öteki yaratacaktı gibi geliyor. Film 2015’te yazıldı ve o zaman göç dalgası ve onun yarattığı tekinsizlik tüm dünya için daha yeniydi sanırım, bizi de insanların konfor alanlarındaki ani değişim ve bunun sonuçları etkilemiş olmalı. Sizin de söylediğiniz gibi o sahne, karşıdan bakmak ve yargılamakla ilgili. Özellikle görece sağduyulu olduğunu düşünen, entelektüel kesimin dahi çeşitli şekillerde bozulan konfor alanı fazlalaşınca (sokakta çok fazla göçmen görmek bile konfor alanını daraltabilir, sana hiçbir şey yapmasa dair) aniden hırçınlaştığını, insan haklarıyla övünen Avrupa’nın, bahsettiği hakların belirli bir zümreye ait olduğunu, nasıl hemen askıya alınabildiğini yakın geçmişte acı dolu olaylarla gördük. Filme dönecek olursak, Baba ile Oğul’un ilk olarak ortaklaştıkları sahne burası. Yusuf Kenan diye bir arkadaşım “Baba ile Oğul’un dünyaya aynı pencereden baktığını gördük o sahnede” demişti. Bu okuma çok hoşuma gitti, genellikle birbiriyle sürekli didişen insanların tekinsiz bir öteki ortaya çıktığında nasıl birleştiklerini hemen her yerde görebiliriz, sizin de dediğiniz gibi karşıdan bakmayı ve yargılamayı genel olarak çok seviyoruz hatta bizi birleştiren bunu yapmak insanları maalesef çoğu zaman birleştiren bir unsur oluyor. “Üçüncü bir kişiyi gömmek iki kişiyi en çok yakınlaştıran şeydir” gibi bir şekilde ifade ediyordu sanırım Alper Canıgüz bu konuyu.

Filme ismini veren üç öğe de kalma ve gitme dengesinde bahane yaratan, sevilen ve doğayla sınanan durumlar… Senin için anlamı nedir bu öğelerin?

Taze fasulyeyi mevsiminde, yağmuru da evdeysem ve film izliyorsam severim. Şnorkel ise bana oldum olası yabancı bir şey, normalde iyi yüzmeme rağmen şnorkel takınca boğulma tehlikesi geçiriyorum sanki. Bu üç öğe de tamamen film yazım sürecinde ortaya çıktı, filmin sırasıyla gidersek ilk sıra da şnorkel var. Şunu söylemek gerekir ki ilk önce anlatının çatısı kuruluyor ve Oğul’un evden gidemeyeceğine karar veriyorsunuz. Ardından bu gidememenin sebepleri oluşturuluyor. Bu sebepler ve gidememeyi sağlayan objeler / durumlar ne kadar filmin biçimiyle ilişkiliyse, bence o kadar çalışıyor. Çocuğun yanına almayı unuttuğu ve son anda babasından istediği şeyin, eskiden yaşadığı ve Oğul’a göre en önemli ilişkisine ait bir şey olması gerekiyordu, ayrıca bu objenin hasar görebilecek bir obje de olması gerekiyordu. Şnorkel tüm bu özellikleri taşıdığı gibi filmin yapısına da uyuyordu bizce. Ayrıca filmi yazarken şnorkelin de hikayesini hemen oluşturmuş olduk. Oğul ve Julia adında bir turist kadın, bir zamanlar Oğul’a göre bir şeyler yaşamışlar. Ancak Emre ve ben bu yaşananları Oğul’un hatırı sayılır biçimde abarttığını düşünüyoruz. Şnorkel, Julia’nın Oğul’a öylesine, naif bir niyetle verdiği bir şeydi ancak zaman içerisinde Oğul için en önemli objelerden biri haline geldi. Bu nedenle de Oğul’un evden çıkmasının itici gücü şnorkel ve onun yarattığı imgelem oldu. Taze fasulye ve yağmur ise özellikle Oğul’un konfor alanından çıkamamasını simgeliyor gibi.

blank

Oyuncu seçimi de önemli, oyuncuları nasıl seçtin?

Onurberk Arslanoğlu benim üniversite tiyatrosu yıllarından arkadaşım ama senaryoyu yazdıktan sonra aklıma hiç gelmemişti, kendisi de oyuncu olan Emrah Özdemir senaryoyu okuduktan sonra bu karakter için Onurberk’in uygun olduğunu söyledi. Daha sonra Onurberk de senaryoyu okudu ve oynamayı kabul etti. Daha sonra Onurberk, Baba rolü için Şerif Erol’un önerdi, Şerif hoca metni okudu ve kabul etti.  Zaten benim tiyatrodan ve sinemadan hayranı olduğum bir oyuncuydu ama özellikle Onurberk’le birlikte iyi bir Baba-Oğul fotoğrafı oluşturduklarını düşünüyorum. Filmin kastı biraz rastlantısal ve kısa sürede gerçekleşti ancak kendimi film yapım sürecinde en şanslı saydığım bu kısım oldu. Performanslar benim hayal ettiğimin çok üzerinde, ayrıca çok eğlenceli bir set süreci geçirdik, gerçekten müthiş insanlar. Şerif Erol’a ve Onurberk Arslanoğlu’na tekrar sonsuz teşekkürler.

Birçok işle uğraştıktan sonra kısa film çekmeye sıra gelmiş gibi, kısa filmin senin için anlamı nedir?

Önceki cevaplarımdan da anlaşılabileceği gibi aslında birçok işi, film yapabilmek için yaptım diyebilirim biraz da. Zaten hep tiyatro ile ilişkim devam etti. İlk olarak kısa metrajla ilgili şunu söyleyebilirim ki, kısa film benim için uzun filme geçmeden önceki idman sahası değil. Kısa metraj filmler özellikle ülkemizde uzun metraja geçiş yapmanın ön hazırlığı olarak görülüyor, yani bir çeşit maça çıkmadan önce yapılan idman. Ama edebiyatta kısa hikâye yazmak, roman yazmanın ön hazırlığı olarak görülmüyor. Çünkü bunlar iki farklı edebi tür ve birbirlerine herhangi bir üstünlükleri olamaz. Ayrıca ülkemizde Nuri Bilge Ceylan nedeniyle popüler bir yazar olan Anton Çehov’un eserlerinin çoğu altı sayfayı geçmeyen metinler ki Çehov bir öykünün başarısını onu olabildiğince kısa anlatmada arayan bir yazardı. Müzik, şiir vb. neredeyse diğer hiçbir sanatta da eserin süresi sinema kadar önemli değildir. Bence uzun metraj ve kısa metraj arasında yapılan ayrımın içerikle ilgili olmadığı rahatlıkla görülebilir. Evet uzun metraj film yapmanın popülaritesi daha fazla ama bu durum “filmin veya anlatının” içeriği ile ilgili bir durum değil. Zira önümüzdeki yıllarda kısa metrajın popülaritesi artarsa ve birçok kişi yüksek bütçeli kısa metraj filmler çekmeye başlarsa da aynı şey söz konusu olur. Bence bir anlatının (filmin) süresini, anlatıyı meydana getiren yapılar belirlemeli, dışsal olarak filmlere dayatılan sınırlar, süreler değil. Dünya genelinde de Lanthimos gibi birçok önemli yönetmen uzun metraj çekebilecek güce sahipken kısa metraj filmler çekiyor. Çok ünlü olmayan, filmleri Cannes film festivali gibi seçkilere girdiği halde sürekli kısa metraj film çeken, otuzun üzerinde kısa film çeken, birçok yönetmen de var ki bence önümüzdeki yıllarda kısa metraj film, uzun metrajdan daha popüler hale gelecek. Mubi gibi birçok online platformdaki kısa metraj film seçkisinin artması da bu yönde bir işaret olarak okunabilir. Benim önümdeki projelerin çoğunluğu da kısa metraj şu an, yani anlatmak istediğim hikâyenin kendisinin süresini belirlemesini isterim ve umarım hep öyle olur. Bir filmi etkisini kaybettirmeden anlatabileceğim en kısa sürede anlatmak isterim, bu süre bazı filmler için 60 dakikanın üzerine çıkarsa o zaman uzun metraj film çekerim ama onun dışında kısa metraj filmler çekmek isterim. Ayrıca kısa metraj izlemeyi çok seven biriyim.

Filminle festival yolculuklarında da yer alıyorsun, seyircinin ve jürinin tavrı hakkında neler söylersin?

Evet, festivallere katılıyor film, seyircilerin tepkisi genelde olumlu, çok eleştirel bir yaklaşımla karşılaşmadım açıkçası. Ankara ve Boğaziçi film festivallerinde yapılan fiziksel gösterimlerde de film sırasında istediğimiz yerlere tepki geldi diyebilirim. Ben filmin yapısı gereği izleyiciyle mesafeli olabileceğini düşünüyordum ama insanlar filmi sıcak buluyor, karakterleri yargılamadığımızı hissediyorlar bence. Birçok insan kendi yaşamıyla örtüştürüyor, bunu duymak açıkçası hoşuma gidiyor. Çünkü tipik, genel olan bizim ilgimizi çekiyor. Ön jüriler filmi genellikle beğeniyorlar diye düşünüyorum çünkü birçok festivalde finalist olduk. Ana jürilere gelince bugüne kadar bir tek İpekyolu Film Festivali’nden en iyi film ve en iyi erkek oyuncu ödüllerini aldık, bu nedenle oradaki jürilerin beğenmiş olduğunu varsayabilirim sanırım. Diğer jürilerin ne düşündüğüyle ilgili bir fikrim yok. Ancak jüri olmanın, karar vermenin, bu film diğerlerinden daha iyi demenin çok zor olduğunu düşünüyorum. Yarışma mantığı aslında sinemaya uymayan bir mantık çünkü herkes farklı bir konu ele alıyor bunların nasıl yarıştırılacağı açık ki bilimsel ve objektif bir değerlendirmeyle gerçekleştirilemez. Doğal olarak bir yarışmanın birincisi jürilerin beğenileriyle ilgili. Ben jüri olsam ben de kendi beğenim doğrultusunda seçim yapacağım, sanat alanlarındaki yarışmanın kaçınılmaz sonucu bu. Ancak ne yalan söyleyeyim ödül almak mutlu ediyor insanı. Ayrıca festivaller, yarışmalar ve ödüller ilerideki projeler için hem maddi hem de manevi olarak ciddi bir motivasyon sağlıyor. Sonuçta şu bir gerçek ki festivaller olmasa kimse alternatif dediğimiz sanat filmleri yapmaya çalışmaz, bir şekilde gişede para getirebilecek filmlerle kısıtlanmış oluruz.

blank

Film için bütçeyi nasıl buldun?

Film için bütçe bulamadım ve tamamen eşimin, annemin, kendimin ve yakın arkadaşım Murat Karakaş’ın desteğiyle çektim ve bitirdim. Umarım ikinci filmde bütçe bulabilirim. Sinemanın tek sevmediğim yanı en ucuz filmin bile ciddi bir maliyeti olması diyebilirim.

Pandemi dönemini nasıl değerlendirdin, bu dönemde pandemi ile ilgili bir film çeksen duygun ne olurdu?

Aslında Hindistan’da sosyal izolasyon temalı bir festival, Yağmur, Şnorkel ve Taze Fasulye filmini pandemi sonrası ve pandemi düşüncesinden etkilenerek çektiğimizi zannetmiş. Pandemi sürecinde özellikle edebiyat okumalarını artırdığımı söyleyebilirim, evde, kitaplarla, senaryo yazmaya çalışarak ve film izleyerek çok vakit geçirdiğim için aslında benim için çok fazla bir şey değişmedi. Zaten beş yıldır küçük bir şehir olan Niğde’de yaşadığım için kolay uyum sağlayabildim sürece. Hatta ben Zoom üzerinden Niğde’deyken hiç olmadığı kadar sosyalleştim. Ama tabi ki yine de belirli bir süre sonra çok zorlandım. Ben pandeminin ilk dönemlerinde normalde çalışan ve ancak akşamları birkaç saat görüşen çiftlerin bu süreçte çok kavga ettiklerini hatta ciddi bir boşanma talebinin olduğunu duymuştum. Belki gerçek değildir bu haber ama beni daha çok çeken bu tür bir şey oluyor, sistem çalıştığı sürece ilişki de o sistemin bir parçasıymış gibi devam ediyor. Ancak sistemdeki sorun doğrudan evde birlikte vakit geçirmek zorunda kalan insanların yüzleşmek zorunda kaldıkları bir soruna dönüşüyor. Bu ilişkilerin ne kadar sisteme entegre olduğunu gösteriyor. Birbirine katlanamayacak, birlikte vakit geçiremeyen insanların hayatlarının ne kadar otomatik hale gelmiş olduğunu göstermesi açısından da çok önemli. Birbirlerini görmedikleri sürece evli kalabilen insanlar gerçekten düşündürücü bir konu. Annem bir çocuğun veya bir sorunun ilişkilerde genelde çarpan etkisi yaptığını söylüyor, ya olan sevgi ve etkileşimi katlıyor ya da olmayan sevgi ve iletişimsizliği. Bu konu üzerinden bir film çekmek isterdim.

Çevrimiçi festivaller ve gösterimlerle ilgili neler düşünüyorsun?

Ben katıldığım bütün çevrimiçi festivallerde söyledim, bence kısa filmlerin çevrimiçi gösterilmesi çok iyi bir şey. Diğer türlü gösterim ve izleyici sayısı çok kısıtlanıyor. Festivalin yapıldığı şehirde değilsen kesin, yapıldığı şehirdeysen de iş yoğunluğu nedeniyle büyük ihtimalle izleyemiyorsun filmleri. Hele kısa filmler için çevrimiçi gösterimler bence bir milat. Ankara ve Boğaziçi festivallerinde büyük perdede, yoğun bir konsantrasyonla filmin izlenmesi müthiş bir duyguydu ve bence sinemanın oluşturduğu performans hiçbir yerde oluşamaz. Ayrıca sinemaya yapmak istememe en önemli katkı büyük oranda üniversite yıllarında İstanbul Film Festivali ve alternatif bakış açılarını görmeme neden olmuştur diyebilirim. Festival ruhu çok önemli ve tabi ki fiziksel gösterimler devam etmeli ancak hem kısa metraj hem de uzun metraj için çevrimiçi gösterimlerin avantajları düşünüldüğünde artık festivallerin ayrılmaz bir parçası haline gelmesi gerektiğini düşünüyorum.

Sırada başka projelerin var mı?

Yeni birkaç proje üzerinde çalışıyoruz. Bunlardan bir tanesi çekim aşamasına gelmiş durumda. “Yağmur, Şnorkel ve Taze Fasulye” filmini beraber yazdığımız Emre Yalçın “B. ile U.” adında güzel bir senaryo yazdı. Bu projeyi önümüzdeki yaz çekmeyi planlıyoruz. “B. ile U.” ilk senaryodaki baba oğul üzerinden işlenen bağımlılık ilişkisini, iki yakın arkadaş üzerinden kuran bir film. Bu nedenle de ilk filmden farklı toplumsal ve bireysel katmanlar söz konusu. Bu filmde biraz daha bugün Kadıköy ve Beşiktaş’ta görebileceğimiz, 30-40 yaş arasındaki insanların yaşamlarına odaklanıyoruz. Bu filmin dışında iki tane mockumentary (sahte belgesel), bir tane de kurmaca-deneysel arasında gidip gelen bir yol hikayesi projem var. Bu projelerin hepsi kısa metraj olarak düşünülen projeler, ancak hepsi oluşum aşamasında.

Son olarak neler söylersin?

Güzel sorular için çok teşekkür ederim. Sorular sayesinde kendimi yeterince anlatabildiğimi düşünüyorum ve zaten çok uzun yazdım. Bu nedenle eklemek istediğim bir şey yok.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir