John Wick’i sevmemizin asıl nedeni, onun kalemle adam öldürmesi ya da imkansız açılardan ateş etmesi değil. Onu seviyoruz çünkü o, hepimizin olmak istediği “istifasını basıp çıkan” ofis çalışanı.
Dikkatli bakarsanız, John Wick evreni aslında fantastik bir yeraltı dünyası değil, modern iş hayatının ve plazaların abartılı bir yansımasıdır.
Aksiyon filmlerinde kahramanlar genellikle kamuflaj giyer, atletle dolaşır ya da deri ceketler çeker. John Wick ise asla takım elbisesini çıkarmaz. Kravatı, gömleği ve kol düğmeleriyle, savaşa giden bir askerden çok, önemli bir yönetim kurulu toplantısına giden bir genel müdür gibi görünür. Wick’in zırhı askeri teçhizat değil, resmi kıyafetidir. Bu görsel tercih seyirciye bilinçaltında şu mesajı verir: “Bu adam savaşçı değil, mesaiye kalmış bir personel.”
Serideki “Yüksek Masa”, yüzünü nadiren gördüğümüz, kararları sorgulanamayan, acımasız ve dokunulmaz yönetim kuruludur. Onlar için sahadaki personelin (John) duygularının, yaşadığı travmanın (ölen karısı ve köpeği) hiçbir önemi yoktur. Şirket (Masa), sadece yıl sonu hedeflerine ve sonuçlara bakar. Eğer şirketin kurallarına uymazsanız, geçmişte ne kadar kâr ettirdiğinizin bir önemi yoktur, anında harcanırsınız.
Continental Otelleri, bu dünyanın şirket binalarıdır. Winston ise şubeyi idare etmeye çalışan, hem genel merkezle (Masa) arasını iyi tutmaya çalışan hem de personeli (John) korumaya çalışan arada kalmış “Bölge Müdürü”dür. Otelin katı kuralları (“Otel sınırları içinde iş yapılamaz”), şirketlerin İnsan Kaynakları yönetmelikleridir.
Excommunicado (Aforoz): Bu terim, iş dünyasındaki tazminatsız kovulma ve kara listeye alınmanın uç halidir. Şirket kartınızın iptal edilmesi, sigortanızın kesilmesi ve sektörde adınızın sakıncalıya çıkmasıdır. John Wick, 3. filmden itibaren aslında kovulmuş ve referansları yakılmış bir çalışanın hayatta kalma mücadelesini verir.
John Wick evreninde kullanılan altın paraların dış dünyada (bakkalda, emlakçıda) bir geçerliliği yoktur. Sikkeler sadece camia içinde geçerlidir. Bu, iş hayatındaki “Çevre/network” ve “Hatır” kültürünün somutlaşmış halidir. İş dünyasında da bazen para geçmez, tanıdık geçer, hatır geçer. John’un harcadığı her sikke, aslında kariyeri boyunca biriktirdiği kredisidir. Mühür ise, meşhur “Sen benim sırtımı kaşı, ben de senin” anlaşmasının kanlı senedidir. Geçmişte birinden yardım alarak (terfi ederek) borçlanmışsınızdır ve o kişi günü geldiğinde diyetini ister.
John’un savaştığı yüzlerce tetikçi “Ayın Elemanı” olmak isteyen, prim ve ikramiye peşinde koşan, terfi alabilmek için en başarılı iş arkadaşının bile ayağını kaydırmaktan çekinmeyen hırslı mesai arkadaşlarıdır. Telefonlarına gelen mesaj (John’un başına konan ödül), aslında üst yönetimden gelen “Kimi işten attırırsanız/geçerseniz onun koltuğu (ve primi) sizin olur” e-postasıdır. John’un her kavgası, aslında ofiste arkasından çevrilen dolaplara, mobbinge ve dedikodulara verdiği fiziksel bir cevaptır.
John Wick ilk filmde ne istiyordu? Emekli olmak. Huzur. Evinde oturup yasını tutmak. Yani modern çalışanın en büyük hayali olan “Güneyde bir kasabaya yerleşip emekli olma” hedefine ulaşmıştı ama şirket onu geri çağırdı. “Senin yeteneğine ihtiyacımız var, bizi bırakamazsın” dediler. John Wick serisi, “Tükenmişlik Sendromu”nun vücut bulmuş halidir. Yorgundur, yaralıdır, bezgindir ama sistem onu sürekli “performans göstermeye” zorlar.
Biz bu filmi izlerken patlamış mısır yiyip eğleniyoruz sanıyoruz ama aslında bilinçaltımızda bir terapi seansı yaşıyoruz. Ofiste bize mobbing uygulayan müdüre, arkamızdan kuyu kazan iş arkadaşımıza, bizi insan değil rakam olarak gören yönetim kuruluna atamadığımız yumruğu John Wick bizim yerimize atıyor.
John Wick, masa başı çalışanının gerçekleşmemiş rüyasıdır.
