Bir Cuma aşamı Kadıköy’de yürürken burnumda anason kokusu, kulaklarımda yüksek desibelli 90’lar pop şarkılarının gürültüsü. Sağımda solumda, tabelasında “meyhane” yazan ama içi bir gece kulübü gibi titreşen mekanlar…
Bunlara “Yeni Nesil” diyorlar. İçeride herkes ayakta, sandalyelerin üzerinde göbekler atılıyor, kadehler hüzne değil coşkuya kaldırılıyor. Google’a yazınca çıkıyor; “Meyhane”, kelime kökeniyle şarabın evi demek. Şimdi ise olmuş gürültünün ve unutmanın evi.
Meyhane imgesi, bizim kuşağımızın zihnine Yeşilçam’ın puslu, sigara dumanlı arabesk sekanslarıyla kazındı. Yeşilçam’ın meyhanesi sadece içki içilen bir yer değil, bir rehabilitasyon merkeziydi. Tezgahın arkasında genellikle bir Rum ya da Ermeni yurttaşımız, nam-ı diğer “Barba” dururdu.
Burada modern iktisadın babası Adam Smith’in kemiklerini sızlatacak türden bir durum var. Alkol satarak geçimini sağlayan bir esnafın, kederden kendini dağıtan müşterisine “İçme bre şu zıkkımı, evine git çoluğun çocuğun bekler” diye sitem etmesi, modern kapitalizmin asla anlayamayacağı bir vicdan ortaklığıdır. O filmlerde meyhaneci, müşterisinin cüzdanının değil, ruhunun bekçisiydi.
Kaç Para Ulan Bir Flüt – Yoksulluğun Matematiği
Yeşilçam meyhaneleri çaresiz babaların sığınağıydı. En can yakıcı sahne şüphesiz İbrahim Tatlıses’in filmindeki meşhur sekanstır. Masada bir şişe rakı, yanında belki bir dilim beyaz peynir… Karakter, çocuğuna okul için istenen flütü alamamıştır. Cebindeki son parayı flüte vermek yerine, o çaresizliğin acısını uyuşturmak için meyhaneye gömmüştür. Yumruğunu masaya vurup, gözleri dolarak isyan eder: “Kaç para ulan bir flüt? Kaç para?”
Yeşilçam’da rakı, yoksulun ilacıdır. Çocuğuna flüt alamayan İbrahim Tatlıses de, Müjgan’ına kavuşamayıp “paraya gitti Müjgan, paraya!” diye hıçkıran Sadri Alışık da teselliyi rakı kadehinde bulur. Meyhane ve orada içilen rakı düşmüş karakterlerin sığınabildikleri tek lükstür.
İşte tam bu noktada, bugünün meyhanesiyle geçmişin meyhanesi arasında galaksiler arası bir fark var. O gün flüt alamadığı parayla rakı içen baba, bugün bir “Yeni Nesil Meyhane”ye gitse ve önüne gelen 70’lik rakı hesabını ödese; o parayla bırakın bir taneyi, çocuğunun sınıfındaki bütün öğrencilere flüt alır. Baktım, Helvacıoğlu marka flüt 200 TL. Artık o paraya, değil şişeyi, bir kadehin yarısını bile vermiyorlar.
Sınıf Atlayan Kadeh: Viskiden Pahalıya Halk İçkisi
Eski filmlerdeki içki sembolizmi, keskin bir sınıfsal ayrımı işaret eder. Viski, Yeşilçam’ın kötü adamlarının, işçinin hakkını yiyen fabrikatörlerin, sabahlığıyla evde gezen ve batılılaşmış ahlaki yozlaşma yaşayan zenginlerin içkisidir. Rakı ise yoksulun, aşık olanın, dürüst ama kader kurbanı olanın sırdaşı.
Bugün bu denklem tepetaklak. Rakı, üzerindeki devasa vergi yükü ve değişen tüketim algısı ile artık soylu bir içki. İthal edilen viskiden daha pahalı, erişilmesi güç bir lüks tüketim ürünü. Eskiden garibanın tesellisi olan bu içki artık beyaz yakalının statü göstergesi.
Kederden Karnavala
Meyhanenin demografisi de kökten değişti. Eskiden o kapıdan içeri sadece erkekler girerdi. Dışarıdaki hayatın sertliğinden kaçan erkeklerin, duman altı bir salonda sessizce kadeh tokuşturduğu olduğu yerlerdi. Babam ve Oğlum filmindeki sahilde kurulan o meşhur masa, bu “erkek erkeğe dertleşme” ritüelinin sinemamızdaki son kalesidir belki de.
Günümüzde ise meyhane heterososyal bir yapıya evrildi. Kadınların meyhane kültürüne (tüketici olarak) girmesi, mekanın estetiğini, hijyen standartlarını, meze çeşitliliğini ve müzik seçimini kökten değiştirdi ancak ironik bir şekilde, “Yeni Nesil Meyhane”de kadınlar da erkekler de hala o eski maço ritüelleri (kadeh tokuşturma sertliği, racon kesme vb.) nostaljik bir oyun gibi icra ederler. Bu, toplumsal cinsiyet rollerinin bir parodiye dönüşmesidir
Duvarlardaki Müzeyyen Senar posterleri, çalan 90’lar şarkıları, emaye tabaklar… Bunların hepsi birer dekor. Müşteriler, gerçek bir meyhane deneyimi yaşamaktan ziyade, zihinlerindeki “Yeşilçam Meyhanesi” imgesini tüketmekte.
Haftanın beş günü açık ofislerde, KPI hedefleri ve bitmeyen toplantılarla ruhu çekilen beyaz yakalılar (kadınlı erkekli), Cuma akşamı gevşemek için değil, adeta patlamak için meyhaneye koşuyor.
Eskiden “Batsın bu dünya” denilerek içilen rakı, şimdi eller havaya eşliğinde içiliyor. Rakı masası artık derdin paylaşıldığı değil, derdin unutulmaya çalışıldığı, kahkahanın bir savunma mekanizması olarak kullanıldığı bir sahne.
Uzun lafın kısası, İbrahim Tatlıses’in flüt alamadığı için içtiği rakı, artık bir hüzün öznesi değil. “Yeni Nesil Meyhane” dediğimiz şey, aslında geleneksel meyhane adabının (yavaş içmek, az konuşmak, dinlemek) modern hayatın hızıyla çarpışıp parçalanmasıdır. Şehir planlamasında gördüğümüz “kentsel dönüşüm” ve soylulaştırma süreci, yeme-içme kültürüne de yansıdı.
Egemen sınıflar (bugünün beyaz yakalıları/yeni zenginleri), alt sınıflara ait kültürel kodları (rakı, arabesk müzik, salaş ortam) alıp, bağlamından kopararak kendi tüketim alışkanlıklarına entegre ettiler. Yeşilçam’ın meyhanesi içe dönük bir yolculuktu. Yeninin meyhanesi ise tamamen dışa dönük, göstermeye, paylaşmaya (story atmaya) ve gürültüyle var olmaya dayalı.
Rakı artık sadece bir içki değil, modern şehirlinin haftalık stresini attığı pahalı bir terapi seansının başrol oyuncusu.