Kasım Ördek: ‘Hayata karşı plan yaparız ama onun sunduğuyla yetiniriz’

Festivallerin önemi benim için de bu galiba. Yönetmenlerle, özellikle de kısa film yönetmenleriyle buralarda karşılaşmam, onlarla kısa da olsa yaptığımız sohbetlerin ardından onlara sorularımı yöneltmem. Kasım Ördek ile de öyle oldu. Malatya’da kısa film jürisindeydim ve filmi ödül almıştı. Kasım Ördek imzalı Yağmur Olup Şehre Düşüyorum filmi, İstanbul Film Festivali ulusal kısa film yarışmasında da yer alıyor.

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir

Merhaba Kasım, seni tanıyalım öncelikle…

Merhaba,  1992 Diyarbakır doğumluyum.  1995’te ailemle İstanbul’a göç ettik ve o günden beri İstanbul’da yaşıyorum. 2017 yılında Radyo Televizyon ve Sinema bölümünden mezun olduktan sonra iki tane kısa film çektim. Genel olarak zamanımı kendi projelerime ayırsam da ara ara sektörde ve kısa film setlerinde reji olarak görev alıyorum.

İki tane kısa filmin var; Kerata ve Yağmur Olup Şehre Düşüyorum.  Öncelikle hikâyelerinin çıkış noktasını anlatır mısın bize?

Kerata filmi 2017’de mezuniyet projesi olarak ortaya çıktı ve çekildi. 2015 yılında henüz ikinci sınıf öğrencisiyken o yıl kadına yönelik cinayetler bir hayli artmıştı. Bu durum bir kesimi rahatsız ettiği gibi beni de etmişti. Bu topraklarda bu tür ötekileştirme ve cinayetler her zaman olmuştur. Ara ara bir kadına, hayvana veya cinsel tercihinden dolayı yok sayılmış ve katledilmiş insanlara ses olup tepki göstersek de, bir süre sonra bu olayların kalıcı bir yanı kalmayıp bir dahaki olaya kadar sessiz kalıyoruz. Ben de bir sinema öğrencisi olarak kalıcı bir şey, yani bunun filmini yapmaya karar verdim. Yağmur Olup Şehre Düşüyorum’un hikâyesi 2016 yılına dayanıyor. Şöyle ki, o yıl bir arkadaşımın kısa filmi için yıllar sonra Güneydoğu’ya gittim. Batman’da çekimleri tamamladıktan sonra Diyarbakır’a geçtim. Yıllar sonra doğduğum yerlerde yani Sur’da zaman geçirme şansım olmuştu. Ara ara çocukken Diyarbakır’a gitmişliğim vardı ancak o seferki gidişim öncekilerden farklıydı. Gezdiğim çarşılarda ve sokaklarda insanların birbirine karşı tedirginliği ve samimiyetsizliği hemen belli oluyordu. Bu durumun hendek olaylarından dolayı kaynaklandığını öğrenmem çok zor olmadı tabii. Neredeyse hiç Kürtçe konuşulmuyor, dükkânların radyolarında Kürt sanatçıların seslendirdiği dengbêjler çalmıyordu. Hatıramda kalan bu tatsız yolculuk 2019 yılında çektiğim Yağmur Olup Şehre Düşüyorum filmimin alt metnini oluşturdu. Hikâyelerimin ilk çıkış noktası bunlardı diyebilirim.

blank

Kerata’nın eşini aldatan kadın olduğu anlamını filminle öğrendim ama sen neredeyse üç anlamını da kullanmışsın ve aslında kimsenin suçlu olmadığı bir algı yaratmışsın. Herkesi kendi yaşadığı koşullar içinde değerlendirme gayet olgun bir bakış açısı. Senin filmde bize sunmak istediğin şey neydi?

Keratanın başka bir anlamı daha olduğunu öğrendiğimde senaryo yazılmıştı. Daha sonra revize edip, diğer anlamı olan (ayakkabı çekeceğini) ekledim. Başta senaryoyu yazarken kadının bakış açısı ile yazmak istedim. Fakat ataerkil bir toplumun bir bireyi olmaktan mı, yoksa başka bir nedenden dolayı mı bilmiyorum ama ne yaparsam yapayım kadının bakış açısına sahip olamayacağımı, yaşadıklarını da tam olarak aktaramayacağımı düşündüm. Bu konunun hassasiyetini bilerekten de durmam gereken yeri bilmeyi tercih ettim. Nihayetinde filmdeki olaylar ve durumları Ekrem’in perspektifinde geliştirmeye ve çekmeye karar verdim. Filmin son sahnesinde Ekrem’in tek kelime etmeden karısını anlamaya çalışması, ona sormaya cesaret edemediği soruyu kendine sormaya çalışması, benim filmde ve senaryoda durduğum yeri gösteriyor. Filmde hem karakterlere hem de yaşadıkları bölgeye yüklenen anlam tamamen sosyoekonomik kırılmalardır. Karakterleri suçlamak yerine anlamaya çalıştım.

Tabii yine de kadın ve diğer adamı bir kenara koyduğumuzda daha naif ve daha suçsuz bir Ekrem çıkıyor karşımıza. Ekrem’e yüklenen misyon nedir?  

Ekrem’e istediğimiz misyonu yükleyebiliriz. Az önce de söylediğim gibi benim için filmin son sahnesi önemli. Karşındaki insanı anlamak ve gerçekleri duymaya hazır olmak. Ekrem kendi dünyasında bir şeyleri yoluna sokmaya çalışıyor ama öncesinde birçok şeyi kaybetmiş. Ülkemizde Ekrem gibi birçok insan var; kimi yaşadığı bölgeden, kimi işsizlikten, kimisi de bilmediğimiz bir sürü nedenlerden dolayı ötekileşmeye başlamış. Ekrem de bunlardan biriydi ve anlamaya çalıştı.

Yağmur Olup Şehre Düşüyorum sanırım daha kişisel bir hikâye. Bir babanın yaşadığı ruhsal, duygusal ve bedensel değişim üzerinden bir aile resmi koyuyorsun ortaya. Karakterlerini naif çiziyorsun, baba da öyle. Bunun bir sebebi var mı?

Kişisel bir hikâye olduğu çok doğru. Karakterlerin naif çizilmesinin nedeni, çocukluğumdan bu yana beraber yaşadığım insanların iç dünyalarına yakinen tanıklık etmemden geliyor sanırım. Kısaca anlatmam gerekirse, filmdeki bazı sahneler çocukluk dönemimde ailemle aramda geçen bazı olaylara ve anılara dayanıyor. Tamamı gerçek olmasa bile bir kısmı hayatımızdan izler taşıyor. Sebebi bu olsa gerek.

İstediği hayatı yaşayamamak, istediği kararları verememek bir insanı nasıl etkiler?

Yaşamak istediğimiz hayat, başkalarının yaşamak istediği hayat tarafından bozguna uğratılıyor sürekli. Her iki filmimin hikâyesi de tam olarak bunu anlatıyor. Hayata karşı plan yaparız ama onun sunduğuyla yetiniriz. Kerata filminde Ekrem, Yağmur Olup Şehre Düşüyorum’da da Sait’in yaşamak istediği ve arzu ettikleri hayat, normal ve insancıl olsa bile, diğer karakterlerin başka talepleri üzerine yok ediliyor. Zaten neredeyse bütün hikâyeler, geleceğe karşı bilmemenin arzusu üzerine değil midir?

Babanın dinlediği müzik, geçmişe yolculuk hissiyatı ve pişmanlıklar. Bu duyguları başarılı bir şekilde dökmüşsün hikâyeye.  Senaryoları yazarken birilerinden destek aldın mı?

İlk sahnede erkek çocuğun babasının kasetleriyle kule yaptığı sahne, 90’lar ve öncesinde doğmuş her Güneydoğulu çocuğun oynadığı oyundur. O sahneleri ve diyalogları yazabilmem için ilk önce benim kendi geçmişime bir yolculuk yapmam gerekiyordu. Kendi anadilime olan bağlı kalmışlığım ve kültürümden uzaklaşmayışım bu tür duyguları çıkardı diyebilirim. Senaryoları bitirdikten sonra yönetmen bir arkadaşımla sahneleri ve diyalogları günlerce, haftalarca üstüne konuşup tartışırız. Farklı bir gözün senaryoya değmesini önemli buluyorum.

Bundan sonraki hikâye nasıl olacak, var mı sırada yeni bir film?

Hâlihazırda şu an üstüne çalıştığım yeni bir kısa hikâyem var. Her şey yolunda giderse 2021’in ortalarında filmi izleyeceğimizi umuyorum. Hikâyesi yine diğer filmlerimde olduğu gibi alt sınıf insanının meseleleri üzerine olacak. Kısacası hikâye, yaptığı işler kanun tarafından kabul edilmeyen genç bir çiftin bir gününü anlatıyor.

Pandemi dönemi nasıl geçiyor, bir şeyler çekme fırsatı yakaladın mı?

Pandemi dönemi bol bol okumalar yapıp izleyemediğim filmleri izlemekle geçiyor. Bir şeyler çekme şansım olmadı maalesef, ancak az önce bahsettiğim yeni hikâyeme zaman ayırma şansım oldu.

blank

Festivallerde yarıştın, filmin gösterildi, ödüller aldın? Festivallerde sonuçlar açısından adil bir ödüllendirme olduğuna inanıyor musun?

Her bağımsız sinemacının olduğu gibi benim de hedefim iyi festivallere katılım göstermektir. Elimden geldiğince de yarıştığım festivallere katılım göstermeye çalışmışımdır. Bir filmin değerini ödül olarak belirlenmesi beni çok mutlu etmiyor açıkçası. Normal şartlarda bir yönetmen için en büyük ödül, filmini perdede insanların karşısına çıkarmaktır ama bu durum Türkiye’de çok geçerli olmuyor maalesef. Ulusal ve uluslararası düzeyde bir kısa filmi ortaya çıkarmak yedi veya sekiz ayı bulabiliyor. Ondan sonraki süreçte de bir şekilde ödüller alıp, manevi değerin yanında bir dahaki filmin bütçesini de oluşturmak gerekiyor. Son soruya gelecek olursak; açıkçası her festival ve jüri adil mi değil mi bilmiyorum. Daha yerel ve yeni yapılan festivaller çok adil olmayabiliyor. Bu durumun büyük ve köklü festivallerde olduğunu düşünmüyorum. Ancak yine de iyi bir filmi ne festival ne de jüri görmezden gelebilir diye düşünüyorum. En azından öyle umuyorum.

Çevrimiçi festivaller hakkında neler düşünüyorsun. Bu konuda insanlar ikiye ayrılmış durumda. Bir kısmı salonlarda organik festivalleri tercih ediyor, bir kısmı normale dönene kadar bu çevrimiçiyle idare ederiz kafasında. Sen ne düşünüyorsun?

Festivallerinin uzun vadede çevrimiçi olarak yapılacağına çok imkân vermiyorum. Bunu hem festivallere katılan bir izleyici olarak hem de bir sinemacı olarak söylüyorum. Genel konuşmak gerekirse izleyici olarak gittiğimiz festivallerde onlarca güzel anılara sahibiz. Örneğin 4 aydır evde çevrimiçi veya normal film izliyorum ama sonrasında unutamadığım bir anım aklıma gelmiyor. Oysa festivaller ve salonlar öyle mi? Her filmden sonra fiziksel bir bağ kurulabiliyor, film hakkında bolca konuşulup zaman geçirilebiliyor. Bu söylediğim geneli kapsamasa bile festival ve türevi gibi organizasyonları takip eden insanların beklentisi tam olarak budur bence. Sinemacı olarak festivallere katılmanın önemi daha farklı çünkü festivalin amacı yönetmeni seyirciyle ve sektördeki insanlarla bir araya getirmektir. Bunların tamamı fiziksel olarak elde ediliyor.

Son olarak neler söylersin?

Her iki kısa filmimde de benden hiçbir desteğini esirgemeyen aileme, arkadaşlarıma, oyuncularıma ve teknik ekibime çok teşekkür ediyorum. Bana zaman ayırıp bu değerli ve arşiv niteliğindeki röportajı yaptığınız için size de çok teşekkür ederim Banu Hanım. Farklı zamanlarda farklı filmlerle tekrardan görüşmek dileğiyle.

SEVDİYSEN PAYLAŞ BAŞKALARI DA OKUSUN
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir