Temsilin Yer Değiştirmesi: Sarı Zarflar (2026)

İlker Çatak’ın Berlinale’de Altın Ayı ile ödüllendirilen filmi Sarı Zarflar (Gelbe Briefe), politik baskıyı doğrudan temsil etmek yerine onu mekan, zaman ve temsil stratejileri üzerinden dolaylı bir estetik kurgu içinde görünür kılar. Ankara’nın tiyatro çevresinde tanınan Aziz ve Derya çiftinin giderek daralan yaşam alanını anlatan film, politik yaptırımların birey üzerindeki etkisini büyük dramatik kırılmalar yerine gündelik hayatın küçük ama anlamlı çatlaklarında açığa çıkarır.

blankAnlatı bir tiyatro oyununun kapanış anıyla açılır. Sahnede, başrol olan Derya ve ekip arkadaşlarını ayakta alkışlayan izleyiciler ve onlara gururla bakan oyun yazarı ve akademisyen Aziz perdeye yansır. Bu dramatik başlangıç, oyuncu isimlerinin jenerikte alışılagelmişin dışında -örneğin “Tansu Biçer als Aziz Tufan”- biçiminde sunulmasıyla birleşir. Almanca’da “als” kelimesi “-rolünde/olarak” anlamına gelir ve oyuncunun bir karakteri temsil ettiğini açık biçimde vurgular. Tiyatro geleneğinden ödünç alınan bu gösterim biçimi, oyuncunun sahnede sadece bir karakteri temsil ettiğini izleyiciye Brechtyen bir biçimde anımsatır. Böylece filmin daha en başından, temsil ile gerçeklik arasındaki sınırların sorgulanacağını haberdar eden bir anlatı dili kurulur.

Filmin oyunculuk performansları da bu temsil stratejisini destekler. Tansu Biçer (Aziz), Özgü Namal (Derya), İpek Bilgin (Güngör Hanım), Aziz Çapkurt (Baran) ve Jale Arıkan (Kübra) başta olmak üzere oyuncuların ölçülü ve içe dönük performansları, anlatının kurduğu bekleme ve gerilim atmosferini güçlendirir. Bu oyunculuklar aynı zamanda filmin gündelik gerçeklik duygusunu taşıyan önemli bir unsur haline gelir.

İlker Çatak bu temsil stratejisini mekan kurgusunda da sürdürür. Ekranda beliren “Berlin als Ankara” ve “Hamburg als İstanbul” yazıları, şehirlerin de tıpkı oyuncular gibi birbirlerini temsil ettiğini işaret eder. Film, iki mekanı üst üste bindirerek izleyiciyi hikayenin nerede geçtiğine dair bilinçli bir belirsizlik ve rahatsızlık içinde bırakır.

blank

Bu mekansal belirsizlik, filmin politik izleğini yalnızca bir ülkenin sınırlarından kurtararak daha evrensel bir bağlama taşır. Film üzerine yapılan bir röportajda yapımcı Ingo Fliess de günümüzün politik iklimine dikkat çeker. Fliess, liberal toplumların kendi iç tartışmalarıyla meşgul olduğu bir dönemde otoriter ve aşırı sağ hareketlerin giderek daha güçlü biçimde örgütlendiğini vurgular. Berlinale’de gerçekleştirilen basın toplantısında ise yönetmen İlker Çatak filmin politik çerçevesini benzer bir şekilde tanımlar ve “Bu yerel bir mesele değil, küresel bir mesele” diyerek hikayenin belirli bir ülkeye ait bir sorun olarak okunmaması gerektiğini vurgular. Yaşamı Almanya ve Türkiye arasında şekillenen yönetmen İlker Çatak, Sarı Zarflar filmiyle iki kültürel iklim arasında mekik dokuyan transnasyonel konumunu estetik bir stratejiye dönüştürür. Elbette bu üretim tercihi, finansal koşullar ve yönetmenin aşina olduğu coğrafyada çalışmasının sağladığı pratik imkanlarla birlikte de okunmalıdır.

Sarı Zarflar’ın görsel ve işitsel tasarımı da bu mekansal kaymayı sürekli hatırlatır. Görüntü yönetmeni Judith Kaufmann, Berlinale’deki basın toplantısında filmin görsel yaklaşımını açıklarken benzer bir noktaya dikkat çeker. Kaufmann bu söyleşide “Türkiye’yi doğrudan taklit etmeye çalışmadıklarını” belirtir. Filmde, Hamburg sokaklarında duyulan ezan sesi ya da bir pazar yeri uğultusu izleyicinin işitsel belleğini tetikler. Elbphilharmonie’nin arka planda göründüğü sahneler, Elbe’de ilerleyen fakat Boğaz vapurunu andıran feribot görüntüleri ve mahkeme salonunda okunan Im Namen des Volkes (Halk adına) yazısı film mekanının katmanlı yapısını açığa çıkarır. Bu durum izleyiciden aktif bir yorumlama ve zihinsel yeniden konumlandırma talep eder. Alman kültüründe Transferleistung olarak adlandırılan bu süreç, izleyicinin gördüğü mekanı zihninde başka bir coğrafyaya çevirmesini gerektirir. Bu yaklaşım Bertolt Brecht’in yabancılaştırma kavramıyla da doğrudan ilişkilidir. Stratejinin amacı, seyircinin anlatıya tamamen kapılmasını engelleyerek eleştirel bir mesafe kurmasını sağlamaktır.

blank

Filmde mekan ve oyunculuk düzeyinde görülen yabancılaştırma, zaman algısında da kendini gösterir. Sarı zarflar karakterlerin hayatına yerleşen uzun bir bekleme rejimini temsil eder. Bu askıya alınmış zaman modern bürokratik iktidarın sıklıkla başvurduğu bir yönetim tekniğini de belirginleştirir. Kararın sürekli ertelenmesi, bireyin hayatını askıya alarak onu edilgen bir pozisyona yerleştirir. Filmde de mahkeme kararlarının ve resmi süreçlerin sürekli ertelenmesi, zamanın askıya alınmış gibi hissedildiği bir atmosfer yaratır. Öğrencilerin filmin daha başında Aziz’e yönelttikleri “Neyi bekliyoruz?” sorusuna verilen “Godot’yu” cevabı Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyunuyla anlamlı bir diyalog kurar. Beckett’in absürt dünyasında beklemek varoluşsal bir boşluktur. Sarı Zarflar’da ise bu bekleme hali absürttür ve devlet eliyle üretilen somut ve cezalandırıcı bir şiddet biçimine dönüşür.

Zamanın bu şekilde gasp edilmesi ve yaşamın belirsizlik içinde askıya alınması Aziz ve Derya’yı farklı psikolojik uyum stratejileri geliştirmeye iter. Bir prova sırasında yükselen gerilim, oyun esnasında çalan bir telefon, rektöre ait olduğu anlaşılan bir imza ya da sıradan bir konuşma sırasında ortaya çıkan huzursuzluk, karakterlerin iç dünyasındaki bu dönüşümü açığa çıkarır. Örneğin Derya başlangıçta net bir politik tutum sergiler gibi görünse de yaşam koşulları daraldıkça bu pozisyon zamanla erozyona uğrar. Sosyal medyadaki paylaşımlarını silmesi ve sonunda iktidara yakın bir televizyon kanalı yapımında başrol oynamayı kabul etmesi bu dönüşümü görünür kılar. Başlangıçta yandaş medyaya içerik üreten ve bu nedenle küçümsenen sarışın menajer figürünün estetik kodlarının, filmin ilerleyen aşamalarında Derya’nın başındaki sarı peruk aracılığıyla yeniden ortaya çıkması bu dönüşümün görsel bir işaretine dönüşür. Derya’nın bankada oje sürerek saklamaya çalıştığı kaçık çorap detayı, başlangıçta sistem içinde kusurlu ya da uyumsuz görülen bir öznenin kırılganlığını ima eder. Ancak filmin ilerleyen aşamalarında Derya bu kırılganlığı politik bir direniş pozisyonuna dönüştürmek yerine, ekonomik riski bertaraf etmeye yönelen bir uyum stratejisi geliştirir. Derya’nın tercihi bu nedenle güvencesizleşen bir kültürel alan içinde ayakta kalmaya çalışan bir öznenin hayatta kalma stratejisi olarak da okunabilir.

blank

Aziz ise akademisyen arkadaşlarının kolektif direniş hattına katılmak yerine daha bireysel bir yeniden inşa sürecine yönelir. Ancak bu kopuşun mümkün olmasında Aziz’in sahip olduğu kültürel ve toplumsal sermayenin sağladığı görece güvenceyi de göz ardı etmemek gerekir. Aziz taksicilik yapar ve bu deneyimi sanatsal bir biçime, bir tiyatro performansına dönüştürür. Aziz’in finaldeki çıplaklığı, sistemin birey üzerinde kurduğu görünürlük rejimine karşı kırılganlık ile meydan okuma arasında salınan bir jest olarak yorumlanabilir. Ancak anlatının bu ölçülü temposu, bazı izleyicilerde Aziz ve Derya’nın ilişkisel dinamiğini daha uzun süre gözlemleme isteği de yaratabilir. Özellikle çiftin taşınmaları ve birlikte geçirdiği gündelik anların sınırlı kalması, ilişkideki kırılmanın nasıl derinleştiğine dair merakı kısmen açık bırakır.

Tüm bu okumalarla beraber film izleyiciyi belirli bir ahlaki pozisyona itmek yerine karakterlerin yaşadığı gerilimi tüm karmaşıklığıyla belirginleştirir. Aziz’in direnişi izleyicide daha “temiz” bir tutum olarak yankılanabilir, ancak film, onun geçmişte sahip olduğu konum ve ailevi güvence ile bu radikal kopuşu mümkün kılan bir dayanak da sunar. Derya’nın daha pragmatik görünen tercihi ise farklı toplumsal şartlardan gelen birinin geliştirdiği hayatta kalma stratejisinin başka bir yüzüne işaret edebilir. Dolayısıyla Aziz de, Derya da mutlak bir direniş ya da teslimiyet figürüne indirgenemezler. Sadece baskı koşullarının bireyleri farklı psikolojik yönelimlere zorlayan karmaşık doğasını sezdirirler.

Sonuç olarak film izleyiciyi tek bir ülkenin yasını tutmaya çağırmaz. Sarı Zarflar, askıya alınmış hayatların ve çalınmış zamanların her coğrafyada yankılanan ortak huzursuzluğunu açığa çıkaran bir metafora dönüşürken, küresel ölçekte yaygınlaşan otoriterleşme ve güvencesizlik iklimi içinde kendi tanıklık konumunu yeniden düşünmeye davet eder.

blank

Referans

Zehra Yiğit

Zehra Yiğit

Zehra Yiğit, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo TV Sinema bölümünde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra doktora eğitimine Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde devam etti. Oxford Üniversitesi ve Novisad Üniversitesi'ne Visiting Researcher olarak giden Yiğit, İtalya, Portekiz, Sırbistan, Gürcistan, İngiltere gibi pek çok ülkede ders ve seminer verdi, proje ortaklığı yaptı. Yiğit, şu an Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölüm Başkanı olarak görevine devam etmektedir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

blank

Öteki'den Haber Al

Buna da Bir Bak!

blank

Notre musique (2004)

L’Avant-Scène du Cinéma’da Godard bir makalesinde sinema filminin her şeyi
blank

Psikopat (Öp Beni Neriman) (1988)

Psikopat - Öp Beni Neriman, 1988 yapımı bir VHS gerilimi...