Seks Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey

Kapitalizm ve Afrodizyak

blankWoody Allen’in “Everything You Always Wanted to Know About Sex” (Seks Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey, 1972) isimli filmi, insanların “seks hakkında sormaya korktukları” şeyleri ironik bir dille anlatan yedi farklı bölümden oluşur. Filmin ilk bölümü “Afrodizyaklar İşe Yarar Mı” sorusuna yanıt aramaktadır. Ortaçağ’da geçen bu kısa bölümde, kraliçe ile yatmak isteyen sarayın soytarısı, bu amacını yerine getirebilmek için büyücüye gider. Büyücü, soytarının işine yarayacak afrodizyak etkili bir karışım hazırlar. Bu sıvı, kraliçenin içkisine atıldığında onun kanını kaynatacaktır. Soytarı, kralın bulunmadığı bir sırada denilenleri yapar ve kraliçenin kadehine birkaç damla koymayı başarır. İçkisinden bir yudum içen kraliçe birkaç saniye sonra “içinde arzular uyandıran bir sıcaklık” duymaya başlar ve “seviş benimle” der soytarıya. Filmi izlemek isteyenlerin hevesini kaçırmak istemediğim için nasıl sona erdiğini söylemeyecek olsam da, bu bölümü izlerken kapitalizmin seks uğruna hayvanları nasıl acımasızca sömürdüğünü yazmak istedim ve bu yazı ortaya çıktı.

Burjuvazinin bir güç olarak ortaya çıktığı güne değin, ya soyluların cesareti ve iradesi sayesinde elde ettiği bir mükâfat ya da ruhbanın çile ve tefekkürü sonucu Tanrı’yı bulmasını simgeleyen bir ayrıcalık olarak görülen aşk, hiçbir zaman sıradan insana yakıştırılmamıştır. Georges Duby “Özel Hayatın Tarihi” isimli kitabında “Ortaçağ boyunca ister laik ister kilise kökenli olsun hiçbir metinde “amor” sözcüğü olumlu anlamda kullanılmış değildir.” diyerek aşka nasıl bakıldığını ortaya koymuştur. Dünyadaki mutluluğu Papa’nın veya Kral’ın değil de, sevdiği kadının dudaklarında “arayan” burjuvazi, “eski sınıfların yerine yeni sınıfları” getirmek için feodal güçlerle giriştiği mücadelede, halkı yanına çekmek uğruna “aşkı” göklerden indirmiş ve insanlara vermiştir. Aşkın “sıradan” insana verilmesi, Prometheus’ın ateşi insanlığa hediye etmesiyle eşdeğer sayılabilecek “devrimci” bir adım olmasına karşın egemenliğini pekiştiren ve kimselere ihtiyacı kalmayan burjuvazinin, bir süre sonra “sevgiyi” kendisi için bir tehdit olarak görmeye başlamasıyla işler değişmeye başlamıştır.

Efsaneye göre, Prometheus’ın ateşi insanlara vermesine tahammül edemeyen ve insanları cezalandırmak isteyen Zeus, erkeklere “musibet” olması için kadını yani Pandora’yı yaratır. Bir “sese” sahip olsa da yalanlarıyla hakikati gizleyen ve dış güzelliğine karşın içinde bir “köpek” ruhu barındıran kadının yaratılmasıyla birlikte hastalık, acı, yaşlılık, yorgunluk, yas vb. gibi ne kadar kötülük varsa hepsi “erkeğin” başına bela olur. Bu kötülüklerden kaçınabilmek mümkün olsa da musibetlerin en büyüğü olan “kadın” güzelliğiyle her şeyi unutturur ve tatlı sözleriyle erkeğin aklını başından alır. Böylece erkek aslında kaçması gereken felaketinin peşinden koşmaya başlar. Bu anlatıdan öğreneceğimiz çok şey olduğunu söylemeliyim. Nasıl Zeus, ateşin göklerden çalınıp insanlara verilmesine öfkelenmişse, Marx’ın deyişiyle “her gözeneğinden kan ve irin fışkırarak gelen” tefeci sermayesi de, sıradan insanların bir direniş alanı oluşturacak şekilde âşık olmalarına öfkelenmiştir diyebiliriz. “Aklını kullanma cesareti” gösterecek ve birbirlerini sevmeye başlayacak insanların boyun eğmeyeceğini bilen kapitalizm, hızla her şeyi yozlaştırmaya başlamış, aşk da bundan nasibini almıştır.

Yeryüzünün neresinde yaşarsa yaşasın aynı şekilde düşünecek, aynı şekilde davranacak ve aynı şekilde tüketecek bir “insan” yaratmak isteyen kapitalizm, bunu gerçekleştirebilmek için sevgiyi ve ölümü unutturmak zorunda olduğunu bilir. Kendini modernlikle, modernliği de tüketmekle eşdeğer sayan kapitalizm, “yarattığı” bu insanı “yaşamdan” koparan ölümü anlamsız ilan eder çünkü ölüler tüketemezler. Günümüzde ölüm, herkesten uzakta, hastanelerde veya huzurevlerinde olmakta hatta son anın yakınlığı “ölecek olan” insandan bile saklanmakta, bir yakını ölenler ise hiçbir şey olmamış gibi davranmaya zorlanmaktadır. Philippe Aries “Batı’da Ölümün Tarihi” isimli kitabında “Ölüm yüz kızartıcı ve yasak bir hal alıyor” diyerek ölüme bakışı özetlemiştir.

Burjuvazi aşkı kitlelere indirmiş ancak onları elinde tutabilmek için hızla sömürmeye başlamıştır. Geçmişte kadın bedeni “günah kaynağı” olarak görülürken, günümüzde bütün arzu ve hazzın merkezi haline getirilmiş ve “seksi” aşk olarak pazarlayan bir endüstri ortaya çıkmıştır. Kadın “etinin” satılmasından başka bir şey olmayan kapitalizmin ikiyüzlü aşk anlayışı, yalnızca cinsel “tatmini” öne çıkarmaya başlayınca, seksin kiminle olduğu değil sayısı “değer” kazanmış, bakımlı olmak, çekici olmak ve her zaman sekse hazır olmak asıl amaç olmuştur. Böylece mezbahaların buz odalarındaki çengellere asılmış “ölü hayvan bedenlerinin birbirine değmesinden” farkı olmayan duygusuz, soğuk ve “skor” odaklı cinsellik her yanı sarmaya başlamıştır. Günümüzde bir erkeğin veya kadının “gözüne kestirdiği” herkesle “aşk yaşaması” özendirilmekte ancak bu durum sevgi değil “götürmek” olarak isimlendirilmektedir. Birbirlerini “düşüren” ve “götüren” aşk endüstrisinin kurbanları, aşk dedikleri şeyi hem kendileri hem de tatmin olmayı bekleyen kitleler için yaşamaya zorlanmaktadır çünkü “ünlülerin” her hafta farklı insanlarla aşk yaşaması başka türlü izah edilemez.

“Cinsel haz ve tatminin önemi temel değer olunca, evlilik öncesi cinsellik, geniş çevreler tarafından, sevginin kanıtlayıcı zemini ve bağlılığın ön şartı olarak kabul edildi. Bir evliliğin karşılaması gereken ve karşılayabildiği cinsel tatmin miktarı zamanla kayda değer bir biçimde arttı, yükselen boşanma oranı da bu yeni kriterlere dayanarak değerlendirilen evlilik ilişkilerindeki hayal kırıklığı sıklığını açıkça yansıttı. Cinsel devrimin kültürümüz üzerindeki o dramatik ve ince etkisi sayesinde cinsel doyum, kadınlar ve erkekler için doğuştan gelen devredilemez bir hak, temel bir değer halini aldı; ilişkilerin geleceği de bir tek bu standarda göre ölçülür oldu.” (Stephen A. Mitchell, Aşk Sürebilir mi?)

Televizyonlar, gazeteler, internet siteleri, filmler, diziler, dergiler, magazin sayfaları vb. yakışıklı oğlanlar ve güzel kızlarla doldurularak vaatler somut hale getirilir, cinsel performans artırıcı, geciktirici ve sertleştirici ilaçlar, haplar, iksirler ve yiyecekler yardımıyla, meme veya penis büyütme veya vajina daraltma ameliyatlarıyla, penis, vajina hatta koltukaltı beyazlatma operasyonlarıyla bedenin her noktası seks için hazırlanır. J.F. Held’in “Bir milimetrelik bile olsa kullanılmamış erojen alan kalmadı” derken ifade ettiği şey tam olarak budur. Bu içler acısı durumu “Tüketilmesi gereken her şey cinsel teşhir peşindedir ancak tüketime sunulan aslında cinselliğin kendisidir” sözleriyle özetleyen ve “kadının, aslında kendi bedenine indirgendiğini” iddia eden Jean Baudrillard şöyle devam eder.

“Tüketilen şeyler arasında diğer nesnelerden daha güzel, daha kıymetli, daha eşsiz bir nesne vardır: Bu nesne “beden”dir. Kapitalist bir toplumda özel mülkiyetin genel statüsü aynı zamanda bedene, toplumsal pratiğe ve bu pratiğin zihindeki temsiline de uygulanır. Günümüzde her yerde bedenin “yeniden keşfi” ve tüketimi cinsellik uğrunadır. Eskiden cinsiyet olarak köleleştirilen kadın günümüzde cinsiyet olarak “özgürleştiriliyor” ve kadının “özgürleştiği” ölçüde kendi bedeniyle karıştırıldığı görülüyor.” (Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu)

Anlamın kaybolduğu, insanileşme mücadelesinin “hayat tarzına” indirgendiği ve görüntünün öne çıkarılarak “katı olan her şeyin buharlaştığı” bir dünyada sinema, reklam, moda vb. yoluyla et, kemik ve sinir yığınına indirgenen “beden” her şeyin temeli haline getirilmiştir. Bryan S. Turner “Beden ve Toplum” isimli kitabında “Bugünün imgesi, önümüzde uzanmakta olan sonsuz gençliktir. Bu genç bedenler yaşlılığa ve ölüme karşı adeta inşa edilmektedir” diyerek gerçeği ortaya koyar. Kendine, türüne ve doğaya yabancılaştırılarak bütün yaşamında dört duvar arasına sıkıştırılan, gökyüzüne bakmayı, bir çiçeği koklamayı, sevgiliyle bir olmayı unutan “modern” insanın “mutsuzluğuna” çare olarak aşk endüstrisi devreye sokulmaktadır. Böylece film, müzik, futbol yıldızlarını ve moda ikonlarını takip etmekle hayatının anlam kazanacağını düşünen “modern” insanın alışveriş merkezlerinin ve gece kulüplerinin duvarları altına girerek, sevgisiz bedenlerini birbirine “değdirmeleri” aşk ve özgürlük olarak sunulmaktadır.

Çağımızda Batı kaynaklı “beden” anlayışı özellikle gençleri ve kadınları, uzun süreli ve kalıcı etkileri olan bir memnuniyetsizliğe sürükleyerek “bedenlerinden nefret etmelerine” yol açmakta ve bedene müdahale üzerinden devasa bir tüketim pazarı oluşturulmaktadır. Birçok araştırma, özellikle gençlerin “yüzlerini” beğenmediklerini ve bedenlerinden hoşlanmadıklarını ortaya koymaktadır. Seks çılgınca öne çıkarılarak kadın ve erkek bedenleri üzerinden “insan” pazarlanarak büyük paralar kazanıldığından insanları memnuniyetsizliğe sürüklemek amaç olmaktadır. Nasıl tüketim tüketim için yapılıyorsa, seks de seks için yapılmakta, insanın insanileşme mücadelesi de kapitalizme değil kendi bedenlerine yönelmektedir.

“İngiltere’de ergen kızlarla yapılan bir anket, gençlerin yüzde 70’inin yüzlerini sevmediklerini ve sadece yüzde 8’inin bedenlerinden memnun olduklarını ortaya koymuştur. Benzer şekilde 13 yaşındaki Amerikalı kızların yüzde 53’ünün, 17 yaşındakilerin ise yüzde 78’inin bedenlerinden memnun olmadıkları bildirilmektedir. “The Australian Longitudinal Study of Womens Health” araştırmasının bulgularına göre 18-22 yaş grubundaki kadınların yüzde 74’ü kilo vermek istemekte ve sadece yüzde 25’i bedenlerinden memnun olduklarını söylemektedirler. İngiltere’de 13-16 yaş arasındaki her beş kızın yarısından fazlası bir tür estetik ameliyat yaptırmayı düşündüğünü ifade etmektedir. Lisans düzeyinde üniversite öğrencileriyle yapılan bir ankete katılan erkek öğrencilerin yüzde 95’i bedenlerinin en az bir parçasından memnun olmadıklarını bildirmişlerdir.” (Fahri Çakı, Batı-Dışı Toplumlarda Gençlik ve Beden İmajı (Beden Sosyolojisi-Editör Kadir Canatan))

Yunan mitolojisinde aşk, güzellik ve şehvet tanrıçası olarak bilinen Afrodit’in doğumuna ilişkin anlatılan efsanelerden birine göre Kronos, babası Uranos’un cinsel organını keser ve denize atar. Denize düşen organın etrafında oluşan köpüklerden Afrodit doğar. Erotizm, baştan çıkarma, cinsel cazibenin simgesi olarak görülen Afrodit’in aynı zamanda cinsel dürtüleri harekete geçiren bütün güzel kokuların sahibi olduğuna inanılması üzerine afrodizyak denilen “ürünler” ortaya çıkar. Afrodizyaklar geçmişte cinselliğin daha coşkulu yaşanması için tercih edilirken günümüzde kapitalizmin yok ettiği ve bizleri terk eden “gerçek” aşkın yerine konulan seksin canlandırılması için kullanılmaya başlanmıştır.

“1370 yılında, kokulu yağlardan ve alkolden üretilen “Macaristan Suyu” ilk modern parfüm sayılır. Bileşiminde lavanta yağı ve biberiye bulunan bu madde, bir keşiş tarafından, Macaristan’ın yaşlanmakta olan Kralicesi Elizabeth için güzelliğini sonsuza dek koruyacağı güvencesiyle üretilmişti.” (Andrea Hurton, Parfümün Erotizmi)

Vedat Ozan, “Kokular Kitabı” isimli kitabında, herhangi bir kaza sonucu “koku duyusu eksikliği” yani anozmi’ye uğrayan erkeklerin yarıya yakınının cinsel yetersizlik sorunu yaşadığını yazar. Koku duyusunun yitirilmesiyle cinsel yetersizlik arasındaki ilişkinin ortaya konması üzerine ABD’de bulunan “Koku ve Tat Araştırmaları Vakfı” kurucusu Doktor Alan Hirsch’in “Eğer cinsel uyarı için koku olmazsa olmaz bir öğe ise insanlara koku koklatarak, onların cinsel uyarılmalarını sağlayabilir, bu uyarının seviyesini ölçebilir ve hatta daha da ileri gidip manipüle edebiliriz” sözleri kozmetik sektörünün tarihte hiç olmadığı kadar büyümesinin arkasındaki dürtüyü açığa çıkarmaktadır.

blank

Uzun bir giriş olsa da, insanları manipüle etmek isteyen kapitalizmin, afrodizyak ürünler elde etmek için hayvanlara açtığı savaşın arka planını ortaya koymaya çalıştım. En etkili afrodizyak sayılan “kokuları” piyasaya sürmek isteyen kapitalizmin bu açgözlü hedefi yüzünden, yıllardır insan eliyle öldürülen birçok hayvanın nesli tükenmiştir. Parfüm yapımında kullanılan “misk”, “civet”, “amber” ve “castoreum” gibi baz notaların kaynağı maalesef hayvanlardır. Doğal misk, “Sibirya Misk Geyiği” denilen bir geyik türünden elde edilmektedir. Yetiştin erkek geyiğin karnının altında, anüsü ile erkeklik organının arasında, testislerinin hemen üzerinde küçük bir kese bulunur. Bu keseyi almanın en kolay yolu hayvanın öldürülmesidir ve bir kilo misk elde etmek için yaklaşık 30 ila 50 arası erkek geyik öldürülmektedir.

“Civet” ise “misk kedisi” denilen hayvanların anüs çevresinden elde edilmektedir. Ne var ki bu maddenin elde edilmesi hayvana eziyetle özdeşleşmiştir. Yakalanan hayvan bir fıçının içine tıkılmakta veya daracık kafeslere hapsedilmektedir. Fıçıların yuvarlanması veya kafeslerdeki hayvanların dövülmesiyle “yeterince” korkutulan ve istenen salgıyı salgılaması sağlanan hayvanların anüs çevresinden spatula benzeri bir aletle salgıları toplanmaktadır.

“Civet’in kullanıldığı pek çok ünlü parfüm var; Chanel No. 5 yani tüm zamanların en çok satan parfümü. Calvin Klein’ın Obsession’ı, Yves Saint Laurent’ın Kouros’u, Guerlain’in efsanevi Jicky veya Shalimar’ı, Laura Biagotti’nin Roma’sı, Caron’un Narcisse Noir’ı baz notalar katmanında civet’in kullanıldığı parfümlerden örnekler.” (Vedat Ozan, Kokular Kitabı)

Yıllarca “balina spermi” olarak bilinen “amber” ise kaşalot veya ispermeçet balinası denilen hayvanın kusmuğu veya dışkısıdır. Yediklerini sindirmek için salgıladığı bir maddeyi bazen dışkıyla, bazen de kusarak suya bırakan balinanın çıkardığı bu atık, aylarca hatta yıllarca suların üzerinde dolaştıktan sonra katılaşarak karaya vurmaktadır. Deniz üzerinden veya sahilden toplanarak parfüm yapımında kullanılan bu maddenin diğer yöntemlere göre acısız ve zulüm barındırmadan elde edildiği söylenebilirse de, balinaların soyları tükenmekte olduğundan sıranın başka bir hayvana geleceğini ve acımasız bir yöntemin kullanılacağını tahmin etmenin güç olmadığını söyleyebilirim.

blank

“Kunduz yağı” da denilen “castoreum” ise kunduzdan elde edilmektedir. Kunduzun hem erkeği hem de dişisinin, bölgelerini işaretlemek için yaydıklarını kokunun bulunduğu bu keseler, hayvanların öldürülmesiyle kesilip çıkarılmakta ve kurutulmaktadır. Kurutulmuş keselerden elde edilen “yağ” hem parfüm yapımında hem de hazır gıdalarda vanilya yerine ayrıca içki, puding, dondurma, şekerleme ve sakızlarda kullanılmaktadır. Geçtiğimiz günlerde, “castoreum”un hazır gıdalarda kullanımının “helal” olup olmadığına yönelik bir tartışma okudum. Benzer hassasiyetin kunduz kılından fırçalar, kunduz kürkünden kıyafetler veya kunduz sıvılarından parfümler gibi her çeşit ürün için de gösterilmesini de beklediğimi söylemeliyim.

“Kantarit Böceği” veya “İspanyol Sineği” ismiyle bilinen yeşil renkli bir böcek kendini tehlikede hissettiğinde bir tür zehir salgılamaktadır. Yakalanan ve kurutulup toz haline getirilen böcekler alkolün içine eritilmektedir. Vücuttan dışarı atılırken idrar yollarını tahriş eden bu “zehirli” içkinin cinsel arzuyu yükselttiğine ve bir uyarıcı olduğuna inanılmaktadır. “Bayan azdırıcı damla” ismiyle ve on dakika içinde etkili olacağı iddiasıyla satılan bu içkinin böbreklerde, idrar yollarında ve cinsel organlarda tahrişe yol açtığı söylense de, bunun “azacak” bir “bayan” arayan kitle üzerinde hiçbir etkisinin olmayacağı açıktır. Hiçbir çaba göstermeden, tek bir damla sayesinde, herhangi bir kadınla “yatma” fikri ilkel ve acıklı bir ruh halini gösterse de “bayan azdırıcı damlanın” handiyse bütün erkeklerin hayali olduğu söylenebilir. Bir kadını sevmek, ellerini tutmak, saçlarını koklamak, dizlerinin dibinde oturmak, sımsıkı sarılmak ve her iki taraf için de uygun an geldiğinde “sevişmek” değil de onunla sadece “yatmak” fikrinin akıllara kazınması ne yazık ki kapitalizmin hastalıklı başarısıdır.

Cinsel istek uyandırdığı düşünülen yiyecek, içecek, içki veya iksir vb. ürünler afrodizyak olarak isimlendirilir. Yeryüzünün hemen her yerinde insanlar, kadın veya erkek cinsel organına benzeyen bir nesnede cinsel güç bulunduğuna inanmış ve cinsel gücü artırması maksadıyla onu kullanmışlardır. Bu ürünlerden en bilineni gergedan boynuzudur (1). Gergedan boynuzunun “dimdik yukarı bakan bir güç” olduğu inancının boynuzun afrodizyak sayılmasında etkili olduğu söylenebilir. Gergedan boynuzu ticareti tüm dünyada yasaklanmış olmasına karşın hayvanlar kaçak olarak öldürülmeye (2) devam etmekte ve bu yasa dışı ticaret nedeniyle soyları tükenmektedir.

blank

Gergedan boynuzundan daha fazla tüketilen bir diğer ürün, köpekbalığı yüzgecidir. Cinsel gücü artırdığı inancıyla her yıl çorba yapmak için 70 milyondan fazla köpekbalığının yüzgeçlerinin kesildiği (3) tahmin edilmektedir. Yüzgeçleri kesilen köpekbalıkları tekrar denize bırakılsa da, yüzemeyen hayvanlar bir süre sonra dibe batmakta ve boğularak ölmektedir.

Afrodit dünyaya bir istiridyenin içinde geldiğinden istiridye de aşk ile özdeşleştirilmiştir. Tarihin en ünlü çapkını olduğu iddia edilen Casanova’nın kahvaltıda en az elli istiridye yediği söylenir. “İstiridye yemenin en iyi yolunun canlı olup olmadığını anlamak için üzerlerine limon sıkıp, çiğ olarak ağza atmak” (4) olduğunu söyleyen Mehmet Yaşin yazısının devamında “zavallıcıklar asidin içinde kıvrılıp bükülürler” diyebilmiştir. İstiridyenin yanı sıra midye, tarak, denizkestanesi, karides, yengeç, ıstakoz, kerevit, kalamar, ringa, somon, müren, kılıç, lüfer, eşkina, yayın, alabalık, ahtapot vb. deniz canlılarının cinsel gücü arttırıcı etkisi olduğuna inanıldığından, bu hayvanlar acımasızca avlanmakta ve parası olanlara pazarlanmaktadır.

Deniz canlılarının “ilişki öncesinde yenilmesinin” etkiyi artıracağı çeşitli yazılarda tavsiye edilmektedir. Mehmet Yaşin, yazısını “Konuğunuza deniz kabuklusu ikram etmeden önce mutlaka alerjisi olup olmadığını sorun. Yoksa başınıza tatsız olaylar gelebilir. O akşam yemeği, planladığınız gibi ateşli bir sevişme yerine bir kâbusa dönüşebilir” ikazıyla bitirmiştir. “Konuk” kelimesinin kapitalizmin ideolojisiyle hayli uyumlu olduğunu söylemeliyim. Saros Körfezi’nde çıkan “yılan balığının” sosyetenin gözdesi olduğu, afrodizyak etkisi nedeniyle tercih edilen balığın doğal “viagra” olarak kabul edildiği ve talebe yetişmekte zorluk çekildiği (5) haberlere yansımıştır. Bir süre sonra bu balığın da soyunun tükenmekle karşı karşıya kalacağını tahmin edebiliriz çünkü bu denli büyük bir seks talebini karşılamak asla mümkün olmayacaktır.

blank

Malezya deniz sülüğünden, Bufo kurbağasının cildinden elde edilen kimyasal maddeye, sarıakreplerden ve Brezilya’nın “kollu” örümceklerinin zehrine, hamsterların vajinal salgılarında bulunan bir proteinden, ren geyiği derisine, yeşil deniz kaplumbağasından deniziğnesine kadar birçok hayvan cinsel güç vermesi için tüketilmekte ve acımasızca katledilmektedir. (6) Geyik boynuzu kanında testosteron hormonunu arttırıcı özellik olduğuna inanılmakta ve hayvanların boynuzları türlü işkencelerle kesilmektedir. Ayrıca cinsel güç vermesi için yapılan yılan ve akrep şarabı da (7, 8) birçok yerde tüketilmektedir.

Ayrıca fok, ayı, aslan, öküz ve kaplan penisi, antilop ve Alaska geyiği boynuzu (9) iktidarsızlığa çare görülmekte ve bu hayvanlar da insanın zulmünden kaçamamaktadır. Saiga antiloplarının ve kaplanlarının soyları tükenmek üzeredir ancak her şey seks odaklı olduğundan bu vahşi ticaretten vazgeçilmemektedir. Bu hayvanların penisleri kesilmekte ve toz haline getirilerek yüksek fiyatlarla satılmaktadır. Bunların yanı sıra her yıl milyonlarca denizatı ve geko kertenkelesi avlanarak kurutulmakta ve aşk hapı haline getirilmekte, özellikle denizatının kurutulmasıyla elde edilen aşk haplarının hayli rağbet gördüğü iddia edilmektedir.

“Kanada fok avının yeniden canlanmasına katkı sağlayan bir başka aktör, fok penisine olan piyasa talebiydi. Bu organlardan yapılan kapsülleri içeren kuvvet ilaçları, sözde güçlü afrodizyak etkilere sahiptir. İyi bir ereksiyon mu lazım? Çaresi, fok penisi… Yakın zamana kadar, bütün bir fok penisi beş yüz doların üzerindeki fiyatlara alıcı buluyordu.” (Tom Regan, Kafesler Boşalsın)

Pekin’de yalnızca hayvan penisinden yapılmış yemeklerin servis edildiği bir restoran açıldığı, parası olanların rağbet ettiği bu lüks mekânda kirazla süslenmiş köpek penisinden yılan penisine kadar, akla gelebilecek her türlü hayvan penisinin yendiği gazetelere (10) yansımıştır. Kapitalizm için aşk, penis gücüyle özdeşleştirildiğinden hiç de şaşırtıcı olmadığını söylemeliyim. Yak, at, eşek ve fok penisinin de bulunduğu ve penis etinin özellikle cinsel gücü artırdığına inanıldığı için müşterilerin erkeklerden oluştuğu ifade edilmiştir.

Vietnam’dan getirilerek ülkemizde üretimi yapılmaya başlanan “Ejderha Tavuğu”nun büyük ilgi gördüğünden söz eden bir haber okumuştum. Sözü edilen tavuğun geçmişte kraliyet aileleri tarafından yetiştirildiği ve ejderha ayaklarına benzeyen ayaklarının afrodizyak etkisi olduğuna inanıldığından bir kâse çorbasının binlerce liraya satıldığı belirtiliyordu. Ülkemizden binlerce kilometre uzakta olan Peru’da ise “Titicaca Gölü” kurbağasının afrodizyak etkisi olduğu inancıyla ezilerek içeceklere karıştırıldığı ve “kurbağa suyu” adıyla satıldığı (11) iddia edilmektedir. Bundan söz eden bir yazıyı okumanın bile hayli zorlayıcı olduğunu söylemeliyim.

“Markete gittiğinizde su haznesinin içinden istediğiniz kurbağaları seçiyorsunuz. Görevli kurbağaları çıkarıyor ve onları tezgâhın üzerinde ezerek öldürüyor. Sonrasında kurbağaların derisini yüzüyor, karıştırıcı aletin içerisine sıcak beyaz fasulye suyu, bal, çiğ aloe vera, biraz “maca” bitkisi ve tabii kurbağaları bir güzel karıştırıyor. İşte bir bardak ılık kurbağa suyu bu şekilde hazırlanıyor.”

Kaliforniya’da öldürülen “totoaba balıklarının” Çin ve diğer Asya ülkelerine gönderildiği, kısırlığa ve cinsel güce iyi geldiği söylenen “totoaba balığı” mesanesinden yapılmış çorbanın yüksek fiyatlara satıldığı iddia edilmektedir. Kuzey Afrika’da yaşayan bir kertenkele türünün “cinsel organları” afrodizyak sayıldığından önce şarapta salamura edilmekte ve daha sonra pişirilip yenmektedir. “Brezilya Gezgin Örümceği” denilen bir örümceğin zehrinin penisi uyardığı ve saatler süren bir ereksiyona neden olduğu da dile getirilmektedir. Nesli tükenmekte olan “zeytin renkli kaplumbağaların” yumurtaları afrodizyak etkisi olduğu için yuvalarından çalınmakta, yine nesli tükenmekte olan Hubara kuşları acımasızca avlanmakta ve etine büyük paralar ödenmektedir. Avusturya Elçisi Busbeq, “Türk Mektupları” isimli kitabında sırtlan kemiklerinin kaynatılarak çok güçlü afrodizyak etkileri olan bir iksir yapıldığından söz etmektedir.

“Eski zaman insanları gibi Türkler de sırtlanın cinsel güç verdiğine inanıyorlar. İstanbul’da iki sırtlanı olan bir adam onları sultana yani sultanın karısı için sakladığını söyleyerek bana satmak istememişti. Halk arasında anlatıldığına göre Hürrem, Sultan’ın sevgisi eksilmesin diye aşk tılsımları yaparmış.” (Busbeq, Türk Mektupları)

Afrodizyak ticareti ile uğraşan “Yuan Yonghu” isimli bir adamın müşterilerinin zamanla alışkanlıklarını değiştireceklerine pek ihtimal vermeyeceğini söylediği bir yazı (12) okudum. Yonghu, fok penisi talebinin düştüğünü kabul etse de, bu düşüşün nedeninin cinsel güç veren ilaçlar değil, daha ucuz malların ortaya çıkması olduğunu iddia ediyor ve bu ucuz malların başında köpek ve eşek penisi geldiğini söylüyordu. Yonghu müşterilerinin “Yüzde yüz doğal ürünleri tercih ettiğini” ve bu nedenle “viagra” gibi ilaçların “mallarına rakip oluşturamayacağı” sözlerinin seks uğruna hayvanların katledilmesini umursamayan ve “doğal” ürün peşinde koşan hastalıklı zihin yapısına uygun bulduğumu söylemeliyim.

blank

“Tüm av hayvanları kuvvetli afrodizyak içerir” diyen Mehmet Yaşin (13) tavuk ve hindi etinden uzak durulmasının önerildiğini yazıyor ve niçin böyle olduğunu bir başka yazarın ağzından şöyle aktarıyor. “Bu hayvanlar kısacık hayatlarını, berbat bir kafes içinde, kendisine benzer bir başka hayvanın kuyruğundan başka görsel hiçbir perspektifleri olmaksızın, balık unuyla beslenip, hormonlarla tıka basa doldurularak ve çabucak büyüyüp yumurtlamak zorunda kalsınlar diye yapay bir ışıkla aldatılarak hareketsiz oturmakla geçirirler. Öylesine mutsuzdurlar ki, başka hiç kimseye mutluluk verecek halleri yoktur.” Kafeslerden ibaret sözde çiftliklerde gün ışığından, temiz havadan, topraktan, esintiden, yağmurdan, kokudan, sesten kısaca doğadan mahrum bırakılan ve korku içinde yetiştirilerek insanın zevkleri için sömürülen bu hayvanlar için bir şeyler yapmak yerine onları “görsel perspektifi olmamakla” itham etmenin utanç verici olduğunu söylemeliyim.

Kapitalizmin “seks zombilerine” dönüştürdüğü insanlar için hayvanın soyunun tükenip tükenmemesi veya hangi koşullar altında tutuldukları hiç de önemli değil. Mehmet Yaşin’in yukarıda aktardığı sözlere Jonathan Safran Foer’in yanıt verdiğini düşünüyorum. Foer, “Hayvan Yemek” isimli kitabında “işkence görmüş etleri midemize doldurmanın bizleri zalim yaptığını” iddia eder. Bunu biraz daha genişletelim ve soylarını yok etme pahasına zalimce öldürdüğümüz bu hayvanlardan elde edilen ürünleri bedenlerimize doldurup da dünyaya nasıl hala sevgiyle bakabiliriz, bir düşünelim. Ben bunu yapabileceğimizi, hem hayvanlara zulmedip hem de sevgi dolu olabileceğimizi düşünmüyorum. David Cronenberg de böyle düşünüyor olmalı ki “Shivers” (1975) isimli filminde kapitalizmin aşkı ve sevgiyi sekse indirgeyen bir parazit olduğunu iddia eder ve bu ikiyüzlü “aşk” anlayışını kıyasıya eleştirir.

“Hikâye, Montreal yakınlarda lüks ve modern bir sitenin yüksek apartmanlarında geçer. Bir deli bilim adamı, insanoğlunun fazlasıyla rasyonel bir seviyeye geldiğini ve artık bedeni ve içgüdüleriyle bağlantısını kaybettiğini düşünür. Bu sebeple insanları içgüdülerine daha yakınlaştıracak bir parazit yaratmak üzere, apartman dairesinde deneyler yapmaktadır. Genetik deformasyonlar sonucu bir nevi cinsel hastalık ve afrodizyak karışımı bir parazit üretir. Bu paraziti sevgilisi üzerinde deneyen bilim adamımız, sevgilisinin adeta seks manyağı bir yaşayan ölü gibi bir şeye dönüşmesi sonucunda sevgilisini öldürür. Sevgilisinin bedenini asit ile küvette eriterek, kendisi de intihar eder. Ancak parazit yok edilememiştir.” (Can Evrenol, Shivers)

John Berger “reklamların insanların ellerindeki mutluluğu alıp bunu reklamı yapılan ürün fiyatına sattığını ve reklamlar vasıtasıyla doyumsuzluğun beslendiğini” yazar. Kapitalizm, sevmeyi, değer vermeyi, sevilen kişinin ellerini tutmayı, gözlerine bakmayı, hayatı paylaşmayı, yol arkadaşı olmayı ve bir “anlamı” olan sevişmeyi hayatlarımızdan çekip almakta ve yerine duygusuz seksi koymaktadır. Ölümü seks yoluyla unuttururken, seksi de “duygusuz” bir şey olmadığına inandırmak için aşk olarak pazarlayan kapitalizm insanı o denli yabancılaştırmıştır ki, artık insanlar gerçekten âşık olup olmadıklarını bilemez olmuşlar ve aşk endüstrisinin kendilerine dayattığı “örneklere” uygun düşecek ilişkiler aramaya başlamıştır. Salt fiziksel özelliklere daha doğrusu ağız, burun, meme, kalça, bacak vb. gibi “imal edilmiş” et parçaları arasından yapılan bu arayış hızla büyük hayal kırıklıklarına yol açmakta, tarihte hiç olmadığı kadar ruhsal sorunlar yaşanmaktadır.

“Açık tenli”, “düz saçlı” “genç görünümlü”, “renkli gözlü”, “küçük burunlu” veya “selülitsiz” vb. olmak isteyen birçok insan cilt beyazlaştırıcılara, kremlere, sabunlara, lenslere, ilaçlara, ameliyatlara vb. milyarlarca dolar ödemektedir. Parfümlere 50 (14), cilt bakım ürünlerine ise 200 milyar dolar harcanan ve yaklaşık 500 milyar dolar büyüklüğe sahip küresel kozmetik sektörü (15) “aşk endüstrisinin” vurucu gücüdür. Son yıllarda kadınlardan ziyade erkeklerin kozmetik sektörünü hareketlendirdiğini ifade eden İKMİB Yönetim Kurulu Başkanı Murat Akyüz “eskiden sadece televizyon programlarına katıldıklarında yüzlerine fondöten sürülen erkeklerin de eşleri kadar kozmetik bakım ürünü olduğunu” söyledikten sonra “Bizler aslında duygu satıyoruz.” diyerek (16) kapitalizmin “sattığı” aşkın içyüzünü ortaya koymuştur.

blank

Bu yazı yeryüzünde afrodizyak etkisi için kullanılan bütün hayvanları listeleme gayreti içerisinde değildir. Dünyanın bir ucunda adını bile bilmediğimiz bir hayvan, seks uğruna öldürülüyor olabilir. Her kültür kendi afrodizyaklarını üretmekte, okyanusların diplerindeki balinalardan, ormanların derinliklerindeki gergedanlara, dağların zirvelerindeki bitkilerden, uzaydan düşen meteor parçalarına kadar her şey sekse hizmet etmesi için sömürüye ve kırıma tabi tutulmaktadır. Fransa’da hayvanat bahçesinde bulunan bir gergedanı boynuzları için öldüren (17) birkaç kişi, Hindistan’da afrodizyak olduğu için ayıları öldüren (18) ve penislerini yiyen bir adam, Meksika’da damızlık boğalara verilen bir ilacı içen (19) ve günlerce ereksiyon halinde kalan cinsel organının yarattığı ağrılar sebebiyle hastaneye kaldırılan bir adama ilişkin çeşitli haberler olayın vahametini ortaya koymaktadır. Bu olaylar dünyanın her köşesinde yaşanmaktadır ve ne yazık ki artarak yaşanacaktır.

“Yabancılaşmış emek özel mülkiyetin dolaysız nedenidir. Yabancılaşmış emek insanın türsel hayatını, fiziksel varoluşunun bir aracı yapar. İnsanın türsel varlığını, hem doğayı, hem de manevi türsel özelliğini, insanın dışında bir varlığa, bireysel varoluşunun bir aracına çevirir. Dışarıdaki doğayı ve insanın manevi özünü, insanca varlığını yabancılaştırdığı gibi, insanı kendi bedenine de yabancılaştırır.” (Karl Marx, 1844 Elyazmaları)

Hayvan cinsel yaşamının koku odaklı olduğunu yazan Vedat Ozan, Doktor Rachel Herz’in “herhangi bir kokunun size herhangi bir şey yaptırmasına imkân yok” sözlerinden hareketle insan cinsel yaşamının “iki kimyasal sinyal üzerinden çiftleşme ve üreme sürecine indirgenemeyeceğini” iddia eder. İşin içinde sevginin bulunması ve “iki kimyasal ürünün” karmaşık insan cinselliğini harekete geçirmeyecek olması fikri güzel olsa da, kapitalizm her geçen gün sevgi ve cinsellik dâhil insancıl bütün ilişki biçimlerini paramparça etmekte ve bu fikri geçersiz kılmaktadır.

Tabii her şey kapitalizmle başlamamıştır ancak her yıl sistemli bir şekilde 73 milyon köpekbalığının yüzgecini yalnızca kapitalizm “kesebilir.” Busbecq anılarında Hürrem Sultan’a iki tane sırtlan götürüldüğünü yazar. Dönemin en görkemli imparatorluğunun sarayına götürülen sırtlan sayısı sadece iki. Oysa kapitalizm afrodizyak ürün yapmak maksadıyla yüzlerce türün soyunu kurutmaktadır. İlhan Uzel, “Osmanlı’nın En Seksi Sırları” isimli kitabında geçmişte “seks” uğruna hayvanların organlarının kullanımına birçok örnek vermektedir. Örneğin koltukaltı veya kasıklarda kıl çıkmasını önleyen bir karışımın yapımında “gölgede kurutulmuş kurbağa eti, tatlı su kaplumbağası kanı veya karınca yumurtası” kullanıldığını yazar. Cinsel isteksizliğe karşı olduğu iddia edilen bir karışım için “kurutulmuş kunduz taşağı”, kuvvet macunu için “kurutulmuş serçe beyni” kullanıldığını belirtir. Ayrıca kadının başka bir erkekle cinsel ilişkiye girmemesi için yapılan birçok formüle yer verir ki, bunların insanların aklına nasıl geldiğine şaşırmamak mümkün değildir.

“Kadının erkeğe ilgi duyması için, karga beyni çıkarılır, ilgi duyulan kadının gezindiği yerden bir miktar toprak alınır, bir miktar güvercin dışkısı ile birlikte içine yedi adet arpa konarak karganın başının içine doldurulur ve toprağa gömülür. Arpa yeşerip dört parmak olunca alınır, eller onunla ovulur, yüze, kollara sürülür. Sonra ilgi duyulan kadına gidilir. Kadın erkeğe o kadar ilgi duyar ki, asla ayrılmak istemez.” (İlhan Uzel, Osmanlı’nın En Seksi Sırları)

Memelerini, kalçalarını veya penislerini büyütmeye veya küçültmeye çalışan ve bunu daha çok kişi tarafından arzu edilebilir olmak için yapan insanların tamamen cinsel tatmine yönelmeleri üzerine “aşkın” insanı sonsuza kadar terk ettiğini söylemek mümkündür. Sevgi artık yok edilmiş ve “seks” aşkın yerini almıştır. Marx’ın deyişiyle “tepeden tırnağa kan ve pisliğe bulaşmış olarak gelen” tefeci sermayesinin icadı kapitalizm insanı kendine, türüne ve doğaya yabancılaştırarak bütün ilişki biçimlerini parçalamakta ve yok etmektedir. Bunca ölüm ve acıya yol açan kapitalizmin hastalıklı seks ticaretine boyun eğmekle insanlığımızdan iyice uzaklaştığımızı söyleyebilirim. Afrodizyak etkisi olduğuna inanılan ve hayvanlardan elde edilen ürünlerin kullanımı kapitalizmle başlamamış olsa da kapitalizmin seksi öne çıkarmasıyla tarihte hiç olmadığı kadar artış göstermiş ve yalnızca erkeğin “ereksiyon” halini işaret eden bir anlayışı ifade etmeye başlamıştır. İnsanın, kapitalizm öncesi dönemde de masum olduğunu iddia edemeyiz ancak kapitalizm insanın bütün mücadele yollarını yok etmekte veya Ursula K. Le Guin’in deyişiyle “evcilleştirmektedir.”

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

SEVDİYSEN PAYLAŞ BAŞKALARI DA OKUSUN
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir