Sinema Tarihinin İçine Şeytan Kaçmış En Garip Objeleri

‘Demonic possession’ (şeytan girmesi) ya da daha kısa yoldan ifade edildiği gibi ‘possession’ filmlerini bilirsiniz. İnsanları -sanki kendi haline bıraksan hiç öyle bir niyetleri olmayacakmış gibi- kötü yola sevk etmeye ant içmiş şeytani varlıklar, sinema tarihi boyunca envaiçeşit yol yöntem deneyerek, insanlığın başına örmedik çorap bırakmadılar. Sinemanın emekleme döneminden itibaren faaliyette olan şeytani varlıklar, Rosemary’s Baby (1968) gibi filmlerle dünyaya inip kendi öz çocuklarını dünyaya getirmeye çalışırlarken, The Exorcist (1973) gibi filmlerle de masum çocukları şahsi hesaplaşmalarına alet ettiler. Bilhassa The Exorcist’in dünya çapındaki başarısından sonra bir hayli popülerleşen ve zaman içerisinde kimi altın dönemler yaşayan ‘demonic possession’ alt türü, şeytani varlıkları insanların içine sokup çıkarmakla ilgili bütün doneleri tüketince, bu sefer de çeşitli objeleri kullanarak kendine yeni alanlar açma yoluna gitti. İçinde bulunduğumuz on yıllık dönemde ana akım sinemanın korku kanadını domine etmeye soyunan James Wan ve şürekâsının elinden çıkma Annabelle serisi ve buna benzer bir dolu filmdeki içine şeytan kaçmış oyuncak bebekler, listemizdeki diğer filmlerde yer alan objelerin garipliği yanında inanın bir hayli masum kalacak. Bu iddialı girişten sonra hemen listemize geçmekte yarar var sanırım.

Not: Listedeki filmler yapım yıllarına göre sıraya dizilmiştir.

Death Bed: The Bed That Eats (1977)

Tarif etmesi mümkün olmayan tuhaf bir film. Death Bed: The Bed That Eats, George Barry’nin 1972’de sinema okurken başladığı ama ancak beş yılda tamamlayabildiği, nereye nasıl konumlandıracağımızı bilemediğimiz filmlerden. Zamanında gösterime girmeyen ama nasıl oluyorsa ‘bootleg’ bir kopyasının video kaset arenasında cirit atmaya başlamasıyla kimi ülkelerde kült statüsüne erişen film, Barry’nin de müdahalesiyle yasal bir DVD kopyaya kavuşmuştu da filmi öyle izleyebilmiştik. Filmde bir hizmetçiye âşık olan ve insan formuna bürünen bir iblisin, genç kızı yanlışlıkla öldürdükten sonra kendi elleriyle yaptığı yatağa düşen gözyaşlarıyla can bulan bir yatağın, yıllar boyu süren bol kanlı macerasını izliyoruz. Ama bu yatak, öyle bildiğiniz lanetli objelere benzemiyor; ağzının tadını biliyor ve sadece insan değil, elma, tavuk, şarap gibi yiyecek içecekler de tüketiyor. Bu arada filmin, Full Moon Pictures etiketli bir yeniden çevrimi de mevcut: Deathbed (2002).

Christine (1983)

Evet, biliyorum, sinema tarihi birçok lanetli arabaya ev sahipliği yapıyor ama kanımca hiçbiri Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanan filmdeki 1958 model Plymouth Fury kadar havalı değil. Sahibiyle psikopatça bir ilişki içine giren içine şeytan kaçmış otomobil, Knight Rider’daki (Kara Şimşek) KITT gibi kendi kendine hareket edebiliyor ve çok daha iyisi, İstanbul gibi trafik cehennemlerine ilaç niyetine kaportasından motoruna kendi kendini tamir edebiliyor. Listedeki diğer objelerle karşılaştırıldığında aslında hiç de fena bir alışveriş gibi durmuyor.

The Lift (1983)

Sevdiğim yönetmenlerden biri olan Dick Maas’ın yazıp yönettiği, Hollanda yapımı The Lift, içine şeytan kaçmış bir asansörün kana doymak bilmeyen cinayetlerine odaklanıyor. Böylesine saçma sapan bir hikâyeden iyi bir film çıkmaz diyorsanız, çok fena yanıldığınızı söylemeliyim. Evet, haklısınız, film katil asansör gibi fena halde aptalcaymış gibi duran bir mevzunun peşine takılıyor ama ne yalan söyleyelim, filmdeki her şey tıkır tıkır çalışıyor. Ayrıca müziklere dikkat, seksenlerin o unutulmaz synthesizer melodileri sinirlerinizi bozmak için birebir. Ayrıca filmin, yine Dick Maas’ın yönettiği Down (ya da sonradan değiştirilen şekliyle The Shaft) adlı, ABD yapımı bir yeniden çevrimi de mevcut.

The Mangler (1995)

Stephen King’in aynı adlı kısa öyküsünden uyarlanan The Mangler’da eski bir çamaşırhanede bulunan ve bir iblis tarafından ele geçirilen çamaşır katlama makinesinin korkunç cinayetlerine tanık oluyoruz. Korku sinemasının ikonlaşmış isimlerinden Tobe Hooper’ın yönetip Robert Englund’un başrolünde yer aldığı film, bunca ünlü ismin referansına rağmen kimselerin herhangi bir “en iyi” listesinde görülmüyor ama en azından ele avuca sığmayan uçuk kaçık hikâyesiyle takdiri hak ediyor.

Gabal / The Wig (2005)

Güney Kore yapımı filmde, içine şeytan kaçmış bir peruğun (evet, peruk) tasarladığı entrikaların peşine düşüyoruz. Farklı hareket noktasına rağmen uzun saçlı hayaletlerin hegemonyasındaki Uzakdoğu korku filmlerinin izinden giden The Wig, yine de peruk kaynaklı birçok absürt sahnesi nedeniyle ilgi çekmeyi amaçlıyor ki bunu da kısmen başardığı iddia edilebilir.

Rubber (2010)

Quentin Dupieux’nün bütün filmlerinin hastasıyız ama Rubber’ın yeri gerçekten ayrı. Film, artık içine ne girdiyse (filmin mantığına göre bir şey girmesi de gerekmiyor ama) birden bire canlanan Robert isimli bir otomobil lastiğinin (evet, lastiğin ismi var) cinayetlerle dolu yolculuğu diye özetlenebilir. Robert, herhangi bir sebebe bel bağlamadan neşe içinde seyahat ediyor ve önüne çıkanı öldürüyor. En az listedeki diğer objeler kadar korkunç olmasına rağmen Robert’ı basbayağı sempatik bulmanız kuvvetle ihtimal.

Pridyider / Fridge (2012)

Filipinler yapımı Pridyider’de gerçekleşen bütün kötülüklerin anası, hazır mısınız, bir buzdolabı. İçine şeytan kaçmış objeler listemizin en garip üyelerinden birine yataklık eden Pridyider, çılgın konusunu en azından Rubber’daki gibi çılgınca ele alamıyor belki ama sadece bir buzdolabının işlediği cinayetleri görmek adına bile izlenebilir. Bu arada inanılmaz ama benzer mevzu üzerine, benzer absürtlükte bir de The Refrigerator (1991) adlı ultra ucuz bir ABD yapımı film var ki onu da anmadan geçmeyelim.

Killer Sofa (2019)

Bernie Rao’nun yazıp yönettiği, Yeni Zelanda yapımı Killer Sofa, adından da anlaşılabileceği üzere lanetli bir koltuğun acımasız cinayetlerine odaklanıyor. Yahudi mitolojisinden ve/veya folklorundan bildiğimiz, daha önce The Unborn (2009) veya The Possession (2012) gibi yakın dönem korku filmlerinde ya da daha da eskiye gidersek The Dybbuk (1937) filminde karşımıza çıkan dybbuk, buradaki kötülüklerin de kaynağı olarak başrolde yer alıyor. Gayet sıradan bir olay örgüsüne sahip olmasına rağmen fazlasıyla eğlenceli olmayı başaran Killer Sofa, inanmayacaksınız ama finale doğru akıllara zarar bir sürprize de ev sahipliğe yapıyor. (What’s in the recliner?) Filmi izledikten sonra öyle önünüze gelen her koltuğa gönül rahatlığıyla oturamayacaksınız.

Listeye alamadığım ama muhakkak adını anmak istediğim birkaç film daha var, onları da en sona ekleyelim.

  • Killdozer (1974): Buldozer
  • The Car (1977): Otomobil
  • Maximum Overdrive (1986): Arabalar, kamyonlar başta olmak üzere tüm makineler
  • Amityville Horror: The Evil Escapes (1989): Lamba
  • I Bought a Vampire Motorcycle (1990): Motosiklet
  • Amityville: It’s About Time (1992): Saat
  • Evil Bong (2006): Bong
  • Oculus (2013): Ayna

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bak bunu da seversin...

The Gate (1987) ve Gate 2: The Trespassers (1990)

Macar kökenli yönetmen Tibor Takacs imzalı The Gate, Kanada korku sinemasının seksenlerdeki gişe şampiyonlarından biridir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir