“Kadın doğulmaz, kadın olunur.”
Simone de Beauvoir
Ali Kemal Güven ve Erdi Işık’ın son dönem sinemamızda, ana akım anlatı kalıplarının dışına taşan ve öznelik biçimlerine doğrudan temas eden bir anlatı hattı kurdukları dikkat çekmektedir. Güven’in yazıp yönettiği Kraliçe Fabrikada ve Çilingir Sofrası ile Işık’ın senarist olarak katkı sunduğu LCV, Kül, On Saniye ve Mukadderat filmleri, Türkiye’de yerleşik “makbul” kadınlık ve erkeklik temsillerini çözerek yeniden kurarlar. Bu filmler, karakterlerini sabit ve bütünlüklü kimlikler yerine kırılgan, çelişkili ve dönüşüm halinde öznelikler olarak ele alırlar. Böylece toplumsal normların içselleştirilme ve gündelik yaşam içinde yeniden üretilme süreçlerini görünür kılan temsil biçimlerinin sınırlarını zorlarlar.
Güven ve Işık’ın İstanbul Film Festivali’nde yarışacak yeni filmleri Sultana’nın, bu temsil rejimini sürdürerek benzer bir sorgulama hattını devam ettirmesi beklenebilir. Fragmanda yer alan sahneler, gece kulübünde kadınlar arasındaki hiyerarşi ve rekabetin beden üzerinden kurulduğuna işaret etmektedir. Söz konusu iktidar düzeninin arka planında erkek egemen bir yapının etkisi sezilirken, yönetmenlerin önceki filmleri göz önünde bulundurulduğunda, bu hiyerarşik ve denetleyici yapının filmde de görünür kılınarak eleştirel bir mesafeye açılması muhtemel görünmektedir.
Ancak Sultana, izleyiciyle buluşmadan önce, Tuba Büyüküstün’ün bedeni etrafında şekillenen “vücut kılı” tartışmasıyla gündeme gelmiş görünüyor. Sosyal medyadaki yorumları gördüğümde ilk tepkim bunun son derece önemsiz ve absürt bir tartışma olduğu yönündeydi. Bu durum üzerine bir yazı yazmak ve onu yeniden gündeme taşımanın, eleştirilen söylemi istemeden yeniden üretme riskini de barındırdığı açıktır. Tartışmanın çıkış noktası gündelik akış içinde önemsiz sayılabilecek bir görsele dayansa da, görselin bu denli hızlı biçimde yayılması ve yoğun bir etkileşim üretmesi, bu tartışmayı bütünüyle “anlamsız” ilan etmenin de başlı başına bir tutum olabileceğini düşündürdü bana. Çünkü bu görsel aracılığıyla oluşan etkileşim, yerleşik yapıları görünür kılma potansiyeli açısından dikkate değer görünmektedir. Üstelik görselin manipüle edilmiş olma ihtimali, tartışmanın gerçek bir bedenden ziyade, o bedene atfedilen imge ve beklentiler üzerinden kurulduğunu daha da görünür kılıyor. Bu durum, normatif tepkilerin maddi gerçeklikten bağımsız olarak, zihinsel temsiller ve yerleşik estetik kodlar üzerinden üretildiğini düşündürmektedir.
Türkiye bağlamında bu tarz bir tartışmanın güncelliğini ve sertliğini hala koruyor olması tesadüf değildir. Bu fotoğraf, Türkiye’de “ideal kadın” imgesiyle özdeşleşmiş bir bedenin bu normlarla kurduğu gerilimi görünür kılarken, bu normun merkezinde yer alan bir bedenin bu sınırları zorlaması nedeniyle daha güçlü bir etki yaratıyor. Yani buradaki mesele, bedenlerin ve kimliklerin nasıl görünmesi gerektiğine dair sınırların ihlalinin, toplumsal düzen açısından bir tehdit olarak algılanması olarak okunabilir.
Aslında tarihsel süreklilik göz önünde bulundurulduğunda, bu normların sabit ve evrensel olmadığı görülebilir. Bedenle kurulan ilişki, dönemsel koşullara bağlı olarak sürekli yeniden şekillenir. Bu dönüşümün belirginleştiği kırılma noktası ise 20. yüzyılda tüketim toplumunun gelişimiyle birlikte ortaya çıkmış görünmektedir. Bu dönemde ev içinde ayrı bir banyonun bulunması, düzenli yıkanma ve bedenin sürekli kontrol altında tutulması, özellikle orta sınıf için bir statü göstergesi haline gelir. Aynaların yaygınlaşmasıyla birlikte bedenin daha yakından incelenmesi mümkün hale gelirken, kıl gibi daha önce pek de sorun edilmeyen özellikler de görünürlük kazanır. Bu dönüşüm sırasında Gillette gibi şirketler, ortaya çıkan yeni bakım alışkanlıklarını hızla ticarileştirirler. Özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında askerler için üretilen pratik tıraş setleri, kısa sürede geniş kitlelere yayılır ve düzenli tıraş alışkanlığı gündelik hayatın parçası haline gelir. Savaş sonrasında bu alışkanlık sivil hayata da taşınır. Agresif reklam kampanyalarıyla tıraş, modern yaşamın vazgeçilmez bir unsuru olarak sunulur. Kadınlara yönelik ürünlerde ise “tıraş” ve “jilet” gibi ifadelerden özellikle kaçınılarak, bakım pratikleri daha yumuşak ve dolaylı bir dil üzerinden pazarlanır. Buna rağmen birçok kadının erkeklere ait jiletleri kullanmaya başlaması, bu normların gündelik hayat içinde ne kadar hızlı içselleştirildiğini de gösterir (Herzig, 2015, 154-157). Reklam stratejileri aracılığıyla koltuk altı kılları “istenmeyen bir fenomen” ve bir “uygunsuzluk göstergesi” olarak yaftalanırken milyarlarca dolarlık bir endüstri, “bakımlı kadın” mitini disipliner bir norma dönüştürerek toplumsal hafızaya kazımış görünüyor. Bu süreç, kapitalist üretim ilişkileri ile patriyarkal denetim mekanizmalarının kesişiminde şekillenmiştir.
Sanat ve popüler kültür tarihi, bedensel normların mutlak olmadığını ve kırılganlığını ifşa eden çarpıcı örneklerle doludur. Farklı dönemlerde kadın bedenini standartlaşmış estetik kalıpların dışında temsil eden figürler, bedenin politik ve kültürel bir mücadele alanı olduğunu hatırlatmaktadır. 20. yüzyılın ikinci yarısında feminist hareketler, beden kıllarına yönelik bu normatif beklentileri açık biçimde sorgulamaya başlar. 1970’lerde özellikle Amerika’da yükselen kadın özgürleşme hareketi, kılsızlık idealini kadın bedenini belirli bir “masumiyet” ve denetlenebilirlik çerçevesinde tutan kültürel bir norm olarak ele alır (Herzig, 2015; 144-145). Bu bağlamda beden kıllarının görünür kılınması yerleşik estetik ve toplumsal beklentilere karşı geliştirilen politik bir ifade biçimi olarak anlam kazanır.
Bu tartışmalar, zamanla popüler kültürde somut karşılıklar bulur ve geniş kitleler için görünür hale gelir. İlk aklıma gelen örnek 1999 yılında Julia Roberts’ın bir film galasında koltuk altı kıllarının görülmesinin medyada yoğun tartışmalara yol açmasıdır. Bu eylem kasıtlı bir protestodan ziyade bedenin doğallığının kamusal alana plansız bir sızıntısı gibi yorumlanabilir ve tıpkı Sophia Loren’in yıllar sonra tekrar gündem olan fotoğrafları veya Frida Kahlo’nun otoportreleri gibi “pürüzsüzlük” normunun mutlakiyetini sarsar.
Tekrar filme geri dönersem, Sultana filmi etrafında şekillenen bu tepkiler, meselenin ekranda görünen bedenden ziyade, o bedene yöneltilen “terbiye edici” bakışla ilgili olduğu üzerine düşünmeyi gerektiriyor. Yine de bu tartışmaların asıl kıymeti, bedenin, öznenin en mahrem ve özerk alanı olduğunu hatırlatmasındadır. Nihayetinde bu sürecin, hem kendi bakışımızı hem de o bakışı inşa eden görünmez denetim mekanizmalarını sorgulamak ve onlarla dürüstçe yüzleşmek için zihin açıcı bir vesile olmasını ümit ediyorum.
Kaynakça
- Herzig, Rebecca M. Plucked: A History of Hair Removal. New York: New York University Press, 2015.
