Ulaş Tosun: ‘Arkadaş Z. Özger bize çok yardım etti’

Ulaş Tosun, Afganistanbul belgeselinden sonra genç yaşta yitirdiğimiz, şiirleriyle yaşadığı döneme ve sonrasına ışık tutan, hatta çağının ötesinde bir ruh haliyle karşımıza çıkan Arkadaş Z. Özger’in hayatını belgesele çekeceğini söylediğinde heyecanlı bir bekleyiş başlamıştı zaten. Üç yıl sonra belgeselle buluştuk, etkilendik, Arkadaş’ı daha iyi anladık, sevdik… Tosun’a kendi deyimiyle ‘çetin sorularım aşağıda ve açıklayıcı, doyurucu cevapları…

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir

Merhaba Ulaş, öncelikle seni kısaca tanıyalım…

İstanbul Üniversitesi’nde Sosyal Antropoloji okudum, öğrencilik yıllarımdan itibaren gazete ve dergilerde kendi haberlerinin fotoğraflarını çeken muhabir olarak çalışmaya başladım, bir süre Küba’da yaşama şansım oldu. Döndükten sonra fotoğraf ağırlıklı işler yaptım.

Merhaba Canım, ikinci belgeselin… Belgesel sinema yolculuğunun temelinde fotoğraf yatıyor gibi, belgesel çekimleri nasıl başladı?

Üniversite kulüplerinden başlayan fotoğraf ilgim var, halen geçimimi fotoğraf çekerek sağlıyorum, belgeseli fotoğrafçılığımdan çok ayrı görmüyorum ancak ses ve hareket dahiliyeti ilgimi çekiyor diyebilirim.

Afganistanbul da ses getiren bir belgesel oldu, oysa birkaç yıl önce dönemin ruhu gereği bu tarz tutunma, umut etme ve mülteci kavramlarının öne çıktığı filmler, belgeseller, hatta uzun metrajlar çok çekildi. Afganistanbul bu çokluk içinde nasıl bir yere oturuyor, ayrışıyor ya da benzeşiyor? 

Afganistanbul bence merkezdeki kahramanın güzellemesini yapan bir belgesel değil. Mevcut olanakları sınırlı olan ev sahipleri ile göçmenlerin ilişkisini, benzer şekilde az olanaktan pay almak zorunda olan göçmenlerin ev sahipleri ve diğer göçmenlerle ilişkisini, merkeze koyan bir tarafı var. Birlikte çalıştığımız yapımcı Özkan Özdemir ve ekip arkadaşlarımızla birlikte, göçmenleri kölelik şartlarında çalıştıran kişilerle ciddi sorunlar yaşadık. Diğer taraftan çekimleri yaptığımız 2016-2017’de Afgan savaş mağduru insanlar ve belgeselin merkezine aldığımız kahramanımız Türkiye’ye yeni gelmişti. Ortak bir dilimiz yoktu, konuştukları Peştunca dilini Türkçe’ye spontan olarak çeviri yapacak çevirmenimiz de yoktu.  Çevirmenlerimiz Afgan üniversite öğrencileriydi, onlar da Türkçe bilmiyordu.  Peştunca-İngilizce-Türkçe gibi bir akış oluyordu.  Bütçemiz nedeniyle sınırlı ücret verebildiğimiz çevirmenler de bir kere bizimle sahaya geldikten sonra bir daha gelmek istemiyordu. Soruda belirtiğiniz gibi Afganistanbul’un göçmen filmleri furyasından bugüne hatırlanan bir film oluşu büyük bir kavganın ortasında kendi mücadelemizi vermemizle ilgili diye düşünüyorum.  Belgesel festivallerde de gösterildi ve çeşitli ödüller aldı ancak esas olarak Türkiye’de ve Avrupa’da yapılan savaş ve göçmenlik içerikli sempozyumlar aracılığıyla ilgi gördü, bu vesileyle daha farklı bir izleyiciye ulaştı.

Belgesel için konu seçimi nasıl olur, sen mi hikayenin peşine düşersin, yoksa hikaye mi seni buluyor, iki belgeselin özelinde yanıt verebilirsin?

Yukarıda bahsettiğim kişisel tarihimle ilişkili olarak konu beni buluyor demek daha doğru oluyor. Belgesel ya da fotoğraf karşılaştığım durumları aktarma aracı diyebilirim. Yani bu iki belgeselde de “ben bir belgesel yapayım” diyerek yola çıkmadım, bu durumu ancak belgeselle anlatmayı başarabilirim diye düşündüm.

Merhaba Canım, daha çekilirken heyecan yaratan bir belgesel oldu, merakla beklendi. Bunun sorumluluğu da var mıydı üzerinde çekerken? Bir de bu kadar heyecan yaratan bir belgesel için fongogo desteğiyle çektik diyorsun, festivaller, fonlar vs. hiçbirinden destek çıkmadı mı bu belgesel için? İşin bu kısmını da irdeleyelim istiyorum…

Bu sorumluluğu çok yoğun hissetim, halen hissediyorum.  Beklenti korkutucu olabiliyordu. Aynı zamanda merkezde Arkadaş Z. Özger olmasının yanında aynı zamanda genç yaşta bir kaosun içine itilmiş, işkence edilmiş, tutsak edilmiş, öldürülmüş bir kuşak ve 50 yıl önce evladını kaybetmiş bir aile var. Tüm bunların yaşandığı tarihten bugüne çok az malzeme ulaşmış durumda.  Askeri darbelerin getirdiği sansür, imha nedeniyle doğru düzgün bir görsel arşiv yok. Olan görüntüler sadece yabancı ajansların ve birkaç sendikanın çekebildiği büyük miting, çatışma vb görüntüleri.  Yapılan matbu yayınlar devrimci romantizmi ve genç ölümleri merkeze alan hatıralardan ibaret. Homofobi ve farklılık karşısında o dönemin tavrını anlamak için yeni bir sözlü tarih çalışması gerekiyordu. Bir taraftan da aradan geçen 50 yılda insanlar birçok şeyi hafızalarından silmişler. Hatırlamıyorlar. Buna ek olarak bir de sansürün payını hesaba katarsak, elde malzeme yok.  Yönetmen yardımcılığı ve daha farklı bir sürü işi yüklenen asistanım M. Kaan Karataş ile birlikte tek bir fotoğraf, tek bir cümlelik hatıra için şehirlerarası seyahatler yaparak tamamladık. Aynı zamanda bugünün kısmen özgürlükçü ortamının değer yargılarıyla hareket etmemeye çalıştık, tüm bu anlattığımız endişenin otosansüre dönüşmesiyle de baş etmeye çalıştık. Bu ağırlık ve az sonra sorunun devamı olarak değineceğim ekonomik koşullar bizi genel belgesel izleyicisinin diyemeyeceğim ama “bağzı” belgesel değerlendiricilerinin olmazsa olmaz gördüğü manevralara girmekten uzaklaştırdı.  Belgesel bittiğinde “konuşan kafa” diye kodlanarak resmen öcüleştirilmiş olan türe tepkiye takılma olasılığımıza hazır olmaya çalıştık.  Festivallerde gösterime bile alınmaması riski vardı, halen de var.

Belgeseli benim fotoğrafçılıkla kazandığım paradan artırabildiğim ve üzerine şairin yüzlerce okurunun ufak katkılarıyla oluşan ve aracı kurumun payını kestikten sonra gelen 23 bin TL’lik bir bütçeyle yaklaşık 3 yılda yaptık. 68 kuşağı üzerine bir de homofobiden bahseden Merhaba Canım’a bu süreçte resmi kurumlardan destek alma beklentisi bence biraz boş hayaldi. Bu bizi hiç üzmedi. Festival vb. fonlardan yapımla çelişmeyeceğini düşündüklerime başvurdum, geri dönüş olmadı. Bu tip işlerle ilgileneceğini düşündüğüm şirketlere doğrudan mailler de attım, yine bir dönüş olmadı. Şöyle bir durum var: Eğer fon desteği ile bir iş yapacaksanız ve belli noktalarla samimi ilişkileriniz yoksa hemen hemen belgeseli çektiğiniz süre kadar bir süre, fonu almaya uğraşmanız gerekiyor. Bu da her zaman işe yaramayabilir. Diğer taraftan her fon döneminde bazı “güçlü” adaylar oluyor ve tüm fonlar oraya verilmeye başlıyor. Söz konusu yapımlar zaten Kültür Bakanlığından, Avrupa’dan Asya’dan, kitle fonlamasından bir bütçe oluşturmuş ama ufacık 5-10 bin TL’lik yerel bir fon bile onlarca adayı bir yana bırakıp, fonu ona veriyor. Burada heyetlerin “bu yapım nasıl olsa yürür, sonunda da bizim kurumun logosu görünür, biz de iş yapmış oluruz, hiç riske girmeyelim” endişesi etkin bence.  Bir noktadan sonra da belgesel yönetmene dost bir olanak, biz de buna inandığımız için eldeki birkaç fotoğraf ekipmanıyla işe koyulduk ve tamamladık.

Fongogo’dan gelen bütçenin bir kısmını ekibe dağıtmam gerekiyordu, geri kalanla kurgu, ses, çeviri gibi işleri projeyi beğenip önemli indirim yapan profesyonel insanlarla yaptık.  Şiir çevirilerinin bir kısmında, diyalog çevirilerinin tamamında, renk ve web sitesinde bütçe almadan gönüllü yapıldı.

Belgesel Merhaba Canım şiirini kendisine isim yapıyor ve Arkadaş’ın arkadaşları arasında dolaşıyor, adeta bir fısıltı gibi ama. Herkes onu çok iyi tanıyor ama tanımlayamıyor gibi, onu korumak isterken yok etmek gibi bir handikabın içinde gibiler. Ama bunca korumanın içinde Arkadaş kendisini çok iyi tanımlıyor… Benim hissiyatım bu oldu izlerken… Bir yönetmen olarak senin hissiyatın neydi bu belgeseli çekerken?

Evet, tespitinize katılıyorum. Birçok şiirinin merkezinde olan yalnızlık, yargılanma, ayak uyduramama gibi duygulara neden olan algıyı gizlemeyi Arkadaş’ın “özel hayatına saygı” gibi düşünenler var. Bu refleksle geride bırakılan 25 yaşında cansız bir beden ve iyi değerlendirilememiş bir miras söz konusu. Arkadaş’ın şiiri bence toplumla ve bugün onu sevenlerinden saklamaya çalışan, bizim belgeseli de durdurmayı deneyen “arkadaşları” ile konuşamadıklarını içeriyor.  Bence Arkadaş Z. Özger bize çok yardım etti. Hatıralarını bizimle paylaşan hocalarımızın anlatıları ve belgeseli durdurmaya çalışanların tavırları Arkadaş’ın şiirini nasıl anlamamız konusunda ipuçları verdi.

Bir türlü kitabına istediği ismi vermeyen yayınevleri, yakıştıramadık diyen arkadaşları, yayıncılar… Toplumun aydınlarını da sorgulamak gerekiyor belki bu başlığı koyamama hikayesiyle. Ya da sen belgeseline bu ismi vermeyi düşündün mü? (sakalsız bir oğlanın tragedyası)

Düşünmedim diyemem ancak Arkadaş’ı bir bütün olarak ele alınca Merhaba Canım’ın ona ve bize daha uygun geleceğini düşündüm. Diğer taraftan 2000’lerden sonra Arkadaş Z. Özger’in günümüze ulaşabilen şiirleri Sakalsız Bir Oğlan’ın Tragedyası ismiyle de yayınlandı. Peki bu gecikmiş istek yerine getirilince devrimcilerin ve entelektüellerin de dahil olduğu toplum, Arkadaş Z. Özger’i tanımış ve helalleşmiş mi oldu? Mesela şair Hüzün Mevsimi şiirinde “Hü’yü tanıdım size anlatmalıyım bir gün, size bir gün mutlaka Hü’yü anlatmalıyım” dedi ama buna ömrü yetmedi ya da Hü’yü anlattığı eserleri bugüne ulaşmadan yok edildi. Neden aradan geçen 50 yılda kimse bunu vasiyet kabul edip şairin ifadesiyle aykırı sevgisinin, fizik ötesinin ve başyargıcının peşine düşmedi?  Bu daha geniş bir tartışmaya kapı açıyor ve bu ancak bugün mümkün bir tartışma bence.

Belgeseli özenle çekmişsin, emekle, en önemlisi de Arkadaş’ın kısacık hayatında öne çıkan şeyleri özenle karşımıza getirmişsin. Hayatta olmayan birinin belgeselini çekmek, onu tanımlarken kurulan cümleler çok önemli. Bir nevi açılım yapıyorsun. Bu anlamda nasıl bir sorumluluk üstlendin?

Görüştüğümüz kişilerin bir kısmı Arkadaş’ı anlamak 68 iklimini anlamakla mümkün olabilir şeklinde başlayan cümleler ve daha önce dinleme şansı bulduğumuz eylemleri kendi gözlerinden anlatmaya odaklanmış bir düşünme alışkanlığına sahiptiler. Bir kısmı bence tam anlamıyla bildiklerini anlatmadılar ama diğer bir kısmı da varlıklarıyla, entelektüel birikimleriyle yanımızda oldular. Bu durum kişi kişi ayrılmayabilir aynı kişilerde iç içe geçen durumlar demek daha doğru. Burada Arkadaş Z. Özger’in şiirinde karşılığı olmayan anlatıları elememiz ve oradaki duyguların karşılığını bulmamız gerektiğini düşündük. Az evvel söylediğim gibi Arkadaş Z. Özger şiirleriyle bize çok yardım etti. Bunun dışında anlatıcıların entelektüel birikimleri ve vicdanları da çoğu zaman yanımızdaydı. Olabildiğince sade bir anlatı tutturmaya çalıştık, yargılamadan, bugünün değerleriyle geçmişi yargılamadan kaçındık şairin ruhu da sadece buna izin veriyor, bence.

Bundan sonra neler var sırada, bir sürü aralanmayı bekleyen yarım kalmış hayatlar belki de… Var mı kafanda yeni bir hikaye?

Belgeselin yapımcısı da ben olduğum için işim bitmedi. Festival başvuruları yapmam gerekiyor, Avrupa festivallerinin başvuruları ücretli, üstelik döviz üzerinden ücretli, tabi normal olarak kaynak sorunu devam ediyor, bunları halletmem gerekiyor. Aynı zamanda çocukluğumdan beri beni büyüleyen bir şarkıcı var, henüz kendisi de bilmediği için ismini söylemek istemiyorum, onun hayatıyla ilgileniyorum. Kendisiyle konuşmak istiyorum, ortak bir bağ bulamadım en son Facebook’tan ekledim, gönderilerini likelıyorum falan, bakalım nereye varacak.

Son olarak neler söylersin?

Merhaba Canım, Arkadaş Z. Özger şiirlerinin, arkadaşlarının ve okurlarının şairin tabiriyle Kalbi kalplerimize benzeyen insanların tamamladığı bir belgesel.  Burada kendi payım toplumuzu ve şairi anlama isteğimdi. Ben Arkadaş Z. Özger’i şimdi daha iyi anladığımı düşünüyorum, bu nedenle uğraşımızın karşılık gördüğünü söyleyebilirim. Onunla gecikerek de olsa tanıştığıma çok memnun oldum.

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir