Önce IMDb’deki fahiş hataları düzelterek başlayayım, kaynağım Lowenstein’ın kitabındaki Takeshi Kitano söyleşisi ile film ekibinden bazı kişilerle yapılan bir röportaj. Ülkesinde önce manzai komedyeni olarak büyük bir şöhret yapan, birkaç yıl içinde çok popüler bir televizyon figürüne dönüşen “Beat Takeshi” (Kitano) kısa bir süre sonra bu modanın son bulacağından ve hâliyle popülaritesini yitireceğinden endişe ederek, yani gelecek kaygısıyla, 1980 yılından itibaren sinema filmlerine de sıcak bakmaya başlıyor. Önce seslendirme işleri geliyor, daha sonra doğal olarak komedi rolleri. Ardından dramatik roller öneriliyor. Yapımcıların amacı, Kitano’nun olağanüstü popülaritesinden faydalanmak. Kitano bir dram oyuncusu değil ama buradan ekmek çıkabilir diye olaya balıklama atlıyor, karşılıklı menfaate dayalı bir durum yani.

Yönetmen Nagisa Oshima, David Bowie’nin oynayacağı Merry Christmas, Mr. Lawrence (Furyo) filmi için Takeshi Kitano’ya da bir rol teklif ettiğinde karakteri doğru düzgün incelemiyor bile, tek bir şartla kabul ediyor: “Sette bana bağırmak yok.” Çekimler sırasında estirdiği sözlü terörle meşhur olan Nagisa Oshima, Kitano’ya söz veriyor ve sette repliklerini sık sık unutup yönetmeni çıldırtmasına rağmen, adamcağız yemin ettiği için ağzını açıp tek laf etmiyor. Çekimler sona eriyor, post-prodüksiyon tamamlanıyor ve Merry Christmas, Mr. Lawrence gösterime giriyor. Filmin vizyondaki ikinci gününde acaba seyirci bu dramatik rolümü nasıl karşılamış diye merak eden Kitano gizlice bir sinema salonuna giriyor ve o deneyimi şu cümlelerle anlatıyor: “Ben daha ekranda görünür görünmez salondaki her bir seyirci kahkahalarla gülmeye başladı. Resmen şoka girdim, kendimi aşağılanmış hissettim çünkü oynadığım karakterin gülünecek bir tarafı yoktu! O gün yemin ettim, rol alacağım film ve dizilerde artık ciddi ve karanlık karakterleri oynayacaktım. Öyle de yaptım.” Kitano buradaki amacının “ciddi bir aktör” olarak algılanmak olduğunu söylüyor. Yıllarca bu tip karakterlere hayat veriyor. Sonunda komedi ve aksiyon karışımı bir senaryoya sahip olan Vahşi Polis / Sert Polis (Violent Cop) filminde oynama teklifi alıyor. Filmin yönetmeni Kinji Fukasaku olacak. Senaryo yazılmış. Ekip belli. Kitano sadece oyuncu olarak görev alacak.

Takeshi Kitano o sıralar TV çalışmalarının yoğun olduğunu, bir hafta çalışıp bir hafta dinlendiğini, kendisine teklif yapan yapımcıların da bunu bildiğini sanıyor. Meğer Kinji Fukasaku 60 gün aralıksız çekim yapılacak şekilde bir planlama yapmış. Kitano bir hafta televizyona skeç üreteyim, diğer hafta filmin çekimlerine geleyim önerisi getiriyor ama Fukasaku kesintisiz iki ay çekim diye diretiyor. Kitano da “olmaz” diyor, “vazgeçiyorum”. Yapımcılar Fukasaku’yu ikna edemeyince Kitano’ya filmi yönetmek ister misin diye soruyorlar. Kitano TV’de kısa skeçler yönetmiş ama film yönetimi deneyimi yok. Yine de bir cesaretle tamam diyor. Yapımcıların bunu teklif etme sebebi, Japon sinema endüstrisinde o dönem moda olan bir akım. Romancılara, müzisyenlere film yönettiriyorlar, filmler de fena gişe yapmıyor. Çok popüler bir komedyen, üstelik ünlü bir TV siması neden film yönetmesin diyorlar yani. Olay bu. Yoksa Takeshi Kitano’nun o dönem film yönetme gibi bir gayesi yok. Ama el sıkışıyor.

blank

Film ekibini, tecrübeli görüntü yönetmeni Yasushi Sasakibara seçiyor. Takeshi Kitano, Hisashi Nozawa’nın yazdığı senaryoyu değiştirmeye başlıyor. Ana izleği (polis – suçlu – uyuşturucu ağı) koruyor ama senaryodaki neredeyse her şeyi değiştiriyor. Hatta çekimlerin ikinci gününden itibaren sette karar veriyor, senaryo sette değişiyor. Nozawa biten filmi seyredince adının senaryodan çıkarılmasını istemiş, o denli bir değişiklikten bahsediyoruz.

Kitano nasıl çekim yapacağını da çekim günü söylüyor. Hâliyle başta Sasakibara olmak üzere onun seçtiği set ekibinden tepki görüyor, biraz ayak diretiyorlar. Kitano özgürce taleplerde bulunuyor, şunu isterim, bunu isterim diye (Citizen Kane çekimlerindeki Orson Welles gibi düşünün). Takeshi Kitano’nun daha önce yönetmenlik deneyimi olmadığı için teknik tabirleri de bilmiyor ama zamanla ekibi yanına çekmeyi başarıyor. Oyuncu yönetimi de bir acayip. Oyuncu iki-üç tekrarda iyi oyun veremezse kamerayı onun performansını göremeyeceği bir yere yerleştirme gibi eşi benzeri olmayan “pratik bir çözüm” buluyor. Tahmin edeceğiniz üzere, bütün bunları filmin o benzersiz sinematografik anlatısının kökenini netleştirmek adına anlatıyorum.

blank

Çekimler belirli bir noktaya geldikten sonra asistanlardan biri Kitano’ya, “Efendim, böyle giderse elimizde sadece 1 saatlik film olacak” diyor. Kitano gümlediğini anlıyor çünkü en az 90-100 dakikalık bir filme ihtiyacı var. Başlıyor sahneleri sündürmeye. Yürüyüşleri uzatıyor, tokatlama sahnesini uzatıyor, kovalamaca ve takip sahnelerini sündürüyor. Ortaya alışılmadık sekans uzunlukları çıkıyor, filmi izleyen ne dediğimi hemen anlamıştır. Fakat bu garip “planları uzatma” kararı, harika bir şeye vesile oluyor. Seyirciye belirli bir eylemden sonra o sahnenin mahiyeti ve enerjisi üzerine düşünme fırsatı vermiş oluyor Kitano. Tüm dünyayı etkisi altına alan geleneksel Hollywood kurgusunun asla yapamadığı bir şeyi başarıyor. Seyirciler bu filmde farklı bir şey olduğunu seziyorlar ama bunu adlandırmakta güçlük çekiyorlar. Aslında Kitano, televizyonlardaki komedi skeçlerinin başvurduğu bir yöntemi bir aksiyon dramasına enjekte etmiş oluyor ve yüksek seviyede şiddet içeren sahnelerde bile (bıçaklama, apış arasına tekme atma, silahlı çatışma, bir genci dövme vb.) tuhaf bir durum komedisi yaratıyor. İlk izleyişin şokunu atlattığınızda, belki aylar, belki yıllar sonra filmi tekrar izlemenizi öneririm, bu sefer acayip güleceksiniz. Kitano’nun bulduğu bu amorf yapı, bundan sonra yöneteceği suç filmlerinin omurgası hakkında size fikir verecektir.

Takeshi Kitano’nun biçim konusundaki ısrarları da ekibi rahatsız ediyor. Mesela Azuma’nın yürüdüğü bir sahnede karakterin başının yarısının çerçeveye alınmasını talep ediyor, görüntü yönetmeni Sasakibara anında karşı çıkıyor tabii, sen bizim ekmeğimizle mi oynayacaksın diye. Aslında Kitano sınırları test ediyor, sezgisel olarak inandığı şeyi yapıyor. Azuma’nın kafasının tam olarak işinde/karakolda olmadığını görsel olarak anlatmaya çalışıyor. Başka sınırları da test ediyor Kitano. Mesela bu filmde konvansiyonel anlamda silahlı çatışma kurallarına riayet edilmez. Sırtından vurulan kötü adam, silahsız bir polisin kendi makamında vurulması gibi birçok şok edici sahne görürüz. Mesela Azuma’nın bıçaklanmaya çalışıldığı sahne o kadar sıra dışı tasarlanmıştır ki, muhtemelen başka bir filmde benzeri yoktur. Kadının kaza kurşunuyla vurulduğu planı ele alalım. Kitano bir söyleşisinde, “çekim geceydi, hava karanlıktı, sokağı yok yere aydınlatmak istemedim, kadının vurulduğu belli olmaz diye kan olayını biraz abarttık” der. Gelelim şok edici finale…

blank

Komiser Azuma depoya gitmeden önce başkötü adam (main villain) ile adamları arasında çatışma çıkar, Azuma gelmeden önce yardımcılar öldürülür, başkötü de yaralıdır. Sinema tarihinde daha önce böyle bir şey var mıdır, emin değilim. Takeshi Kitano yine radikal bir set planı çizer, ortamı yeterince aydınlatmaz çünkü başkötü yaralıdır, ne diye gidip ışıkları açsın, komiser yeni gelmiştir, mekânı ne bilsin. Sadece dev kapıdan sızan ışığa güvenir Kitano. Gerçekte yaşanması muhtemel bir senaryoyla yola koyulur yani. Çatışma başlar. Kamera çatışmayı sağlıklı bir şekilde göremeyeceğimiz şekilde kullanılır, vizör bize istediğimiz detayları bir türlü göstermez. Sadece şiddetin şoku değil, sinematografik tercihlerin irite ediciliği de seyir deneyimini benzersiz kılar. Çatışma biter. Sonra ikinci bir şokla sarsılırız ve filmin adı yeni bir anlam kazanır. Daha bu ikinci şoku atlatmadan üçüncü bir şok sarsar bizi. Işıklar açılınca taşlar yerine oturur. Ama filmi burada bitirmez Kitano. O kendine has ironik yaklaşımıyla son bir dokunuş yapar ve “The show must go on!” diyerek William Friedkin’in To Live and Die in L.A. (1985) filmine bir selam çakar.

Takeshi Kitano’nun ilk yönetmenlik denemesi olan Vahşi Polis (Sono otoko, kyobo ni tsuki / Violent Cop, 1989) hem büyük bir yönetmenin doğuşunu müjdeleyen bir yapım hem de yeni Japon Sineması’nın çıkış noktasını belirleyen filmlerden biri. Tüm sinemaseverlere tavsiye ederim.

blank

Kaynaklar

Ertan Tunc

Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen.

“Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: ertantunc@gmail.com

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

blank

Öteki'den Haber Al

Buna da Bir Bak!

blank

Takeshi Kitano’dan Dolls / Bebekler (2002)

Kitano sessiz, yalın ve imgesel anlatımını Bebekler filminde de kullanıyor
blank

Piercing I, Have a Nice Day ve Jian Liu Sineması

Jian Liu’nun Piercing 1 ve Have a Nice Day adlı