Muharrem Gürses’in yönettiği ve Atilla Gürses’in başrolünü oynadığı Bizansı Titreten Yiğit (1966), Giovanni Scognamillo ve Metin Demirhan’ın yazdığı kitapları okuduğumdan beri izlemek istediğim filmlerden biriydi. Lakin kayıp filmlerimizden olduğu için bir türlü bulamadım. Seyircilerine kahkaha attıran Arcan ile bir Bizans’ı titreten Gürses’in aynı kişi olması ilgimi çekti. Bizansı Titreten Yiğit filmini bulamasam da geçenlerde şans eseri olarak izlediğim Zaloğlu Rüstem’i yazmaya karar verdim.
Atilla Gürses yani nam-ı diğer Atilla Arcan, sinemamızın iş yapan ve iz bırakan yönetmenlerinden biri olan Muharrem Gürses’in oğlu. İz bırakan diyoruz çünkü 50’li ve 60’lı yıllarda çektiği melodramlar sayesinde oluşturduğu üslup çok taklit edilmiş. O yılların yerli sinemasına yerleşmiş olan iyi veya kötü pek çok klişede onun payı büyük. Muharrem Gürses sadece melodram çekmekle kalmamış, oğlunun ismini verdiği Atilla Film bünyesinde bir sürü tarihi film çekmiş ve başrolde oğlu Atilla Gürses’i oynatmış. Yazımın konusu olan Zaloğlu Rüstem bu filmlerden biri. Muharrem Gürses aynı zamanda Yeşilçam’ın önemli yardımcı oyuncularından biri. Fesat ve çıkarcı tiplemeleri başarı ile canlandırıp buna bir doz da sevimlilik katmayı başarabilen, enerjisi hiç düşmediği için seyircinin ilgisini canlı tutan biriydi, belki de bu açıdan değerlendirildiğinde Ali Şen’den sonra gelen en iyi oyuncuydu.
Atilla Gürses kısa sayılabilecek sinema hayatından sonra kariyerine komedyenlik ile devam etti. 80’li yıllarda televizyona transfer olan Arcan, TRT’de ayda bir çıkan Teleşov (veya Teleshow) programında skeç ve taklitlerini sergiledi. Çocukluğumda bu programın baya ilgi gördüğünü ama nedense 2-3 bölümden fazla sürmediğini hatırlıyorum. Yalçın Menteş ile başarılı ikili oluşturan Gürses, Atilla Arcan ismiyle gazinolarda komedyenlik yaptı. Sonra ilk özel televizyonun kuruluşu ile RTÜK’ün kuruluşu arasında kalan dönemde, mevzuat boşluğu sayesinde yaşanan fiili sansürsüzlük döneminde, arkadaşı Yalçın Menteş ile birlikte Vay Canına adlı sansasyonel talk show programını yaptı. Arcan’ın en popüler olduğu dönem bu dönemdi.
Özel televizyonlar sayesinde ekranda siyasi mizah ve lider taklidi yasağı kalkınca, her burnundan konuşanın Erdal İnönü, her boynunu geri atıp gerdanını şişirip, ağzında sıcak yemek varmış gibi üfleye tıslaya nutuk atanın Süleyman Demirel taklidi yaptığı, başlangıcı eğlenceli, sonrası sıkıcı ve boş bir dönem geldi. Arcan, Binbir Surat programındaki performansı ile diğer taklitçilerin arasından sıyrılmayı başardı. Sonraki yıllarda absürt komedi ağırlıklı yeni bir mizah anlayışının yaygınlaşması ile kendi neslinin gazino komedyenleri gibi ufak ufak elini eteğini aktif televizyon hayatından çekti ama gene de hayata veda ettiği 2015 yılına kadar hatırı sayılır miktarda dizide oynadı.
Zaloğlu Rüstem, İsveç’te yaşayan Torvald’ın sevgilisinden ayrıldıktan girdiği bunalımdan kurtulmak amacıyla çıktığı Avrupa yolculuğunda hem kendisiyle hem de modern Avrupa uygarlığı ile giriştiği hesaplaşma sürecini Brechtyen bir tarihselleştirme efekti ile anlatan bir film…. Olabilirmiş, eğer Ingmar Bergman çekseymiş… Fakat Muharrem Gürses çektiği için, şimdilik sizlere filmin İranlıların, Afganların ve Kürtlerin paylaşamadığı, Türklerin ve bilumum komşu ulusların saygı duyduğu destan kahramanı Zaloğlu Rüstem’i anlattığını söylemekle yetineceğim.
Rüstem, Firdevsi’nin Şehname’sinde (Şahname) oldukça önemli bir yere sahip. Ayrıca güreşçilerin piri olarak tanınıyor. Konuk olduğu bir konakta görüp aşık olduğu Hülya’yı (Tijen Par) babası Demir Pehlivan’dan alabilmek için Demir’in yıllar önce Zülkadiroğlu (Erol Taş) tarafından çalınan kılıcını geri getirmek üzere, elinde dedesi Sam’ın hediye ettiği topuzu ve yanında kuzeni ve can dostu Mahmut ile giriştiği maceraları anlatıyor film. Filmin 54 dakikalık eksik bir kopyasını izlediğim için (Buna da şükür! Bizansı Titreten Yiğit’in tamamı kayıp!) özellikle filmin başları oldukça kopuk gidiyor. Ama içimden bir his bunun yalnızca kayıp kısımlardan kaynaklanmadığını söylüyor!
Gürses, filminde tarihsel/destansı Rüstem’den çok, oldukça “jenerik” ve düz bir tarihi avantür kahramanını anlatmış. Filmin öyküsünün Şehname’de anlatılan herhangi bir Zaloğlu Rüstem macerasıyla ilgisi yok. Bizim Rüstem’imiz sakalını traş eden, moğol bıyıklı, açıkça söylenmese de Türki ve müslüman bir karakter. Atilla Arcan’ın canlandırdığı Rüstem ile Zaloğlu Rüstem arasındaki tek ortak nokta elindeki topuz. Destanlarda anlatılan Rüstem ile Atilla Arcan oldukça farklı fiziksel yapıya sahip. Rüstem kelime olarak “iri yapılı ve güçlü” anlamına geliyor. Firdevsi ise Rüstem’in iriliği yüzünden çok zor bir hamilelik yaşayan annesi Rudaba’nın ona “kurtuldum” anlamına gelen Rüstem adını verdiğini söylüyor. Lakin Atilla Arcan’ın Demir’in konağındaki dalkavuklardan birini canlandıran ufak tefek Ersun Kazançel’in yanında bile iri yapılı göründüğünü söylemek güç.
Yine de tarihsel/destansı Rüstem’e sadık kalmanın yalnızca bir dereceye kadar önemli olduğunu, yönetmen özgün ve muntazam bir iş çıkarmayı başardığı sürece esere/asla sadakat yönünden yapılacak eleştirilere pek sıcak bakmıyorum. Zaloğlu Rüstem, dünyada çevrilen bütün tarihi avantürler gibi, kahramanın bireysel becerilerine odaklanan, tarih görüşü açısından da büyük milletlerin başındaki büyük kahramanların yaptığı büyük işleri anlatan idealist bir anlatı. Bu noktada Scognamillo’nun “Tarih bir fantazyadır” tespitine geliyoruz. Yerli sinema için tarih daha bir fantazyadır. Çünkü yerli sinema için tarihin zorunlu olarak bir fantazya alanına dönüşmesinin nedeni sadece kahraman odaklı idealist anlatı değil. Maddi imkan(sızlık)lar da tarihi avantürlerimizi bir fantazya olmaya, hatta komedya durağından geçmeye zorluyor. Çünkü tarihi film demek gösterişli kostümler, zırhlar, silahlar, dolu dizgin at süren süvariler, görkemli meydan savaşları, kaleler, surlar ve saraylar demek. Bunlar da para demek. Bizim ülkede de bu parayı bulamamak demek. Parayı bulamayınca da sürekli bir ucuzluk, yetersizlik, eksiklik hissi vermekten kurtulamamak demek. Bu hissi vermekten kaçınmak için ilgiyi başka yöne çekmeye çalışmak demek.
Zaloğlu Rüstem’in, konaklarda, mahzenlerde ve velhasıl sürekli kapalı alanlarda tıkılı kalarak verdiği ucuzluk ve sıkışmışlık hissini aşma yöntemi de ilgiyi baş karakterlerin yakınına serpiştirdiği karikatürize tiplemelere çekmeye çalışmak olmuş. Tabi ki sıkışmışlık hissi bu şekilde giderilemediği gibi karikatürize karakterleri canlandıranların filme boca ettiği abartılı oyunculuklar da filmi sakatlayan bir başka unsur haline gelmiş. Sinemamızın tarihi avantür çekerken ucuzluk hissine karşı ilgiyi başka yöne çekme mücadelesi Cüneyt Arkın gibi yakışıklı, akrobatik yeteneklere sahip ve benzersiz bir dövüş koreografisine sahip bir starı doğurmuş. Bu bağlamda Arkın’ın başarısını yalnızca kendi tartışılmaz yetenekleri değil aynı zamanda şartların dayatması zorunlu kılmış diyebiliriz.
Öte yandan Arcan’ın canlandırdığı Rüstem, kafamdaki antik dönem kahramanı imgesiyle uyuşuyor. Zaloğlu Rüstem’in çok benzetildiği ve kıyaslandığı bir mitolojik kahraman olan Herakles geliyor aklıma. Euripides’in Alkestis adlı tragedyasında Admeitos’un evine konuk olan Herakles, onun yakın zamanda karısı Alkestis’i kaybettiğini bilmeden kendini eğlenceye fazla kaptırınca Admeitos’un hizmetçilerinden biri tarafından paylanıyor. Yas evinde vur patlasın çal oynasın eğlenip içen görgüsüz Herakles ile Demir Pehlivan’ın konağına gelip havuz başına yatan kaba Rüstem imgesi kafamda örtüşüyor. Evet, eskinin kahramanları böyle kaba, maço ve hömünü hömünü olmalı gibi geliyor bana.
1966-1967 yılları, fantastik sinemamız açısından ilginç bir yıl. Bu tarihten itibaren kovboylar, maskeli kahramanlar, tarihi kahramanlar, şiddet ve “ben de varım” diyen bir soft erotizm, filmlerde cüretle boy göstermeye başlamış. Zaloğlu Rüstem’de de bu ögeleri görmek mümkün. Enerjik kılıç dövüşleri, o yıla göre sert sayılabilecek şiddet sahneleri (göze mil çekme vs.) ve bir miktar erotizm, bu filmde de var. Final dövüşünden önce Rüstem ile filmin baş kötüsü Zülkadiroğlu’nun şiirli atışması ise bu tarz bir filmde pek görmediğim bir ilginçlik ama eskiden kahramanlar arası dövüşlerde böyle bir gelenek varmış diyen olursa pek şaşırmam doğrusu.
Zaloğlu Rüstem hikaye ve anlatı üslubu yönünden kendi sıkletindeki tarihi filmlerle karşılaştırıldığında vasatı geçemiyor. Bu yüzden Bizansı Titreten Yiğit filminde Atilla Arcan’ın sergilediği “Cüneyt Abi performansını” deli gibi merak eden bir kişi olarak, Zaloğlu Rüstem’i izlemek bana yalnızca küçük bir teselli vermekten öteye geçemedi. Atilla Arcan’ın oyunculuğunun sonraki yıllardaki seyrini göz önüne alırsak, Muharrem Gürses’in, oğlunun tahtını yaptığını ama bahtını yapamadığını söylemek yanlış olmaz. Böyle olması bir bakıma iyi de olmuş. Sinemada aksiyon filmlerinin kahramanı olması murad edilen Arcan, Cüneyt Arkın’ların, Tamer Yiğit’lerin, İrfan Atasoy’ların ve Yılmaz Köksal’ların arasından sıyrılamamış ve 80’li ve 90’lı yıllarda bir gazino ve TV komedyeni olmuş. Cüneyt Abi performansı ile pek kalıcı olamayan Arcan, eline, koluna, yüzüne hakim, sahneye yakışan, iyisiyle kötüsüyle döneminin bütün özelliklerini taşıyan, güleryüzlü, usta bir komedyen olarak hep hatırlanmış.
Öteki Sinema için yazan: S. Özgür Ilgın