Can Evrenol’dan Fantasticfest 2010

Yazarımız Can Evrenol, dere tepe düz demedi gitti yaban ellerinde Fantasticfest’i izledi, döndü ve izlenimlerini Öteki Sinema okurlarıyla paylaştı. Fantasticfest bu yıl aynı zamanda Can’ın son kısa filmi “To My Mother and Father”ı da gösterdi. Siteye entegre ettiğimiz tab sistemi ile festivali günlere böldük. Can sayesinde hepsinin okuması, ayrıca keyifli oldu.

Can Evrenol’un Fantasticfest 2010 günlükleri:

Austin, Texas’ın ünlü sinema salonu The Alamo’dayım. Sabah saat 10′a 5 var. Festivalin 3. günü. Dün gece 3′te uyumuş olmama rağmen bu sabah 9′da kalkıp festival kuyruğuna girmeye gelmiş bulunuyorum. Yönetmen pasım olmasına ve bütün filmlere bedava girebilmeme rağmen sabah kalkıp bu sıraya girmem gerekiyor yer kapabilmek için. Ama bu sabah 9′da kalkmama rağmen, sıra bana geldiğinde I Spit On Your Grave’e bilet kalmamıştı. 210$’a VIP festival pası alan arkadaşlarım ise bir gece önceden o günkü filmlere bilet alabilme sansını sahipler. Ama olsun, her film en az 2 kere gösteriliyor bu festivalde. Hafta içi yakalarım diye düşünüyorum.

Festivali anlatmaya başlarsak; Fantasticfest’in en ilginç yani The Alamo sinemasının salonları. Her bir sıra koltuğun önünde uzun bir yemek masası var. Film esnasında siparişinizi bir kâğıda yazıp masanın önüne dik bir şekilde yerleştiriyorsunuz, garsonlar arada gelip yemeklerinizi içkilerinizi getiriyorlar (Bu arada içki demişken, Kayseri’de tek bir içkili restoran olmadığını biliyor muydunuz? Demokratik Türkiye’m benim) Yönetmen olduğum için festival boyunca yemek ve içki de bedava! Çok iyi! Üzerinde el çizimi Snake Plissken, Blues Brothers ve daha birçok karakterin olduğu festival kartımı uzatıyorum sadece. Tabi Londra Frightfest’teki 1300 kişilik tek bir salondan sonra, buradaki 200 kişilik 4 ayrı salon ayni havayı yaratmıyor aslında. Ama işte buranın da kendine göre başka bir havası var.

Festivalin bir başka hasta olduğum yani her tarafta orijinal eski oyun (Arcade) makineleri bulunması… Jeton atmanıza da gerek yok. Gün boyunca Tron, Mortal Kombat, Street Fighter, Toobin ve Pac-Man oynamamaya imkân yok!

[tab: 1. Gün]

Festivalin ilk gününde sadece akşamki açılış partisine yetişebilmiştim. Pek matah bir şey yoktu. Londra’dan gelmiş olan arkadaşlarımla barda içip, 18 saatlik uçak yolculuğunun üzerine aldığım çeşitli alkolle yok ettim kendimi. Nasıl uyuduğumu falan kesinlikle hatırlamıyorum.

[tab: 2. Gün]

Festivalin 2. gününde festivalin yöneticisi Tim League’in evinde sadece yönetmenler ve yapımcılar için verilen öğlen yemeğine davetliydik.

Texas’ın bunaltıcı sıcağında diğer yönetmenlerle beraber festivalin klimalı arabalarıyla Tim League’in bahçeli evinde oturduk. Enteresan bir ortamdı. Bizim “Öteki Sinema” buluşmalarını hatırlattı. Çeşit çeşit, her biri başka telden çalan bir grup korku ve fantastik sinema aşığı insan bir arada… Norwegian Ninja’nin yönetmeniyle yemek sırasına girip, Rare Exports’un (Noel Baba avlama filmi) yazarıyla sofrada sohbet ettik. Bir ara Twitch.net’in sahibi, geçen sene Twitch’de Sandık’ı haber yapan Todd Brown’la karşılaştık. Todd boynumdaki pasa bakıp “Oh Keeen hav ar yuu?” diyerek beni sevindirdi. Yemek öncesinde Tim League bize Napolyon döneminden kalma bir şampanya şişesi açma tekniği gosterdi.

Kocaman bir kılıcı, yatak duran şişenin üzerinden kaydırarak, şişenin tepesini keserek/kırarak patlatiyosunuz şampanyayı. Öyle bir ortam. Dönüşte Alman zombi filmi Rambok’un yönetmeniyle sohbet ettik. Hamburg’luymus. Türkçe birkaç kelime biliyordu. Ayrıca Kickboks yapıyormuş. Önümüzdeki festivallerde tekrar 2 ünlü yönetmen olarak karsılaşırsak dövüşmeye karar verdik. Bu festivalde öyle bir adet var. Ne hikmetse her sene birileri boks maçına çıkıyor birbirleriyle. 2 sene önce Uwe Boll ve Tim League dövüşmüş. Bu sene de Todd Brown ve The Dead’in yönetmeni dövüşecek diyorlar. Bakalım göreceğiz.

Tim League’in evinde bir ara tuvalete girmek için evin içine girdiğimde Türkçe bir Alligator posteriyle karsılaştım. Daha sonra bahçede Tim’e sorduğumda bana İstanbul’u ziyaret ederken Taksim’deki bir pasajda bu posterleri bulduğunu ve Topkapı gezisini falan iptal edip buradan yüzlerce poster seçtiğini söyledi. Sonra sinemaya gidince de dikkat ettim The Alamo’nun duvarları 70 ve 80′lerin Türkçe posterleriyle dolu. Badi bile var!

Festivalde izlediğim ilk 2 film büyük hayal kırıklığı oldu. 30 Days of Night: Dark Days, iyi niyetle yapılmış ama çok zayıf, ilk filmin gölgesinden çıkmasına bir an bile imkân olmayan bir film. Pek yazmaya gerek yok.

İkinci film, geceyarısı kuşağında izlediğim Life and Death of a Porno Gang’di. Evet etkileyici bir isim, ama sonuç pek tatmin edici değil. 2010 FIBA Dünya Kupası yari finalinde mükemmel bir mücadele sonucu 83-82 mağlup ettiğimiz Sirbistan’da birseyler oluyor. Bir ulkenin ayni sene içinde hem A Serbian Film, hem de Life and Death of a Porno Gang gibi iki über-ekstrem film çıkarması hayra alamet mi bilmiyorum. A Serbian Film’i zayıf bulduysanız, bunun yanına bile yaklaşmayın derim. Porno Gang, 1970′lerden fırlamış bir hippi filmi gibi. Süper ucuz sinematografisiyle, Sırbistan’ın köylerini dolaşıp porno kabaresi yapan ve daha sonra para kazanmak icin snuff’a kayan bir grup idealist gencin hikâyesi. Çok Güzel Hareketler Bunlar ve Von Trier’in Idiots’unun karışımı gibi bir havası var filmin. Yer yer teatral oyunculuklar, inandırıcılıktan uzak bir senaryo, bolca gay seks sahnesi ve çıplaklıkla bombardımana uğruyoruz. Benim favorim, gerçek at penisi yalama sahnesiydi. Bence sıkıcı bir filmdi diyip geçiyorum.

[tab: 3. Gün]

Bugün izlediğim tek film Legend of The Fist oldu. Ip Man’i sevdiyseniz bu filmi de seveceksiniz. Başrolde yine Donnie Yen var. Ve bu sefer Yen, Bruce Lee’nin 1972’de Fist of Fury’de canlandırdığı Chen Zen’i oynuyor!

Filmin ilk 15 dakikası o kadar iyi ki, izlerken bir an “bu yıl izlediğim en iyi film olacak bu…” diye düşündüm. Ancak sonrasında tempo hemen düştü ve sonuçta Ip Man gibi dövüş sahneleri dışında yavan bir filme dönüştü. Ayrıca filmdeki aşırı milliyetçilik ve Japon düşmanlığı düşündürücüydü. Benim için aksiyonun da önüne geçti. Sonunda alkışlamak içimden gelmedi.

Sonrasında Fantasticfest’i ikinci plana alarak Londra’dan arkadaşlarımla biraz Texas’i gezelim dedik. DVD’ciler, VHS’ciler, Kovboy çizmecileri, 2. elciler derken aksam bir barda canlı UFC119’u izlemeye gittik.  Ayni sırada sezonun en önemli Amerikan Futbolu maçı olduğu için sokakta taksi bulmaya imkân yoktu. Texas yenilmiş duyduğumuza göre. Yıllardır yasadığı en büyük hezimeti yaşamış hem de…

[tab: 4. Gün]

4. gün, Pazar, artik kısa filmimizin gösterim günüydü. Kısa filmleri seçenlerle konuştuğuma göre, Fantasticfest’e bu sene nerdeyse 1000 kısa film başvurmuş. İçlerinden 10 tanesini yarışma bölümünde Short Fuse’a dâhil etmişler. Festivaldeki diğer bütün filmler gibi Short Fuse da 2 kere gösteriliyor.

İlk gösterim gerçekten çok güzel geçti. Gösterim öncesi orda bulunan yönetmenleri sahneye davet ettiler. Ben İstanbul’dan geldim diyince seyircilerden bir alkış geldi. Güzeldi. Gösterim sonrası diğer kısa film yönetmenleri gelip “To My Mother and Father”i sordular. Çok iyi yorumlar geldi. Film esnasında yine seyircilerden çıt çıkmadı. Özellikle seks sahnesi esnasında salondaki tansiyon belirgin bir şekilde hissediliyordu. Sonundaki alkış da tatmin ediciydi. Fantasticfest 2010 Short Fuse gerçekten bu güne kadar hayatımda gördüğüm en iyi kısa film seçkisiydi. Daha önce hiçbir festivalde böyle bir sey görmedim. Herkes ayni şeyi söylüyordu. 10 film içinde hiç zayıf film yoktu. Hepsi iyiydi. İzleyiciler şaşırdı diyebilirim. Benim favorim “Legend of The Beaver Dam” ve “Off Season” oldu. Bu 2 kısa filmi ne yapıp edip bulun izleyin derim. Tabi daha bir sure internette bu filmleri bulmak nerdeyse imkânsız olacak ama bir kenara not etmelisiniz. İnternete düşer düşmez bu filmleri Öteki Sinema’ya koymalıyız.

Gösterim sonrası bowling ve oyun makinelerine verdik yine kendimizi. Aksam olduğunda programda Intergalactic Nemesis diye bir cizgiroman seslendirmesi vardı. Perdede kare kare çizgi roman akarken, sahnede canlı olarak seslendirme yapılıyordu. Eğlenceliydi ama bir sure sonra hikâyeye olan ilgimi kaybettim. Şuradan bakabilirsiniz nasıl bir şey: http://www.theintergalacticnemesis.com/

!FantasticDebate!

Geceyarısı matinesinde ise film izlemek aklımızdan bile geçmedi. Çünkü Fantasticfest’in en büyük bombası olan FantasticDebate vardı! FantasticDebate’i nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Ben anlatsam da siz inanmayacaksınız, onun için en iyisi videolara bakin. Olay bir kickboks gym’inde gerçekleştiriliyor. İki unlu yönetmen (veya aktör veya film eleştirmeni) çıkıp bir konu hakkında tartışıyorlar. İkisinin de argümanlarını sunmak için 3er dakikası var. Ardından seyirci kimin kazandığına alkışlayarak karar veriyor. Sonrasında da ringe çıkıp eldivenlerle baya dövüşüyorlar. Ben böyle bir şamata görmedim hayatımda.

Bazıları gerçekten baya sert giriştiler birbirlerine. Mesela Twich. Net’in yazarı ve The Dead filminin yönetmeni aralarında birkaç aydır internette devam eden bir tartışmayı ringe taşıdılar. Allah yarattı demden vuruyorlardı birbirlerine, kalabalık deliye döndü ve sonunda The Dead’in yönetmeninin omzu çıktı. Yerine taktılar, bir daha çıktı falan… Agnosia’nin ve Chronocrimes’in İspanyol yönetmenleri ise ringde birbirlerinin üzerine çıkıp yiyişmeyi seçtiler. Biri diğerinin bacaklarının arasına geçip t-shirt’ünü çıkarırken hakem zor ayırdı. İkisi de galip ilan edildi.

Gecenin son tartışmasında ise dünyanın en seksi kadınlarından Michelle Rodriguez ve Fantasticfest’in sahibi Tim League dövüştüler. Bunu kesinlikle izlemeniz lazım! Saka maka derken Tim 2 tane sağlam oturttu Michelle’in suratına, ben gözlerimi falan kapadım bir ara.

Debate sonrası barda Josh Hartnett ile fotoğraf çektirmek için baya bir düşündüm ama sonra yakıştıramadım kendime, tanışınca çekeriz ilerde dedim. Ama The Lawnmower Man’in korkunç Bahçıvan’ını görünce dayanamadım. Jeff Fahey’in yanına gidip İstanbul’dan olduğumu ve 90’larda Bahçıvan’ın bizde nasıl TV’de defalarca oynadığını anlattım. Gerçekten çok sevindi. Arkadaşlarına tanıştırdı, “bakın İstanbul’dan..” falan diye.

Ve böylece 4. günün de sonuna geldik.

[tab: 5. Gün]

Muhteşem bir hafta sonunda, üzerime keyifli bir yorgunluk çökmüş halde Fantasticfest2010 treninden inmiş bulunuyorum.

Bir noktayı kesinlikle açıklığa kavuşturmak gerek; Fantasticfest dediğiniz olay (hele bir de bir yönetmen olarak oradaysanız) bir film festivali falan değil, koca bir parti, adeta karnaval! Her gece partilemekten, Kalaşnikof ve M16’larla ateş etmekten, barbekülerden, öğlen ve aksam yemek davetlerinden, sinemacıların ringe çıkıp boks yapmasını izlemekten ve birbirinden renkli karakterle tanışmaktan… Film izleyecek vakti pek bulamıyorsunuz! Biraz da Austin’i gezmek isterseniz tamam zaten, bitti. Festival sonunda 20 filmlik bir liste yaptım kendime. Bu filmleri önümüzdeki sene içinde birer birer avlayıp izlemeyi planlıyorum.

Todd Brown ile sahnede soru cevap:
Kaldığımız yerden devam edersek, 5.gün öğlen filmimizin ikinci gösterimi vardı. Gösterimden sonra sahneye çıkıp Twitch.net’in kurucusu Todd Brown’in sunuculuğu eşliğinde seyircilerden gelen birkaç soruyu cevapladım. Kısa bir soru cevap olduysa da, Todd Brown tarafından sunulmak büyük bir keyif oldu. Bunun videosu pek havali olacak.

Tam o sırada bir heyecanlı haber de, İspanya’dan, Sitges festivali’nden geldi. Filmimiz bu senenin en çok ses getiren fantastik filmlerinden biri olan “We Are What We Are”la birlikte gösterilecekmiş! Ve bu haberi aldığımızın gecesinde, We Are What We Are Fantasticfest2010’un en iyi filmi seçildi!

Never Let Me Go
Festival’in gizli gösterimlerinden ancak birine katılabildim. Gizli gösterim olunca ne izleyeceğinizi kesinlikle bilmiyorsunuz. Koltuklarınıza oturuyorsunuz ve festivalin yöneticilerinin özel olarak seçtiği film gösterimden ancak saniyeler önce açıklanıyor. Bu sefer yumurtadan Mark Romanek’in yeni filmi Never Let Me Go cıktı. Çok dokunaklı bir bilim kurgu ask hikâyesi… Film, İngiltere’de kırsal bölgede izole bir yatılı okulda başlıyor. Ortaokul sıralarında Ruth, Kathy ve Tommy arasında naif bir ask ve kıskançlık üçgeni anlatılıyor. Ancak kısa bir sure sonra bu yatılı okulda ask hikâyesinin içinde çok farklı bir bilinmeyen yattığını anlıyoruz. Aslında bu öğrenciler, belli bir yastan sonra organlarını bağışlamaları için laboratuarlarda yetiştirilmiş insan klonlarıdır. Yani bir nevi Logan’s Run, Gattaca, veya A.I.’deki robot çocuğun ben kimim trajedisi var isin içinde. Mark Romanek filmden sonraki soru cevapta esas olarak bu filmi bir bilim kurgu değil, ask hikâyesi olarak gördüğünü söyledi. Filmdeki ask hikâyesi benim de nerdeyse gözlerime yaslar getirdi. Filmin bilim kurgu unsurlarının da daha uzun zaman kafamı meşgul edeceğini sanıyorum. Tıpkı Gattaca gibi.

[tab: 6. Gün]

Bugün, ilk olarak diğer yönetmenlerle birlikte (Michelle Rodriguez ve Elijah Wood da dâhil) ağır makineli silahlarla ateş etmeye gittik.

AK47, M16, MP5 ve shotgun’larla ateş ettikten sonra garip ve komik bir gururla festival alanına geri donduk. Dönüş yolunda arabada festivalin sahibi Tim League’le sohbet etme şansı buldum. Modern Türk fantastik filmlerini az çok takip ettiğini ama henüz sağlam bir tane bulamadığını söyledi. Dabbe’yi izlemiş, hatta Semum’u daha çok sevmiş Dabbe’den. Ve festivalin açılış yılında da G.O.R.A.’yi göstermişler! Benden Türk korku ve fantastik filmleriyle ilgili ona haber vermemi istedi, uzun metraj filmimi de merakla beklediğini ekledi!

Naan Kadavul / I Am God / Ben Tanrıyım
Gece, Tim League’in evinde özel bir davet vardı. Hint yemekleri eşliğinde ultra-garip bir bir Hint filmi olan Naan Kadavul’u izledik. Hindistan’ın Tamil bölgesinden gelen bu film Bollywood soslu bir Alejandro Jodorowksy filmi gibi bir şey. Tamil sinemasını takip eden bir arkadaşımın dediğine göre Tamil’den hep böyle garip filmler çıkıyormuş (devlet orda insanların suyuna asit atıyor bence diyor arkadaşım!) ama bu Naan Kadavul sanırım diğer Tamil filmlerinden de bir adim ötede. Filmin konusunu anlatmanın pek bir manası olmayacak aslında. Doğuştan sakat (veya sonradan kasten sakatlanmış) bir grup dilenci ve bunların “Tanrı” dediği bir adamın garip bir hikâyesi. Zaten Naan Kadavul “Ben Tanrıyım” anlamına geliyor. Film boyunca göreceğiniz turlu sakat insanlar, onlara yapılan zulüm, Tanrı rolündeki adamın hicbirşeyi umursamaz halleri, sabah aksam ot içmesi ve bir şampuan reklâmındaymışçasına dalgalanan güzel saçları sizi ne düşüneceğinizi bilemediğiniz saykadelik bir dünyaya sürüklüyor…

Filmden sonra Tim League’in esi Kerry bana evlerini gezdirdi. Birçok garip poster ve figürün olduğu evlerinde, yatak odalarında kocaman bir Dünyayı Kurtaran Adam posteri var! Gerçekten bomba. Ama daha da bombası, o Kasımpaşa’da alt geçitte satılan bebeklerden var ya hani asker üniforması giydirmişler, düğmeye basınca “Ay aksamdan ışıktır, yaylalar yaylalar” çalıyor ve bebek göbek atıyor… İste o bebekten var evde! Human Centipede figürünün yanında hemen!

[tab: 7. Gün]

Sabah ilk matineyi yakaladım bu sefer. Fire of Conscience oldukça sert bir Hong Kong polis-mafya çatışma filmi cıktı. Acımasız bir film…

The Chaser’i (Güney Kore, 2008) hatırlattı. Oldukça sağlam aksiyon sahnelerine sahip olan filmde, dakika başı az önce aranızda bir bağ kurmuş olduğunuz karakterlerin hunharca öldürülmesinden yorulabilirisiniz. Pek orijinal bir film olmasa da, filmdeki herkesin başına her an herşeyin gelebilecek olması çok hoşuma gitti. Tam bir kör talih edebiyatı aslında, ama gerçekten kimseyi kollamadan… Yeri geliyor filmdeki kotu adamlara bile sempati duyup, onlar için üzülüyorsunuz.

Nevermore
Tartışmasız Fantasticfest2010’un en önemli ve en iyi gösterisi Stuart Gordon’un yazdığı ve Jeffrey Combs’un oynadığı tek kişilik Edgar Allan Poe oyunu, Nevermore’du! Kıyas kabul etmez. Eğer Masters of Horror’daki Black Cat’i izlediyseniz Gordon ve Combs’un ne kadar harika bir Poe yarattığını bileceksiniz. İşte bu oyunda o Edgar Allan Poe’yu sahnede izliyoruz! Hayatinin son yıllarında, hak ettiği değeri asla görmemiş, esini kaybettikten sonra iyice alkolizmin pençesine düşmüş, ama her hareketinde deha parıltıları akan Poe, sahneye çıkarak bir şiir dinletisi yapıyor. Dinleti esnasında kendini kaybediyor, dehasından olduğu kadar deliliğinden de kesitler sunuyor. Jeffrey Combs gerçekten muhteşem bir performans ve enerji sergiliyor. Poe zaman zaman seyircilerin arasına bile iniyor. Hatta ben en ön sıradaydım ve bir ara bir anda “YOU!” diye beni işaret edip bana baktı. Ne yapacağımı şaşırdım, gülmeye başlamadan önce biraz korktum diyebilirim. Sonlara doğru da bir başka seyircinin yanına gelip omuzlarından tuttu falan, gülmekten olduk. Oyun sona erdiğinde herkes ayni anda ayağa kalkıp uzun uzun alkışladı! Muhteşemdi!

Festivalin son gününde önce Woochi diye bir Güney Kore filmi izledim. Çok matah olmasa da oldukça eğlenceliydi. Güney Kore’den gelen bu büyük bütçeli (ve bütçesinden daha da büyük gösteren özel efektlerle süslenmiş) macera filmlerinden biri. Aksiyon sahneleri ve komedi dozu tam tadındaydı. Gerçekten bu son birkaç senede Güney Kore janr filmleri inanılmaz bir çıkış yakalamış durumda!

Festivalde son izlediğim film ise Takashi ‘Beat’ Kitano’nun yeni filmi Outrage oldu. Uzunca bir aradan sonra acımasız Yakuza tarzına geri donen Kitano, bu sefer dur durmak bilmeyen bir suikastlar zinciri anlatıyor. Takashi Kitano’yu izlemek her zaman bir keyif. Ama sanki bu film biraz fazla tekrar gibi geldi bana.

Festivalin son gecesinde, kapanış partisinde ateşin etrafında toplanıp, canlı Meksika müziği dinleyip, bir tam inek yedik afiyetle. Kapanış partisinden sonra odama döndüğümde saat 3.30’du. Ertesi gün (!) 5.30da uyanıp Portland uçağımı yakalamayı da başardım. Simdi Portland’da HP Lovecraft Festivali’nin son gününün sabahındayım. Ama Conan The Destroyer’in sonunda da dediği gibi; “bu da başka bir maceranın konusu…”

[tab:END]

Yazar hakkında: Can Evrenol

2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ''Fantasia Film Festival'', ''BIFFF'' ve ''Frightfest'' ve dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ''Moving Image'' master'ı yaptı.

7 Yorumlar

  1. Çok güzel yazı.’Öteki Sinema’ farkı olmuş açıkçası.Teşekkürler. Saygılar.

  2. 2008’de benim de bu festivale katilma sansim olmustu. Dedigin gibi Alamo’ya dair herkesin ilk aklinda kalan sinemadaki uzun yemek masasi ve tabii ki film izlerken ki ortam, herkesin delirmesi, eglenmesi. Keske Istanbul’da da boyle bir mekan acilsa, biz mudavini olsak.

  3. Vay Murat abi : ) tab sistemi cok yakisikli olmus : )
    Genel olarak da sayfa dizayni harika. Cok tesekkur ederim!

    Not: 5.gun’un altinda 5+6+7 beraber var

  4. @Burcu
    Selam Burcu, sen nasil gittin Fantatsicfest’e?
    bir filmle birlikte mi gittin?
    yoksa oralarda mi oturuyorsun?

  5. 2 yıl Austin’de yaşadım, UT’de okuyordum. Bizim için kaçırılmayacak bir etkinlikti.
    Simdi de SXSW’e gitmeyi düşünüyorum. Bu festivale katılmayı düşünüyor musun?

  6. Uzun metraj cekince secilse de gitsem…

  7. Kisa metraj da var diye biliyorum. Bol sans!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir