“Keşke İzlemeseydim” Dedirten 5 Festival Filmi

posters0052. The Reaper (2014)

Festivalin ilk günlerinde izlediğim ve bitişi ile manasızlığını yüzüme vurarak listeme ikinci sıradan giriş yapan The Reaper, özgün adıyla Kosac, Hırvat-Sloven ortak yapımı bir film.

Sonunda yaşattığı hayal kırıklığına karşın, ilk dakikalarında iyi bir gerilim atmosferi yaratmayı başaran The Reaper, arabası bozulduğu için gece yarısı yolda kalan bir kadın ile ona yardım eden adamın hikâyesiyle, filme daha sonra dâhil olan benzin işletmecisi genç ve bir polisin hikâyelerini kesiştirmeye çalışıyor. Çalışıyor, çünkü gerçekten bu denli zorlama bir birleştirme olamaz. Sırf farklı hikâyeleri filme dâhil edebilmek uğruna, neden anlatıldığı belli olmayan, birbirinden bağımsız ve katkısı sorgulanabilecek olaylar silsilesiyle film parça parça ilerlemeye başlıyor. Her geçen dakika, filmin başında yaratılan gerilim duyguna hizmet edecek bir durumla karşılaşacağımızı, hikâyelerin tümünün ortak bir paydada eritileceğini düşünüyoruz ama nafile…

cc6cac8c24457a60779453b82f1aead8

Sırf eklenmiş olmak için yapıldığı her halinden belli olan bir iç savaş arka planıyla, birbirine neredeyse hiç katkı sağlamayan hikâyelerin birleştirilmesiyle ortaya çıkan The Reaper, sizi herhangi bir duygu seline gark etme gayreti içerisinde değil. Nitekim bitimiyle yaşadığınız duygu boşluğu, kafanızı kurcalayan ne oldu? Neydi şimdi bu? sorularıyla da baş başa bırakıyor. Yönetmenliğini Zvonimir Juric’in yaptığı The Reaper’a kısaca, olmamış diyor; listenin en manasız filmine geçiyorum.

Yazar hakkında: Başak Bıçak

1987 yılında İzmir'de doğdu. İzmir Özel Tevfik Fikret Lisesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tarih bölümünden mezun olduktan sonra Türkiye Cumhuriyeti Tarihi üzerine yüksek lisans yaptı. Bilhassa Fransız Devrimi olmak üzere Avrupa Tarihi üzerine uzmanlaştı. Sinema özel tutkusu ve 2012 yılından bu yana filmler üzerine yazılar yazıyor. Akşam Gazetesi, Film Arası Dergisi ve Cinedergi yazarı... Dans, seyahat, fotoğraf ve şarap meraklısı...

2 Yorumlar

  1. Acaba Thomas Pynchon’ın “Inherent Vice” romanını okudunuz mu?
    Başka sorum yok.
    Teşekkürler.

  2. Romanı okumayan biri olarak Inherent Vice, beklentimin altında ilerleyen hikayesi ile, görüntüsü güzel bir yemek gibi lakin ne tuzu yerinde ne de tadı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir