Earthlings Bölüm 1: Satılık Pet Hayvanları

Yazılarından çok şey öğrendiğim Murat Kızılca’ya teşekkürlerimle…

“İnsan hayatına hizmet edeceği düşünülmüyorsa, hiç kimse hayvanların hayatının amacı hakkında konuşmaz.” (Sigmund Freud)

Bu yazımda, hayvan hakları savunucusu Shaun Monson’ın yazıp yönettiği, Joaquin Phoenix’in anlatıcılığını yaptığı ve ilk karesinden itibaren seyirciyi bir saniye olsun rahat bırakmayan “Earthlings” (2005) isimli bir belgeselden söz edeceğim. Kelime, “dünyada yaşayan, dünyalı” anlamına geldiği ve hiçbir ayrımcılık içermediği için filme isim olarak seçilmiş. “Bu dünyada yaşadığımız için, hepimiz earthling sayılırız” diyen belgesel, dünya üzerinde yaşayan türlerden yalnızca bir tanesi olmasına karşın kendisi dışındakilere bir meta gibi davranan insanın, hayvanların acısını görmezden gelen bu davranışının ne kadar yanlış olduğunu gözler önüne seriyor.

“Birazdan görecekleriniz özellikle seçilmemiştir çünkü evcil hayvan, yemek, giysi, eğlence ve araştırma amacıyla yetiştirilen hayvanlar için endüstri standartlarıdır” diyen belgeselin çok dikkatli davrandığını, kimselere ayrıcalık tanımadığını, her ülkeden, her kültürden ve her inançtan insanların hayvanlara yaptığı zulmü “apaçık” bir şekilde belgeleyerek hafızaları tazelediğini söylemeliyim. Kıyafeti için, yemeği için, ilacı için, makyajı için, eğlencesi için hayvanların sömürüldüğünü bilmeyen insan olmayacağına göre “olan bitene göz yummak, yapılanları desteklemek anlamına gelmez mi” sorusunu soran belgesel, film bittikten sonra hayatında hiçbir değişiklik yapmadığı halde bıçağı tutan kendisi olmadığı için tabağındaki eti önüne getirenleri “ayıplayanların” ikiyüzlü davranışını ifşa ediyor.

Hayvanlara yaptıkları ne kadar korkunç olursa olsun, insanlar bunu para kazandıran bir iş olarak hatta metafizik anlamlar yükleyerek insan hayatının idamesi için gerekli görmekte, bazıları bu duruma üzülse de ellerinden bir şey gelmediğini, emir kulu olduğunu iddia etmektedir. “Pet-shoplardan” hayvan barınaklarına, endüstriyel çiftliklerden deri ve kürk ticaretine, laboratuvarlardan sirklere kadar hayvanların insafsızca sömürüldüğü ve acı çektirildiği birçok alanda akademik personelden okuma yazma bilmeyene, karın tokluğuna çalışandan milyonere kadar birçok insan çalışmaktadır. Hayvanlara zulmeden bu insanların hepsinin hastalıklı bir zihin yapısına sahip olmadığı, içlerinden birkaçı sorunlu olsa bile çoğunluğun ortalama insanı temsil ettiği söylenebilir. Hayvanlara çalışma saatleri içinde “canavarca hislerle” davranan insanların, “mesaileri” bitince evlerine gidip sevdikleriyle vakit geçirdiklerini hatta çoğunun “evcil hayvanı” olduğunu söyleyebiliriz. Belgeselde bu durum “Çoğu insan tür ayrımcısıdır. Birkaç kaba ve kalpsiz istisna değil de insanların büyük bir çoğunluğu kendi türümüzün çıkarları için diğer türlerin en önemli hakkının ellerinden alınmasına izin vermektedir” sözleriyle kendine yer bulmaktadır.

blank

İnsan türünün, kozmetik deneylerinde kör edilen tavşanlardan, laboratuvarlarda öldürülen primatlara; yumurtlaması için daracık kafeslere hapsedilen tavuklardan, annesini emmesine karşın pirzola olarak görülen kuzulara; evdeki eşyalara zarar vermemesi için tırnakları söktürülen kedilerden moda uğruna canlı canlı derisi yüzülen tilkilere, elektrikle, ateşle, açlıkla ve korkuyla sözde “eğitilen” fillerden aslanlara, ayılardan yunuslara kadar sayıları milyarlara ulaşan hayvanların acısına nasıl duyarsız kaldığını işleyen belgesel üzerinden “yaşamayı” yalnızca kendi türüne hatta kendi türünün de siyasi ve iktisadi açıdan en güçlü olanlarına özgü kılmaya çalışan insanın bu yaklaşımının çok zalimce olduğunu söylemeliyim.

“Eğer kötü bir şey olsaydı yetkililer mutlaka bir şeyler yapardı” düşüncesi, insanların gerçeklerden kaçması için gereken bahaneyi sağlar. “Hayvanların insanlara en az beş şekilde nasıl hizmet ettiğini” bizlere hatırlatmak için çekilen bu belgeselin iddiasını dikkate aldığımızda, bütün bu alanlarda bizlere “hizmet” ettirdiğimiz hayvanları unuttuğumuz ve unutmak istediğimiz ortaya çıkıyor. Demek unutabiliyormuşuz. Ben de bu yazımda unuttuğumuz ve unutmak istediğimiz gerçekleri hatırlatmak ve bir şeyler yapması beklenenlerin bu zulümdeki rollerinin çok daha fazla olduğunu gösterebilmek ve bize hizmet etmese de “hayvan” haklarından söz edilmek amacıyla “evcil hayvan” konusuna değinmek istiyorum.

 “Peki, bu evcil hayvanlar nereden geliyor?” diyen belgeselin bu sorusunu biz de sorarak başlayalım. Evcil hayvanlar nerden geliyor? İnsanın ilk hayvanı ne zaman ve nasıl evcilleştirdiğinin tarihine girmeden, evcil hayvan deyince günümüzde “pet” tabir edilen ve evlerde beslenen kedi, köpek, balık, kuş vb. hayvanları “anladığımı” söylemeliyim.

 “Bu hayvanlar için yolculuk bir yetiştiriciyle başlıyor. Tabii bütün yetiştiriciler profesyonel olmak zorunda değil. Hatta bu meslekte hemen herkes yetiştirici olabilir.” (filmden)

Ülkemizde de barınaktan, sokaktan veya tanıdıktan “sahiplenilmeyen” bütün evcil hayvanlar, yetiştiriciler tarafından “para kazanmak” için üretilmektedir. Barınağa veya sokağa terk edilen hayvanların bazıları da yetiştiricilerin ürünü olabilir. Nerede olursa olsun evcil hayvan yetiştirmenin ve satmanın hayvan sevgisiyle olan tek ilişkisi, insanlardaki hayvan sevgisini sömürmek ve onlara “hayvan” temin etmekten başka bir şey değildir. Bu yetiştiriciler büyük firmalar olabileceği gibi bir pet-shop veya evinde üretim yapan herhangi bir kişi de olabilir. Üretim kim tarafından yapılırsa yapılsın, bir hayvanı dost edinmek değil de “şeceresiyle” övünmek isteyenlerin çokluğu göz önüne alındığında, tükenene kadar doğurmaya zorlanan dişi hayvanları bekleyen kötü kaderi tahmin etmek hiç de güç değil. Ayrıca semt pazarlarından minibüs duraklarına, iş hanlarından pet-shoplara kadar hemen her yerde kuş, kedi, köpek, tavşan, civciv vb. satılmakta, hayvan sağlığı ve refahı çoğunlukla göz ardı edilmektedir. Çünkü “iş” öylesine kârlıdır ki, para cezasını ödemek kurallara uymaktan daha caziptir.

“Petler bizim malımızdır. Köpekler, kediler, hamsterlar, tavşanlar fabrikada üretilen mallar gibi seri halde üretilirler ya da (kuşlarda ve egzotik hayvanlarda olduğu gibi) yaban hayatta tuzaklarla yakalanıp çoğunun hayatını kaybettiği uzun yolculuklarla nakledilirler. Petler, aynen metalar gibi pazarlanırlar. Bazılarımız evimizdeki dostlarımıza iyi muamele etsek de, çoğunluk onlara gereken bakımı sağlamaz. Amerika’da köpeklerin çoğu, hayatlarının sadece iki yılını bir evde geçirdikten sonra ya barınağa bırakılıyor ya da başka biri tarafından sahipleniliyor. Hayvan sahiplenen insanların yüzde 70’inden fazlası onları başkasına veriyor, barınağa bırakıyor ya da sokağa terk ediyor.” (Gary L. Francoine, Hayvan Haklarına Giriş)

Kimlerin hayvan yetiştirebileceğine ilişkin bir yönetmelik olsa da üretim yerleri, koşulları, üretilen hayvan sayıları ile buraların kimler tarafından nasıl ve ne zaman denetlendiğine ilişkin sağlıklı ve güvenilir bir bilgiye rastlamadım. Elde herhangi bir veri olmadığı için de pet-shoplar, merdiven altı üreticiler, internet pazarı, yurtdışından kaçak girişler sonucu her yıl artan evcil hayvan sayısının ne kadar olduğunu, bunları kimlerin satın aldığını ve kaçının sokaklara atıldığını öğrenebilmek mümkün değil. Üretim yerlerini pek bilmesek de, satış noktalarında çoğunlukla kirli, havasız ve daracık kafeslerde, aç, susuz, ayağı veya kafası kafesin bir köşesine sıkışmış kedilerin, köpeklerin, tavşanların vb. saatlerce, günlerce hatta aylarca eziyete maruz bırakıldıklarını görmek içinse herhangi bir veriye ihtiyaç yok. Pet-shoplarda satılmak için kafeslere konulan hayvanların on beş ila altmış gün arasında “müşteri” beklediğini ve gündüz kalabalık ve havasız ortamlarda tutulan bu hayvanların, pek çok dükkân gece boyu eleman ve iklimlendirme cihazı çalıştırmadığı için karanlıkta ve mevsimine göre sıcakta veya soğukta bırakıldıklarını tahmin edebiliriz.

“Özellikle Bursa bütün merdiven altı üretimi tetikleyen merkez ve “pet shop”ların birçoğu kazanç sağlama hedefli olarak Bursa’yla çalışıyorlar. Bursa’da kafesler içerisinde, maalesef bazıları ruhsatlı olan, ruhsata tabi olan yerlerde köpeklerin altı ayda bir durmaksızın üretime tabi tutulması ve bu hayvanların normal sosyalizasyon sürecini tamamlamadan, otuz günlükken, yirmi beş günlükken anne ve kardeşlerden ayrılarak “pet shop”lara dağıtılması. “Pet shop”lar da bunu niye küçükken alıyor? Satılmazsa bir an evvel büyümesin de elimde kalmasın diye küçükken alıyor ama satış sözleşmesine iki aylık diye not düşüyorlar. Bunun da kimse peşine düşmüyor.” (Veteriner Hekim Tarkan Özvardar) (1)

Ülkemizde yaklaşık 3,3 milyon kedi ile 1,1 milyon köpeğin evlerde yaşadığı, bu sayıya kuşları, balıkları ve diğer hayvanları da ekleyince yıllık iki milyar doları bulan bir “sektörün” oluştuğu (2) iddia edilmektedir. Bu pastadan pay almak isteyen veteriner klinikleri, marketler, internet firmaları, mamadan canlı hayvan teminine, kedi kumundan oyuncaklara kadar hemen her konuya el atmakta, “piyasanın” yaklaşık yüzde 30’u pet-shoplar (3) eliyle sürdürülmektedir. Ülkemizdeki bulunan 5.000 civarında pet-shopun yaklaşık 1.675’i canlı hayvan satışı yapmak için ruhsat almış (4) olsa da her mahallede kendine gelir kapısı oluşturmuş, hayvan üretip internet üzerinden satan insanlar (3) bulunmaktadır. Ancak ne pet-shoplar ne de diğerleri genellikle kayıt tutmamakta, kontrolsüz bir şekilde evcil hayvan üretilmekte ve “piyasaya” sürülmektedir.

“Sokak köpeklerinin çoğu muhtemelen sahipleri tarafından sokaklara atılıyor. Barınaklara bırakılan hayvanların neredeyse yarısı sahipleri tarafından bırakılıyorlar.” (filmden)

Yetiştirme ve satış süreci hayli kötü ve kontrolsüz olsa da her yıl on binlerce hayvanın sokağa terk edilmesi hayvan sömürüsünün sınırının olmadığını gözler önüne sermektedir. Özellikle Ege sahillerinde, çocuklarına karne hediyesi olarak kedi veya köpek satın alan ve tatil bitince bırakıp gidenlerin tutumları yıllardır gazetelere yansımasına karşın hiçbir çözüm bulunmamaktadır. (5) “Parasını verdim, istediğimi yaparım” zihniyetindeki insanların evlerine dönerken, birkaç aylığına satın aldıkları “dostlarını” sokağa terk etmeleri insanın türcü ve zalim yaklaşımını gözler önüne seriyor. (6) Yalnızca tatil dönüşü de değil, evden birinin istememesi, evlenme, boşanma, bebek doğumu, alerji veya hayvanın “masraflı” bir hastalığa yakalanması da hayvanları sokağa atmak için kullanılan gerekçelerden birkaçı. “Alalım, görelim, olursa olur” yaklaşımıyla başıboş, kontrolsüz ve sorumsuz hareket edilmesini çok yanlış bulduğumu söylemeliyim. Hayvan davranışları ve refahı üzerine doktora yapmış Doç. Dr. Yasemin Salgırlı Demirbaş şöyle demektedir.

“Sorumlu köpek sahipliği, sorumlu köpek sahibi olmayla ilgili düzenlemeler. Örneğin, İsviçre’yi örnek alırsak, eğer barınaktan bir köpek sahiplenmek istiyorsanız size öncelikle ev ortamınızı soruyorlar, size çalışma koşullarınızı soruyorlar. Sizin, daha önceden köpek bakmış olsanız bile köpeğinizle katılmanız gereken bir kurs var ve uygulamalı bir kurs bu, ki bu kurslar çok büyük önem taşıyor çünkü köpek de insan hayatına o kurslar sayesinde adapte oluyor, sosyal hayata uyum sağlıyor, sahibiyle iletişimini pekiştiriyor. İlk kez köpek sahipleneceklere iki saat daha fazla teorik kurs veriliyor. Tabii ki ulusal veri tabanına kaydettirmek zorundasınız, eğer ettirmezseniz ve yakalanırsanız ciddi cezai yaptırımları var.” (Doç. Dr. Yasemin Salgırlı Demirbaş) (7)

Birkaç gün önce Tarım ve Orman Bakanlığı’nın korona virüsü tedbirleri kapsamında yurt dışından gelen pet hayvanı ithalatını durdurması (8), haberi veren gazetenin ise bunu “ekonomi” başlığında vermesi hayvana bakışı ve hayvan haklarının nasıl da göz ardı edildiğinin en açık ispatıdır. Niçin bu yasak sürekli değildir anlamak mümkün değil. Birkaç insanın keyfine hizmet etmesi için bu hayvanların doğal ortamından kopartılarak bir ticaret nesnesine dönüştürülmesine ve nakil esnasında birçoğunun öldürülmesine hiç ses çıkarılmazken, korona virüsü korkusuyla yasaklanmasının acı verici olduğunu söylemeliyim. “Can” olarak değil de mal olarak görülen, kontrolsüz alıp satılan ve yurt dışından kaçak getirilen cins hayvanlar ses çıkarmaması için ilaç verilerek uyutulmakta ve birçoğu yolda ölmektedir. Bu işlemler genellikle faturasız, kontrolsüz ve kayıt altına alınmadan yapıldığı için ne kadar hayvan getirildiği, kaçının yolda öldüğü ve ne kadar para döndüğü bilinmemektedir.

“Bir hayvanın gözlerinin içine bakmayı öğrenmeliyiz ve onların hayatının bir önemi olduğunu fark etmeliyiz.” (filmden)

5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ve Kanunun Uygulama Yönetmeliği’ne göre “Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların toplatılması, kısırlaştırılması, aşılatılması, gerekli tıbbî bakımlarının yaptırılması, sahiplendirilmesi veya işaretlenerek alındığı ortama geri bırakılması” sorumluluğu belediyelere verilmiş ve hayvanların “sahiplendirilinceye veya alındığı ortama geri bırakılıncaya kadar rehabilite edilmesi” için geçici bakımevleri kurmaları kararlaştırılmıştır. Ülkemizde 1.397 belediye bulunmasına karşın yalnızca 234 barınak yani geçici bakımevi (9) bulunması kanunun açık hükmüne karşın hayvanların önemsenmediğinin en büyük kanıtıdır ve sokaklarda yaklaşık 2 milyon hayvan (10) bulunduğu göz önüne alındığında mevcut durum pek iç açıcı değildir. Ülkemizde ötenazi yasaktır. 5199 sayılı Kanun sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların öldürülmelerine izin vermez. Barınak kurmak yerine, hayvanları kimseler görmeden, duymadan ormanlara terk etmek, açlığa bırakmak, itlaf etmek ve gizlice derin çukurlara gömmek daha kolay ve daha masrafsız olduğundan barınakla kimse uğraşmamaktadır. Belediyeciliğin sokaktaki hayvanlarla olan ilişkisi deyince akla ilk gelen, kedilerin toplatılarak “uzaklara” atılması, köpeklerin ise öldürülerek derin çukurlara gömülmesidir. “Çöpçüler Kralı” (1976) filminde belediyenin sokaklardaki kedileri toplaması veya “Abluka” (2015) filminde ise köpeklerin vurularak öldürülmesi belediyecilik “gerçeği” olarak kendine yer bulur. Ülkemizde bir ilçedeki hayvanı başka bir ilçeye “atmak” yasaklanmış olsa da bu yasağa uyulmadığını, belediyelerin sokaklardan topladığı ve itlaf etmediği hayvanları başka yerlere götürüp attıkları bilinmektedir. (11) Belgeselde “Türkiye’deki Aşırı Barınak Kalabalığı” başlıklı kısa bir bölüme yer verilmesi ve yaralı bir köpeğin canlı canlı çöp kamyonuna atılması acı verici görüntülerdir.

“Yılda ortalama 25 milyon hayvan evsiz kalıyor. 25 milyon hayvandan yılda ortalama 9 milyonu sokaklarda ölüyor; hastalıktan açlıktan, bakımsızlıktan, sakatlanmaktan veya sokak hayatının getirdiği diğer tehlikelerden. Hayatta kalan 16 milyon da ev bulunamadığından dolayı barınaklarda öldürülüyorlar.” (filmden)

Barınaklar sihirli yerler değildir. Barınaklara alınan hayvanların ihtiyaçları ile evde veya sokakta beslenen hayvanların ihtiyaçları arasında hiçbir fark yoktur. Oysa sokağında gördüğü kediden veya köpekten “rahatsız” olanların aklına, onlara bir kap su veya mama vermek değil barınak gelmekte, hayvanın bir kafese kapatılmasıyla “hayvanın” mutlu olacağı zannedilmektedir. Ülke genelinde yaklaşık 10 bin hayvanın bulunduğu barınakların hâlihazırda siyaseten sevilmeyen personelin sürgün yeri olduğu veya psikolojik sorunları olanların çalıştırıldığı, onların da bütün hırslarını bu hayvanlardan çıkardıkları yerler haline dönüştürüldüğü en yetkili ağızlar tarafından (12) söylenmektedir. Sokaklardan toplanan hayvanları sahiplendirmek için çaba gösterilmeyen, internet siteleri bulunmayan, düzgün kayıt tutulmayan, acil müdahaleler veya nakiller için araçların bulunmadığı ve fiziki kapasitelerin yetersiz olduğu göstermelik yapılar haline gelen barınakların ve satın alınan ekipmanların denetlenmediği ancak bu işler için yüksek miktarlarda paraların harcandığı da bilinmektedir.

blank

Geçtiğimiz günlerde “Kapitalizmin Yeni Pazarı Evcil Hayvan Sektörü” (13) başlıklı birkaç yazı okudum. “Türkiye’nin sokakları kedi köpekten geçilmiyor. Bu hayvan nüfusu  kontrol altına alınmazsa, vahşi kapitalizmin bizleri, kedi köpek bakıcısına dönüştürmesine az kaldı. Sonuçta Türkiye’de 450 milyon Euro  kediye köpeğe yediriliyor. Akıllı olalım yoksa aklımızı alırlar.” diyen ve hayvan beslemenin kapitalizmin bir oyunu olduğunu iddia eden tuhaf bir yazı olduğunu söylemeliyim. “Satın aldığı” hayvanın veya aksesuarlarının “fiyatıyla” övünenler için yurt dışından kaçak yollarla hayvan getirtenler bu kategoride değerlendirilebilir. Örneğin “La Collection de Bijoux” serisinde yer alan “Amour Amour” isimli köpek boyunluğu 52 karat değerinde 1.600 elmastan yapılmıştır ve 3,2 milyon dolar fiyata sahiptir. (14) “Evcil hayvanlarının” nadir ırka mensup olmasını isteyen veya pahalı aksesuarları statü göstergesi olarak gören bu insanları “hayvansever” olarak görmek pek mümkün değildir. Yazıda evcil hayvan sahibi çoğunluğun kast edildiğini düşünsem de evlerinde kedi, köpek, kuş veya balık besleyen milyonlarca insanın sevgisinin övünmek için değil gerçek bir sevgi olduğunu söyleyebilirim.

Geçtiğimiz günlerde “okullarda evcil hayvan sayısı 9 bine ulaştı” başlıklı bir haber okudum. (15) Hayvan besleyen bu okulların 982’sinin okul öncesi, 4 bin 560’ının ilkokul, 3 bin 402’sinin ise ortaokul olduğunun belirtildiği habere göre kedi ve köpek dışında kaplumbağa, kuş, balık hatta tavuk besleyen okullar varmış. İsimlerini öğrencilerin koyduğu bu “dostların” öğrencilere hem sorumluluk bilinci kazandırdığı hem de hayvan sevgisi aşıladığı öğretmenler tarafından belirtiliyormuş. Ne kadar güzel olmuş. Zaten ülkemizde, çoğu zaman eleştirsek de, evcil hayvanlar lehine yapılan her şey sıradan insanın gayreti ile olmuyor mu? Ben kendi adıma “kedi köpek bakıcısı olmayan” ancak korona virüsü salgınını fırsat bilip de kolonya ve maske fiyatlarına olağanüstü zamlar yapan kapitalistler yerine “kedi köpek bakıcısı olan kapitalistleri” tercih edeceğimi söylemeliyim.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir