Yiğit Armutoğlu ile Home Sweet Home filmiyle tanıştım, bir çocuğun ağzından ev kavramına ilişkin dökülen cümlelerle, savaşın yarattığı tahribatı birleştiren yönetmen, diğer filmlerinde de savaşın çocuk üzerindeki etkisini sorgulayan filmler çekmiş. Sorularımı kendisine yönelttim…
Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir
Merhaba Yiğit seni biraz tanıyalım mı?
2018 yılında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünden mezun oldum. Hem yerel basında hem de belgesellerde kamera operatörü olarak çalıştıktan sonra 2020 yılından itibaren kendi kısa filmlerimi çekmeye başladım. Yakın zamanda yine aynı üniversite ve bölümde yüksek lisansımı tamamladım. Akademik olarak da kısa film ile ilgileniyorum.
Kısa film çekme tarzını sorsam, daha çok hangi konularda ve formatta film çekiyorsun?
Daha çok sosyal, toplumsal ve insan hakları başlıkları kapsamında değerlendirilebilecek konularda film yapıyorum. Hatta son üç kısa filmimin savaş ve çocuk teması bağlamında doğal bir üçleme oluşturduğunu söyleyebilirim. Şimdiye kadar belgesel, kurmaca ve animasyon türlerinde kısa filmler çektim.
Home Sweet Home canlandırma tarzında, bir çocuğun evine yüklediği anlamı ve evin ev olması için gerekli şartları sorgulayan bir film. Bu konuda bu filmin oluşum sürecini bizimle paylaşır mısın ve canlandırma yapman nelere yardımcı oldu?
Home Sweet Home’un fikri, ilk kurmaca filmimin senaryosu üzerine çalışırken gördüğüm fotoğrafların üzerimde yarattığı etkiyle ortaya çıktı. Bu fotoğraflar hasar görmüş, yıkılmış, içinde artık bir yaşamın olmadığı evlere aitti. Fakat o evlere ait eşyalar, detaylar yok olan yaşamlara dair çok fazla şey gösteriyordu. Yukarıdan bakıldığında görünen büyük yıkım detaylara yoğunlaştıkça daha da ağırlaşıyordu. Buradan hareketle, yok olan yaşamları düşündüm, empatiyle benzer bir durumu kendim ve kendi evim için düşündüm. Fikir böylece ortaya çıkmış oldu.
Animasyon olması ise hem teknik hem de biçimsel bir tercih. Üniversitede 3 boyutlu modelleme dersi almıştım ve o dönem acaba sadece modeller ile mekan ile bir film yapabilir miyim diye de bir yandan düşünüyordum. Bu bağlamda fikrin ve biçimin doğal bir uyum sağladığını da söyleyebilirim aslında, yok olan hayatları anlatmak istiyordum ve bunu mekan ve eşyalar üzerinden anlatabileceğimi düşündüm. Karakterin görünmediği sadece mekan ve eşyalara yoğunlaştığımız bir film düşündüm. Bu bağlamda 3 boyutlu oyun estetiği uygun bir biçim olarak ortaya çıktı.
Tek plan biraz da çocukların oyun mantığında kurgulanmış bir film ve sonunda bilgisayarda bir sesten geldiğini fark ediyoruz. Biraz da bu yöntemden bahsetmek ister misin?
Bazı oyunlarda özellikle çok oyunculu savaş oyunlarının bazılarında, oynadığınız karakter diğer oyuncuların yönettiği karakterler tarafından oyun dünyasında öldürüldüğünde oyunun sistemi karakteri ölen oyuncuya, oyuna devam eden diğer oyuncuları izleyebileceği şekilde serbest bir dolaşım imkânı sunar. Bu, kamera ile oyunun fiziki dünyasında serbestçe hareket etmek gibidir. Kameranın bu şekilde kullanımı, mekan içinde serbestçe dolaşımı eşyaların ve mekanın anlamına daha yakından bakmamı sağladı.
Çocuk sesini izleyicinin karakterin yazdığı İngilizce essay’yi daha iyi hissedebilmesi için önce bir iç ses gibi filmin sonunda ise filmin gerçekliğine geri dönmek için bilgisayardan gelecek şekilde tasarladım.
Daha önceki filmlerinde de çocuklar, evsiz ve yurtsuz kalma sürecine yoğunlaşıyorsun, bununla ilgili önüne çıkan örnekler, deneyimlediğin süreçler var mı yoksa tamamen öngörüler mi seni yönlendiriyor?
Bir deneyim, bir karşılaşma aslında. Suriye savaşı sonrası Türkiye üzerinden yapılan göçlerin bir bölümü yaşadığım şehir olan Çanakkale’nin belirli sahillerinden yapıldı. Bir dönem evimin yakınında olan bir çayın kıyısında olan park alanı mültecilerin konaklama alanı olarak seçtikleri bir yer olmuştu. Her gün gördüğüm bu insanların, parkta oynayan çocuklarının ertesi gün karşı kıyıya geçerken hayatlarını kaybedebileceğini düşünmek ve elinden bunu değiştirebilecek bir şeyin gelmemesi durumunun üzerimde yarattığı etki filmlerimin çıkış noktası oldu.
Filmi yabancı dilde çekmenin özel bir anlamı var mı? Evrensellik önemli tabii ama savaşın da bir coğrafyası ve kaderi var maalesef…
Mekan ile metin arasında bir kontrast oluşturmak istiyordum. Dolayısıyla eve ve eşyalara dair anılara ihtiyacım vardı ve ben de çocukken İngilizce dersinde ev hakkında yazılan ödevlerden yola çıktım. Aynı zamanda diğer filmlerimde Suriye ve Ukrayna’da yaşanan savaşların bireyler üzerindeki etkilerini anlatmıştım. Bu filmde bir ev ve eşyalar üzerinden belirli bir coğrafyaya ait olmadan işlemek istedim.
Filmlerin festivallerde gösteriliyor, izleyicilerin yorumları nasıl oluyor? Biraz da bu minvalde kısa film festivalleriyle ilgili görüşlerini almak isterim…
Güzel yorumlar, güzel eleştiriler oluyor, izleyicilerin farklı perspektiflerden filmlerimi yorumlaması, bu perspektiflerden filmime tekrar bakmak benim için farklı karşılaşmalara vesile oluyor. Bu da beni mutlu ediyor açıkçası.
Ülkemizdeki kısa film festivalleri her yıl daha gelişmekle beraber, gösterim bedeli, teknik gösterim koşulları, ön jüri seçimleri gibi birçok temel konuda hala eksik kalıyor.
Bundan sonra çekmek istediğin konular vs. belli mi yoksa çocukların ve savaş psikolojisinin yarattığı travmayı anlatmaya devam mı edeceksin?
Şu sıralar politik olmama söyleminin jenerasyonlar arası aktarımını konu edinen bir kısa belgesel projesi üzerinde çalışıyorum.
Filmlerin için maddi koşulları nasıl oluşturuyorsun?
Daha çok kamu fonları, ulusal ve uluslararası film festivallerinin yapım destek ve pitching platformları. Onun dışında kendi maddi yatırımım ve en önemlisi ailemin maddi desteği.
Son olarak neler söylemek istersin?
Kısa film hem akademide hem de medyada yeteri kadar yer almıyor. Sinema ile ilgilenen medya çalışanlarını ve akademisyenleri kısa filme dair çalışma yapmaya davet ediyorum.
