Earthlings Bölüm 2: Et Yeme Düzeni

“Modern hayatta insan, kendi kaderini kabullenmeye şartlandırılır. Böylece patronlar ve politikacılar, kimsenin hiçbir şeyi sorgulamadığı bir dünyada, istedikleri gibi hareket ederler.” (Aldous Huxley)

Amerikalı hayvan hakları savunucusu Shaun Monson, tarafından yazılan ve yönetilen “Earthlings” (2005) hayvanları her alanda sömürmemize karşın hızla unuttuğumuzu çarpıcı bir şekilde anlatmasına karşın, yönetmenin diğer belgeseli “Dominion” (2018), Avustralya’daki acımasız, ancak “yasal” endüstriyel hayvancılığı gözler önüne sermekte ve bizleri içinde bulunduğumuz dünyayı sorgulamaya çağırmaktadır.

“İnsanlar aldıkları etin acı çekmeden ölen bir hayvana ait olduğunu umut edebilirler ama aslında bilmek bile istemiyorlar.” (Earthlings)

Her iki belgesel de et yeme düzenini sürdürmek uğruna hayvanları acılar içinde yaşatan ve bunu “endüstri standardı” haline getiren “zihniyetin” içyüzünü açığa çıkarsa da, seyircinin bu tür yapımları izlemekten kaçındığı bilinmektedir. Özellikle “gıda” endüstrisinin, hayvanları zulüm içinde yaşattığı “sezilmesine” karşın damak zevkinden ve alışkanlıklarından vazgeçmek istemeyen insanların “tatlı” uykularından uyanmak istemedikleri iddia edilebir. İndira Gandhi’nin “milletler” için söylediği ünlü sözünü “Bir insan uyuyorsa, uyandırmak kolaydır ama uyuyor gibi yapıyorsa, ne yapsanız uyandıramazsınız”a uyarladığımızda, “bilmiyormuş” gibi yapan insanların bu tutumunu açıklamamız mümkün olabilir. Peki, bunca zulme karşın niçin gözlerimizi kapamaya ve et yemeye devam ediyoruz? Bunun birkaç nedeni var; ilki kapitalizmin hayvancılığı kazançlı bir endüstri haline getirmesi ve normalleştirmesi, ikincisi ataerkil söylemin et yemeyi daha doğrusu “erkeklerin” et yemesi gerektiği fikrini dayatması, üçüncüsü ise insanların etin lezzetinden ve yıllar boyunca oluşturdukları et yeme geleneklerinden vazgeçmek istememesidir.

ET ENDÜSTRİSİ

Dünyada hayvancılık endüstrisi sektörel bazda önemli bir ekonomik kalemi oluşturuyor. Hayvan sömürüsünün ağırlığı da gıda endüstrisinde. Endüstri, et tüketiminin artışı ile daha fazla hayvan varlığına ve üretimine ihtiyaç duyuyor.

“İnsanların yeterli ve dengeli beslenmesinde önemli rolü bulunan hayvancılık sektörü; ulusal geliri ve istihdamı artırmak, et süt, tekstil, deri, kozmetik ve ilaç sanayi dallarına hammadde sağlamak, kalkınmaya katkıda bulunmak ve ihracat yoluyla döviz gelirlerini artırmak gibi önemli ekonomik ve sosyal fonksiyonlara sahiptir. Günümüzde hayvancılık sektörü; yem sanayi, et ve mamulleri sanayi, süt ve mamulleri sanayi, dericilik ve tekstil sanayileri, veteriner ilaçları ve hayvancılık ekipman sanayileri vb. bileşenleri yeni istihdam alanları oluşturmakta ve hayvansal ürünlerin işlenmesiyle katma değer yaratmaktadır.” (1)

“Hayvancılık” sektörüne ilişkin nerdeyse her kitapta, “sağlıklı bir insanın yaklaşık her bir kilosu için yaklaşık 1 gram protein tüketmesi ve toplam protein ihtiyacının yüzde 42’sinin ise hayvansal protein olması” gerektiği yazılıdır ve bu “değişmez” bir gerçek olarak sunulur. Eğer “et yemiyor” olsaydık bu yüzdelerin sebze, meyve veya bakliyat olarak “düzenleneceğini” söyleyebiliriz. Bununla birlikte “On Birinci Kalkınma Planı” çerçevesinde hazırlanan “Tarım ve Gıdada Rekabetçi Üretim Özel İhtisas Komisyonu” raporunda kırmızı et tüketimi ile kişi başı milli gelir arasında dolaysız bir ilişki olduğu vurgulanmıştır. (2) Söz konusu raporda, milli gelirdeki her 1 liralık artışın, kırmızı et tüketiminde 0.28 gramlık artışa neden olduğundan hareketle kişi başı milli gelirin 25 bin dolara yükseltilmesinin hedeflendiği 2023 yılında kişi başı kırmızı et tüketiminin yaklaşık 30 kg. seviyesine ulaşacağı varsayılmıştır. Buradan hareketle, zenginleştikçe daha fazla et tüketildiği ortaya çıkmaktadır, çünkü ülkelerin gelişmişlik düzeylerinin belirlenmesinde, kişi başına tüketilen hayvansal besin miktarı dikkate alınmakta ve hayvansal protein tüketimi ile “kalkınma” arasında doğrudan ilişki kurulmaktadır.

“1960’larda Avustralya’da yaklaşık 50 bin domuz çiftliği vardı. Bugün yiyecek için yetiştirilen ve kesilen toplam domuz sayısı artmasına karşın 49 çiftlik, ülkenin toplam domuz nüfusunun %60’ını barındırmaktadır.” (Dominion)

Zenginleşen ve zenginleştikçe et yemek isteyen insanların bu “ihtiyaçlarını” sağlamanın tek yolu endüstriyel çiftliklerden geçmekte, endüstriyel tarzda üretimin “uygun, sağlıklı, ucuz” olduğu, etin, sütün, yumurtanın insanların gerek duyduğu proteini sağlamada vazgeçilmez olduğu vurgulanır. Oysa hayvanlar, endüstriyel çiftliklerde doğal ortamlarından koparılarak tel kafes veya beton barınaklara hapsedilmekte, aydınlatma ve sıcaklık yapay olarak sağlanmakta, yemeleri, içmeleri, uyumaları, yumurtlamaları, doğurmaları, öldürülmeleri kısaca tüm hayatları azami kar sağlayacak şekilde kontrol altında tutulmaktadır. Belgeselin ismi olan Dominion, “bir efendinin köleleri ve eşyaları üzerindeki keyfî kudretini” ifade eden “dominum” kökünden türetilmiştir ve çok uzun zamandır endüstriyel çiftliklerde hayvanlara eşya muamelesi yaptığımızı iddia etmektedir. “Onuncu Kalkınma Planı” kapsamında hazırlanan “Hayvancılık Özel İhtisas Komisyonu” raporuna göre hayvancılık sektörünün vizyonu “Uzun vadeli politikalar ve etkin kaynak kullanımıyla; yeterli, nitelikli ve örgütlü hayvansal üretimle sağlıklı gıdaya ulaşmayı hedefleyen, rekabet gücü yüksek, üreticisinin refah düzeyini artırabilen, ulusal ekonomiye katkısı yüksek” bir sektör olarak ifade edilmiştir. Burada kritik cümle “üreticinin refahını artırabilen” cümlesidir ve hayvanların nasıl kar getiren birer meta olarak görüldüğünün açık ifadesidir.

Endüstriyel çiftliklerde domuzlardan hindilere pek çok hayvan doğal çiftleşme yerine suni döllenmeyle üretilir, birçoğunun daha fazla ürün vermesi için genetikleriyle oynanmıştır. Hayvanlar, yaşadıkları sürece sadece bir ya da iki adım ileri veya geri adım atabilecek ve çevrelerinde dönemeyecek şekilde hapsedilirler. Yavruları doğar doğmaz yanlarından alınır ve hayatlarının geri kalanını aşırı kalabalık ve doğuştan gelen hareketlerini sergilemelerinin olanaksız olduğu daracık kabinlerde geçirirler. İnsanlar arasındaki işbölümünü andırırcasına “deney hayvanı, kürk hayvanı, et tavuğu, yumurta tavuğu vb. gibi kategorilere ayrılmakta ve endüstriyel hayvancılık olağandışı beceriler gösterebilmesi için tüysüz veya her gün yumurtlayan tavuklar, kaslı sığırlar gibi genetik bilimin manipülasyonlarıyla; hormonlar, kimyasallar, iştah açıcı yemler, antibiyotikler gibi bilimsel-teknolojik gelişmelerle; en üst düzeyde kontrol sağlayan kısıtlayıcı bir düzen ile var olabilmektedir.” (3)

Kapitalist sistemin yarattığı “endüstriyel hayvancılık” kendini salt bir üretim faaliyeti ve teknik bir mesele olarak dayatır. Böylece hayvan insanın tüketimi için bir kaynak olarak görülür ve et yemenin doğal ve gerekli olduğu kültür endüstrisi ürünleri vasıtasıyla kitlelere aşılanır. Oscar Wilde’ın “Endüstri bütün çirkinliklerin kökenidir” sözünü doğrularcasına “Dominion” belgeseli endüstriyel çiftliklerde yaşanan bütün zulmü belgelemeyi başarıyor. Belgeselde yer alan acı görüntülere bu yazıda yer vermeyeceğim. Belgeseli izleyecek olanların her şeyi kendi gözleriyle görmesini ve damak zevkimiz ve para kazanma hırsımız uğruna hayvanlara zulmettiğimizi anlamasını düşünüyorum. Endüstriyel çiftlikler, kapitalist üretim biçiminin en vahşi haliyle ortaya çıktığı bir sektördür ve kapitalizmin insanı, doğayı ve hayvanları nasıl sömürdüğünü gözler önüne serer. Bu çiftliklerde acı içinde yetiştirilen hayvanlar öldürülecekleri kesim yerlerine havasız, dar, bazen çok sıcak, bazen çok soğuk koşullarda taşınmakta, bazıları yolda ölmekte ve “gereksiz” olduğu yani et artışı sağlamayacağı için saatlerce hatta günlerce aç ve susuz bırakılan hayvanlara bir yudum su bile verilmemektedir. Bunun adı düpedüz zulüm ve vahşettir.

MEZBAHALAR

“Mezbahalarda meydana gelenler, güçsüzün güçlü tarafından sömürülmesinin başka bir çeşidi. İnsanlar, milyarlarca hayvanın ne zaman, nerede ve nasıl öleceğine karar veriyor.” (Earthlings)

Acılar içinde ve zulümle yetiştirilen hayvanların ete dönüştürülmesi için gereken yerlerin en önemlisi mezbahalardır. 2018 yılında Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı tarafından 158’i belediyelere, 261’i özel sektöre ve 9’u da Et ve Süt Kurumu’na ait toplam 428 adet onaylı mezbaha bulunduğu açıklanmıştır. (4) Sektöre yönelik belgelerde, mezbahaların yüksek yaralanma ve hastalık oranına sahip olduğunu, iş sağlığı ve güvenliği açısından en fazla iş kazası yaşanan “tehlikeli” yerler olduğu ifade edilmektedir. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun 2018 yılında yayımladığı yıllık istatistiklere (5) bakıldığında etin işlenmesi ve saklanması ile et ürünlerinin imalatı alanında iş kazası geçiren sigortalıların geçici iş göremezlik süreleri ile hastanede geçen günlerinin süresinin yaklaşık 19 bin gün olduğu, önceki yıllarda bu sayının ortalama 25 bin civarında olduğu görülmektedir.

“Aç ve susuz bir şekilde sıcak havada mezbahaya yürümeye zorlanan hayvanların bazıları, bu korkunç tecrübenin stresiyle başa çıkamıyorlar. Yere düşüyor ve devam edemeyecek duruma geliyorlar. Hayvan bitkin ve baygın durumdayken, onu ayağa kaldırmak için kuyruklarındaki kemikler kırılıyor, gözlerine kırmızıbiber sürülüyor ve böylece hayvanın ayağa kalkması bekleniyor. Mezbahaya canlı ulaşabilenler, önceden sersemletilmeden, birbirlerinin gözü önünde öldürülürler ve hatta kimisinin derisi canlı canlı yüzülür.” (Earthlings ve Dominion)

2018 yılında ülkemizde 3.5 milyon inek, 4.5 milyon koyun ve 1.3 milyar tavuk kesilmiştir. Piyasaya sürülen etlerin azımsanamayacak bir miktarının “kaçak” olduğu bilindiğine göre yukarıdaki “sayılara” milyonlarca hayvanı daha ekleyebiliriz. (6) Tüm dünyada yaklaşık 56 milyarı çiftlik hayvanı olmak üzere 150 milyardan fazla hayvan “yememiz” için mezbahalara gönderilmekte, dünyada her saniye yaklaşık 5.000, ülkemizde ise 50 hayvan öldürülmekte, paketlenmekte ve satışa çıkarılmaktadır. Mezbaha çalışanlarının eğitim durumu, çalışma süreleri, ayrıntılı iş kazaları, şiddet eğilimi, suça karışma veya sabıka istatistikleri vb. verilere ulaşamasam da, ücretin düşük ve çalışma saatlerinin uzun olduğu, çalışanların göçmenlerden, sabıkası veya yetersiz eğitimi yüzünden iş bulamayan çaresiz durumdaki insanlardan oluştuğu, iş başvurunda bulunanların çoğunluğunun “kasap” olmadığı ve kendi ezilmişliklerinin acısını hayvanlardan çıkarmaya çalıştıkları çeşitli araştırmalarda dile getirilmiştir. (7)

blank

Kapitalizm için her şey bir sömürü nesnesidir. Yaklaşık yüz yıl önce Upton Sinclair Şikago Mezbahaları isimli kitabında “bu mezbahalarda domuzun çığlığından başka her şeyinden faydalanılır” diyerek kapitalizmin işçilerle hayvanları maruz bıraktığı ilişkiyi gözler önüne sermiştir. “Eğer bir kuruş kâr getirmeyecekse, yüz işçinin yaşamının patronlara vız geldiğini” bildiğimize göre Sanayi Devrimi ve kapitalizmden ayrı düşünülemeyen montaj hattının öncelikli olarak mezbahalarda kullanıldığını, işçinin makineleştirilerek yabancılaşmasına yol açan Taylorizm ve Fordizm kavramlarının kaynağının mezbahalar olduğunu bilmek hiç de şaşırtıcı değildir.

ERKEKLER ET YER

“Kültürümüzde erkeklik, kısmen et yeme ve diğer bedenlerin denetimi yoluyla inşa edilir” diyen Carol J. Adams, et yemek ile ataerkil dünya görüsü arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu iddia eder ve buna “etin cinsel politikası” adını verir. “Erkeklerin et yemeye ihtiyacı olduğu ve et yemenin yiğitlikle alakalı bir erkek aktivitesi olduğu” sanısı, handiyse bütün toplumların yapısında kendine yer bulmuş tek evrensel ideolojidir. Örneğin, “Nusr-et Steak House” isimli bir lokantanın, ızgaraya atılan kocaman et parçalarının, o etleri kesen erkeklerin, o etleri pişiren başka erkeklerin ve o etleri yiyen daha başka erkeklerin yer aldığı reklamını (8) bu açıdan okumak olanaklıdır ve bir et tabağının ortasındaki “şeyin” kadın kıskançlığının simgesi fallik nesne olarak servis edilmesi manidardır.

Etin cinsel politikası, kadının da bir “et” olduğunu, erkeğe hizmet etmesi gerektiğini çünkü erkeğin istediği her şeyi yapabileceğini dayatır. Evli erkeklerin eşlerini aldatmasının “kaçak et kesmek” olarak adlandırılması veya gerek kadının gerekse eti yenen hayvanların “mal” olarak görülmesi bu aşağılık zihniyetin göstergesidir. Yazılmasının üstünden yaklaşık bin yıl geçen ve “Türk-İslam fikir ve sanat hayatının en eski örneklerinden” sayılan “Kutadgu Bilig” isimli eserde yer alan “Kadının aslı ettir. Eti korumaz ve gözetmezsen, et kokar, bunun çaresi yoktur” sözü ile “kadın eşittir et” özdeşliğinin ne kadar eskiye dayandığı açıkça görülebilmektedir. Yeri gelmişken bir süre önce bir gazetede Fenerbahçeli futbolcu Vedat Muriç ile yapılmış bir söyleşiyi okuduğumu söylemeliyim. Söyleşide, futbolcunun eşi Edibe Muriç’e en çok sorulan sorunun “bu adama ne yediriyorsun da performansı böyle” olduğunu, kendisinin de bu mesajlardan birini “çiğ etle besliyorum” diye cevapladığını öğreniyoruz. Gazetede yayımlanan fotoğraflarda “kadının” erkeğe büyük bir tabakta et servis ettiği ve “erkeğin” de büyükçe bir parça çiğ eti tuttuğu görülüyor. (9)

blank

Ataerkil söylem evde yemek hazırlamayı “erkekliğe” yakıştırmasa da bazı yemekleri pişirmenin erkek işi olduğunu savunur. Yumurta bile kıramadığıyla övünen erkeklerin “et” ile özdeşleştirilen mangalı kimselere bırakmaması bu duruma verilecek örneklerden biridir. “Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği ve Sağlıklı Tavuk Bilgi Platformu” tarafından birkaç yıl önce “Sağlıklı Mangal Kullanımı” konulu kamu spotu hazırlanmış. (10) Tarım ve Orman Bakanlığının sitesinde de yer alan ve Zeki Alasya’nın rol aldığı bu filmde, “etlerin taşınırken soğukta muhafaza edilmesi”, “çiğ etin değdiği bıçağın sebze doğrarken kullanılmaması” veya “etlerin iyice pişirilmesi ama yakılmaması” konuları işlenmiş. Reklamda yer alan üç kişinin de erkek olması ve sözü edilen kuralların günümüzde erkeklerin hayatına “anlam” katan ve uğruna “ölünecek” bir spor dalı olan futbol maçı şeklinde anlatılması “ataerkil” söylemle hayli tutarlıdır. Bu kısacık filmde erkekler salata yaparken, sebzelerle uğraşırken, biber veya patlıcan közlerken görülmezler çünkü ataerkil söyleme göre bunları yapması gereken kadındır.

ETİN LEZZETİNDEN VAZGEÇMEMEK

Ekmeğimizin arasına döner, kuru fasulyemize pastırma, kahvaltımıza sucuk, mangalımıza kanat, pilavımıza köfte eklediğimiz sürece hayvanlar zulüm görmeye, acı çekmeye ve öldürülmeye devam edilecektir. “Hâkim kültürün değer yargılarını tersyüz edip ölüme değil yaşama değer verelim.” diyen Carol J. Adams’ın “Gelin pilav yiyelim ve kadınlara inanalım.” sözlerine nazire yapmak istercesine pilavımızın yanına köfte koymamızın acı olduğunu düşünüyorum.  Bir süre önce ülkemizdeki döner büfelerinin sayısının 30 bin olduğu (11) ve günde 900 bin kilo döner tüketildiği haberi okudum. Et yemeye olan talep bu denli yüksek oldukça, ucuz et sağlamak için endüstriyel çiftlikler ve mezbahalardaki düzenin daha da kötüye gideceğini söylemek için kahin olmaya gerek olmadığını söylemeliyim.

“Et için yetiştirilen kuzular dört ila on iki aylıkken öldürülür.” (Dominion)

Birçok yemek tarifinde, bir kuzunun yaklaşık 10 kg. ağırlığında olduğu ve bir yaşından küçük olduğu belirtilerek erkek ve dişi kuzu eti arasında lezzet farkı olmamasına karşın daha yağlı olduğu için dişi kuzu eti tercih edilmesi gerektiği tavsiye edilmektedir. Bir kuzuyu hatta fotoğrafını bile görüp de sevmeyen, şefkat göstermeyen veya kuzuyu acı çekerken görüp de umursamayacak bir insan olabileceğini düşünmüyorum. Oysa kuzu şiş, süt kuzu pirzola veya kuzu kokoreç diyerek yediğimiz etlerin soframıza veya tabağımıza gelebilmesi için o kuzunun “öldürülmesi” gerektiği aynı hızla unutulmaktadır. Bunu yapmamızın tek sebebi etin “lezzetli” ve “lokum” gibi olmasıdır.

blank

“Ette nelere dikkat edilmeli” başlığıyla verilen bir haberde, bir ineğin çizimi konularak, hayvan bedeninin her noktası “yediğimiz” et türlerine göre isimlendirilmiştir. (12) Haber, büyükbaş hayvanların sırt kısmı en az hareket ettiği için son derece yumuşak ve lezzetli olduğunu iddia etmekte “Eğer etin lezzetinden hiçbir şey kaybetmesini istemiyorsanız kesimden sonra en fazla iki haftada tüketilmelidir” diye devam etmektedir. Her an televizyonlarda ve gazetelerde yayımlanan pastırma, sucuk, pirzola, kavurma vb. reklamlarına bakıldığında “lezzetin” ve “alışkanlıkların” öne çıkarıldığı görülmektedir. Hemen herkesin bildiği şeyler olmasından dolayı bu kısmı fazla uzatmak istemiyorum ancak bu reklamlar bir yandan etin lezzetli bir ürün olduğunu ve bu lezzetinin vazgeçilmez olduğunu vurgularken diğer yandan ataerkini de aşılar. Örneğin, “Şahin” markasının ürünlerinin tanıtıldığı bir reklamda sucuğu, kavurmayı ve pastırmayı erkek yerken, mantının kadın tarafından yenilmesi manidardır. (13)

SONUÇ

Yemeğimiz için acılar içinde “yetiştirilen” hayvanların sayısı, acıya maruz bırakılan diğer hayvanlardan çok daha fazla olsa da bir ineğin, koyunun veya tavuğun “amacının” bu olduğunu düşünürüz. Bir marketin ışıltılı raflarında duran ve kandan, tüyden, kirden arındırılmış tertemiz ambalajlar, içindeki etin “geldiği” hayvanların maruz kaldığı kötü muameleyi hatta o etin bir süre önce yaşayan bir canlının bedeninin bir parçası olduğunu akla getirmez. Bunlar artık köfte, sucuk, kanat, bonfile, pirzola vb. gibi isimlendirilerek hayvanla bütün bağlantısı kesilmiş ve birer ürüne dönüştürülmüşlerdir. Carol J. Adams’ın da dediği gibi kültürümüz “et” kelimesini anlaşılmaz hale getirir. Böylece “et” dendiğinde aklımıza kesilmiş, öldürülmüş hayvanlar değil mutfak gelir.”

Marx’ın “Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda egemen düşüncelerdir: Yani, toplumun maddi egemen gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen fikrî güçtür” tespitinden hareketle, nasıl kapitalizm endüstriyel çiftlikler yoluyla hayvanları değiştiriyorsa, kültür endüstrisi yoluyla da insanları değiştirmektedir. Endüstriyel çiftlikler, bankacılık, reklamcılık, alışveriş merkezleri, yem sanayi, çok uluslu şirketler ve devlet kurumları ile içiçedir ve ekonomik olarak birbirlerine bağımlıdırlar. Hayvanların karşı karşıya kaldığı bu zulmün kamuoyu tarafından bilinmemesi, bilinse de umursanmaması kültür endüstrisi tarafından sağlanmaktadır.

“Kendimize, iyi hayatlar yaşadıklarını ve sonuçta ne olduğunu bilmediklerini ve bir şey hissetmediklerini söylüyoruz. Ama hissediyorlar. Son saatlerinde, dakikalar ve saniyeler içinde, her zaman korku vardır, her zaman acı vardır. Kan kokusu. Son nefeslerinde çılgınca bir mücadele hissediyorlar. Yavrularını alıyoruz, özgürlüklerini alıyoruz, hayatlarını alıyoruz ve diğer tarafa paketlenmiş parçalar olarak ortaya çıkacak şekilde bir mezbahaya sağlıklı ve bütün olarak gönderiyoruz ve kendimize bir şekilde, insanca ve ahlaki bir şeylerin gerçekleştiğini söylüyoruz.” (Dominion)

Yalnızca etin değil, sütün, yumurtanın, peynirin vb. sofralarımıza nasıl geldiğini merak etmiyor, daracık kafeslerde, güneş ışığından, temiz havadan, toprağa basmaktan, koşmaktan, türüyle oynamaktan, doğadaki seslerden, kokulardan, huzurla uyumaktan mahrum edilen, korku içinde yaşatılan, dakikalarca kendi kanında boğularak can çekişen ve canlı canlı derisi yüzülen hayvanlar için hiçbir şey yapmıyoruz. Her iki belgesel de yiyecek, giyecek, eğlence alışkanlıklarımızı ve damak zevkimizi “normal” gördükçe bu vahşete göz yumduğumuzu ve et yeme zevki sürdüğü müddetçe hayvanlar acı çekerek ölmeye devam edeceğini vurguluyor. Sömürünün, vahşetin ve acının büyüklüğünü görüp de hiçbir şey yapmamanın izahı yoktur. Bu belgeselleri kapatmak ve beş dakika içerisinde unutmak da, yaşamını buna göre düzenlemeye çalışmak da insanın elindedir. “Earthlings” belgeselinin de dediği gibi “Eden bulur” ve elbet bulacaktır ancak bu “eden” bıçağı tutan mıdır yalnızca?

blank

Hayvanların insanlar için yaratıldığını, onların acı çekmediğini ve onları para kazandıracak bir meta olarak gören zihniyet hayvanların boynuzlarını, kuyruklarını, gagalarını kesmekte, kulaklarını yarmakta, iğdiş etmekte, dişlerini sökmekte veya yavrusundan ayırmak ve yaşadığı süre boyunca etolojik yani doğuştan gelen ve kendine özgü davranışlarını göstermesine fırsat vermeden hapis hayatı yaşatmaktadır. Bu görüş sahiplerinin dayandığı temel nokta “inançsız” bile olsalar Tanrı’nın böyle yarattığı fikridir. Hayvanların doğuştan gelen özellikleri yok edilerek endüstrinin hayvanları bu denli acımasızca sömürmesine göz yummak hangi tutumla ve inançla örtüşebilir? Jonathan Safran Foer Hayvan Yemek isimli kitabında “Endüstriyel çiftliklerde işlenmiş etler yediğimizde karnımızı gerçek anlamda işkence görmüş etle doyuruyoruz ve işkence görmüş o et, giderek bizim bedenimizle bütünleşiyor” derken bir anlamda tutum ve inançlarımızın sürekli yozlaştığını iddia etmektedir.

Her şeye rağmen insanlıktan ümidimizi kesmemek ve “bağlantıyı” göstermek gerektiğini düşünüyorum. “Earthlings” belgeseli de “insan, hayvan ve doğa” arasındaki bağlantıyı kurmamızı istemektedir. Örneğin, ataerkinin kadını ve hayvanı nasıl ezdiği gösteren “Pokot” (2017) filminin yönetmeni  Agnieszka Holland’ın et yeme ile hayvanlara yapılan zulüm arasındaki ilişkiyi anlamaya başladığını söylemesi, bu “bağlantı” sayesindedir. Veya bir mezbahada çalışan, hayvanları sevmeyen ve kızının köpeğini sokağa atacak kadar kötü bir karakterin yaşadığı çeşitli olaylar sonucu görevini bırakması ve sokağa attığı köpeğin öldürülmesine karşı çıkan bir karakterin dönüşümünü işleyen “Feher İsten” (2014) filmini de hatırlamak yerinde olacaktır. Bu olumlu örnekleri unutmayalım, “pilav yiyelim ve kadınlara inanalım.”

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

SEVDİYSEN PAYLAŞ BAŞKALARI DA OKUSUN
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir