Gerçek Sandılar Ama Hepsi Sadece Birer Filmdi

Şu şehir efsanesiyle meşhur radyo oyununu bilirsiniz, hani 1938’de Orson Welles’in liderliğindeki ekibin seslendirdiği, H.G. Wells’in The War of the Worlds’ünden uyarlanan oyundan bahsediyorum. 1898 tarihli romanın, yayının yapıldığı tarihte gerçekleşiyormuş gibi güncelleştirilmiş hali olan oyunun başlangıcında mikrofonu alan Orson Welles, aslında romanın başındaki giriş kısmını, o günlerin standart radyo yayını arasına giren son dakika haberi gibi kurgulayarak aktarmıştı. Meşhur şehir efsanesini tetikleyen de kesintisiz 30 dakika süren bu kısım oldu. Güya radyo oyununu gerçek zanneden Amerikalı dinleyiciler, uzaylıların dünyayı ele geçirdiğini sanarak büyük bir panik içerisinde sağa sola kaçışmaya başlamışlardı. Evet, hakikaten dinlediğini gerçek zannedip panikle kaçmaya çalışanlar olmuştu belki ama abartıldığı kadar fazla sayıda değillerdi çünkü radyo kanalının o denli fazla sayıda dinleyicisi yoktu. Peki, olmayan yangını körükleyip bütün dünyaya yayan kimdi? Büyük Buhran’dan sonra gazeteler, reklam gelirlerinin önemli bir kısmını radyolara kaptırmışlardı. Welles’in oyununu radyoların itibarını sarsmak için iyi bir fırsat olarak gören gazeteler, panik içinde kaçanların sayısını abartarak “sorumsuzca” yayın yapan radyolara “güvenilmemesi” gerektiğinin altını kalınca çizen “yalan” haberler yaparak gazetelerin daha “güvenilir” olduğunu kanıtlamak istemişlerdi. Gazetelerde yayımlanan yalan haberlerden sonra şehir efsanesine dönüşen mevzu, kulaktan kulağa yayılarak bütün dünyayı dolaştı. Her aşamasıyla ilginç sayılabilecek olaylar silsilesinin daha çok ilk kısmıyla ilgilenen listemize hoş geldiniz: “Gerçek sanmıştık ama hepsi sadece birer filmmiş!”

blank

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

Hayır, listemizde yer alan filmlerin “gerçek olaylardan esinlenilmiştir” zırvalığından beslenen filmlerle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Aksine kimi zaman sıra dışı senaryoları ve mükemmele yakın özel efektleri, kimi zaman da zekice hazırlanmış tanıtım ve reklam çalışmaları aracılığıyla “gerçek” gibi sunulan ve seyircinin zokayı yutarak “gerçek” zannettiği, bütünüyle kurmaca filmlerden bahsedeceğiz.

Cannibal Holocaust (1980)

blank

Buluntu film (‘found footage’) alt türünün dedesi kabul edilen Cannibal Holocaust, yerel yamyam kabileleri filme almak için Amazon yağmur ormanlarına gittikten sonra kaybolan belgesel ekibinin izlerini takip eden bir antropoloğun arama çalışmalarıyla başlar. Sonraki kısımdaysa ekibin kaybolmadan önce kaydettiği kayıp görüntüleri bulan antropolog ile bu görüntüleri yayınlamak isteyen TV yöneticilerinin oturup ekibin çektiklerini izlemeleri, film içinde film yöntemiyle aktarılır (ki bu kısım filmin nerdeyse yarı süresini kapsar). Sallanan kamera, montaja girmemiş hissi veren görüntüler ve yere düştüğü için kapanan/kırılan kamera nedeniyle son bulan kayıt gibi bugün artık buluntu filmin özellikleri arasında sayabileceğimiz yöntemlerle kayıp görüntülerin gerçekçiliği arttırılmak istenir ve ne gariptir ki bu başarılı hamle, tartışmanın mahkeme salonlarına kadar sıçramasına neden olur.

Cannibal Holocaust, İtalya’da gösterime girdikten 10 gün sonra yasaklanır ve filme el konur. Filmin -yönetmen Ruggero Deodato’nun da aralarında olduğu- yapımcıları, aşırı sert şiddet sahneleri ve hayvan ölümlerini alenen gösteren sahneler nedeniyle yargılanmaya başlarlar. Mahkeme sürerken Photo adlı Fransız dergisinde yer alan Grand Guignol Cannibale başlıklı makale, filmin içinde yer alan kayıp görüntülerdeki cinayetlerin gerçek (yani bu kısmın ‘snuff film’) olduğu yönünde iddialarda bulunur. Bunun üzerine suçlamalar arasına cinayet de eklenir. Anlaşılan o ki Deodato, tüm bu olacakları filme başlamadan önce öngörmüştür çünkü kayıp görüntülerde yer alan oyunculara, film bittikten sonraki bir yıllık süreçte hiçbir şekilde herhangi bir medyada görünmeyeceklerine dair sözleşme imzalatmıştır. Dolayısıyla bu oyunculara ulaşmaya çalışanlar başarısız olurlar ve bu da şüphelerin artmasına neden olur. Sonunda Deodato, kimseyi öldürmediklerini ispat etmek için oyunculardan birini mahkemeye getirmek zorunda kalır ve malum sahnelerdeki özel efektleri nasıl gerçekleştirdiğini de açıkladıktan sonra cinayet suçlaması düşer. Fakat gerçek olduğunu kabul ettikleri hayvan ölümleri nedeniyle kararla birlikte ertelenen dört ay hapis cezası ile cüzi bir miktar para cezasına çarptırılırlar. Tabi bundan sonraki süreçte filmin kötü şöhreti alıp başını yürür. Birçok ülkede yasaklanan filme ilgi katlanarak büyür ve yapımcılarına ödedikleri cezadan katbekat fazlasını kazandırır.

Guinea Pig 2: Flower of Flesh and Blood (1985)

blank

1991 yılında ünlü oyuncu Charlie Sheen’in eline Flower of Flesh and Blood’ın bir kopyası geçer. Kendisine bunun “gerçek” bir ‘snuff film’ olduğu yönündeki dedikodulardan bahsedilir. Olaya “hadi canım, olur mu öyle şey” umursamazlığında yaklaşan Sheen, filmi izler ve dehşete düşer. Bunun gerçekten de bir ‘snuff film’ olduğuna inanır ve hemen MPAA’e (Motion Picture Association of America) şikâyette bulunur. MPAA de şikâyeti FBI’a aktarır. FBI ise hâlihazırda film hakkında devam eden bir soruşturma olduğunu söyler. Sonunda filme ait yapım belgesellerinden birine ulaşan FBI, zorlukla da olsa filmin kurmaca olduğuna ikna olur ve dosya kapanır. Bir yıl sonra -bu sefer İngiltere’de- Christopher Berthoud isimli birisi, ‘snuff film’ ihraç ettiği gerekçesiyle tutuklanır. Davaya konu olan film Flower of Flesh and Blood’dır. Adli tıp analistleri bunun zekice tasarlanmış bir sahte ‘snuff film’ olduğuna karar verir ve davalı (sanki aslında gerçek olması gerekiyormuş gibi) para cezasıyla yırtar. Kanadalı endüstriyel rock grubu Skinny Puppy, Flower of Flesh and Blood hakkında The Mourn adlı bir şarkı yazar ve video klibinde de filmden görüntüler kullanır. Grubun solisti Nivek Ogre, 1988 yılında Melody Maker’a verdiği röportajda şunları söyler: “Görünen o ki filmi yapanlar filmin dört kopyasını hükümete ve çeşitli gazetelere göndermişler. Ne filmi yapanlarla katilin izine rastlanmış, ne de kurbanın cesedi bulunmuş.” E gerçekten inananlar olmasa şehir efsaneleri nasıl bu denli hızlı yayılacaktı?

Peki, neydi bu Guinea Pig serisi? Japonya’nın kötü şöhretli sinemacısı Satoru Ogura, ‘gore’ filmlerin gözde olduğu dönemde gelmiş geçmiş en sert şiddet sahnelerine ev sahipliği yapacak bir film serisi için kolları sıvamaya karar verir ve konuyu manga sanatçısı Hideshi Hino’ya açar. Ondan gelen olumlu cevapla serinin ilk iki filmi sırt sırta çekilir. Ogura Devil’s Experiment’ı, Hino da Flower of Flesh and Blood’ı yönetir. “Gerçek bir ‘snuff film’ bulundu” tanıtım cümlesiyle körüklenen reklamı desteklemek için herhangi bir jenerik eklenmeyen Devil’s Experiment, direkt video piyasasına sunulur. İlk filmin beklenilenin üzerinde ilgi görmesi üzerine vakit kaybetmeden Flower of Flesh and Blood da piyasaya sürülür ve ortalık yangın yerine döner. İki ay boyunca birçok ana akım filmi geçen Flower of Flesh and Blood, en çok satan 10 video arasına girer. Gerçi bu durum Cannibal Holocaust’un E.T.’den daha fazla para kazandığı bir ülke için çok da şaşırtıcı olmasa gerektir. Orange Video House’tan çıkan ilk iki filmin çılgın başarısı üzerine serinin haklarını Japan Home Video satın alır ve serinin radikal tonunu biraz yumuşatmaya karar verir. Yine de satışlar gayet iyi gider ve Hino’nun serideki ikinci filmi Mermaid In A Manhole da çoksatan listelerine girmeyi başarır.

Yeri gelmişken birçok kaynakta olduğu gibi IMDb’de de yanlış tarihlerle yer alan Guinea Pig serisinin doğru sıralamasını buraya ekleyelim.

  • Akumano Jikken / Devil’s Experiment (Satoru Ogura, 1985)
  • Chiniku No Hana / Flower of Flesh and Blood (Hideshi Hino, 1985)
  • Senritsu! Shinanai Otoko / He Never Dies (Masayuki Kusumi, 1986)
  • Manhoru No Naka No Ningyo / Mermaid In A Manhole (Hideshi Hino, 1988)
  • Notorudamo no Andoroido / Androids Of The Notre Dame (Kazuhito Kuramoto, 1988)
  • Peter No Akuma No Joi-San / Devil Woman Doctor (Hajime Tabe, 1990)

Guinea Pig serisi, yukarıda adları geçen altı filmden oluşmaktadır. Ayrıca seri dâhilinde değerlendirebileceğimiz iki yapım belgeseli vardır: Making of Guinea Pig (1986) ve Making of Devil Woman Doctor (1990). Bir de serideki altı filmden alınmış görüntülerden oluşan A Slaughter Special (1991) adlı ‘best of’ gibi bir derleme mevcuttur. Tabii ki Lucky Sky Diamond’ı (1989) da unutmamak lazım; aslında seriye ait bir film değildir ama kimi kaynaklarda öyleymiş gibi anılır.

Ghostwatch (1992)

blank

1992 yılının Halloween (31 Ekim) gecesinde BBC One’da gösterilen BBC yapımı Ghostwatch, kanalın gelmiş geçmiş en tartışmalı yayını olur. Yıllar sonra James Wan’ın yönettiği The Conjuring 2 (2016) filmine de konu olacak meşhur Enfield Poltergeist Vakası’nı merkeze alan film, gerçekçiliği arttırmak için o dönemin tanıdık televizyon yüzleri olan sunucu ve muhabirleri başrole yerleştirerek kanalda yayınlanan herhangi bir haber/’reality show’ programı hüviyetine bürünür. Canlı yayın formatına uygun biçimde çekilen filmi gören kanal yöneticileri, gösterimden önce “acaba izleyiciler gerçek zannedebilir mi” endişesiyle “hiç yayınlamasak mı” noktasına gelirler. Fakat jeneriğe eklenen “Written By / Senaryo: Stephen Volk” ibaresi sayesinde ortada bir senarist varsa bunun kurmaca bir yapım olduğunun kolaylıkla anlaşılacağını düşünürler. Ama çok fena yanılmışlardır. Kanalın bütün programlar için kullandığı telefon numarası, filmde de kullanılır ve izleyicilerden tanık oldukları hayalet vakalarını bildirmeleri istenir. Arayan izleyicilere ise Ghostwatch’ın gerçek bir program olmadığını, her şeyin tamamen kurmaca olduğunu söyleyen ses kaydı dinletilmektedir. Fakat ilk bir saat içinde gelen 30 bini aşkın arama sonrasında hat kilitlenir ve meşgul sesiyle karşılaşan izleyiciler, izlediklerinin gerçek olduğuna inanırlar.

Filmin yayınlanmasından beş gün sonra 18 yaşındaki fabrika işçisi Martin Denham intihar eder ve intihar notunda şunları söyler: “Eğer hayaletler gerçekten varsa ben de hayalet olarak her zaman sizlerle beraber olmaya devam edeceğim.” Öğrenme bozukluğundan muzdarip Denham’ın, evdeki merkezi ısıtma sisteminin arızası sonrasında filmdekine benzer biçimde ötmeye başlayan borulardan etkilendiği anlaşılmıştır. Ayrıca yaklaşık iki yıl sonra British Medical Journal’da yayımlanan bir makaleye göre filmi izleyen çocuklardan kimilerine Travma Sonrası Stres Bozukluğu (PTSD) teşhisi konmuştur. Bunların üzerine BBC, filmi yasaklar ve bir daha hiçbir kanalında asla göstermez. Neyse ki film, 2002 yılında VHS ve DVD formatlarında yayınlanır da bizler de izleme şansına kavuşuruz. Ayrıca olaydan detaylıca bahseden Ghostwatch: Behind the Curtains (2012) adlı bir belgesel de mevcuttur.

The Blair Witch Project (1999)

blank

Daniel Myrick ve Eduardo Sanchez’in yönettiği The Blair Witch Project, yıllarca gözlerimize işkence eden buluntu film furyasının baş müsebbibidir tespitine büyük ihtimalle kimsenin itirazı olmayacaktır. Ayrıca filmin çok daha önemli bir özelliği daha vardır ki kanımca sinema tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı tanıtım ve reklam kampanyası sayesinde “filmi” izleyen birçok seyirci, gördüklerinin “gerçek” olduğuna inanmıştır.

The Blair Witch Project’in kabaca Cannibal Holocaust filminin içindeki kayıp görüntüler kısmını çekip aldığı ve yamyam temasını cadı ile değiştirerek başlı başına bir film gibi sunduğu söylenebilir ki buluntu filmin özünü oluşturan bu uygulamayı icra eden ilk film değildir ama işin tanıtım ve reklam kısmında yaptıklarının tümü yenilikçidir. Filmde kendi isimleriyle oynayan ve sinema bölümü öğrencisi olarak tanıtılan oyuncular Heather Donahue, Michael Williams ve Joshua Leonard ile aynı Deodato’nunki gibi çekimlerden sonraki bir yıllık süreçte ortadan kaybolacaklarına dair bir sözleşme imzalanır. Dönemin yeni teknolojik oyuncağı internet kullanılarak oyuncuların gerçekten kaybolduğuna dair bilgi kırıntıları yayılır ve bu sayede gerçeklik iddiasını güçlendirme yoluna gidilir. Örneğin oyuncuların IMDb sayfalarına “kayıp, öldüğü sanılıyor” yazılır ve bu ibare bir yıl boyunca bu şekilde kalır. Filmin resmi web sitesi, kayıp oyuncular hakkındaki son bilgileri derleyen bir siteymiş gibi düzenlenir. Web sitesi, oyunculara ait gerçek çocukluk fotoğrafları, sahte polis raporları, sahte olay yeri fotoğrafları, güya çeşitli televizyon kanallarında yayınlanmış (ama aslında site için özel olarak çekilmiş) sahte haber görüntüleri gibi verilerle doldurulur. Filmin Sundance’teki prömiyerinde “kayıpları bulmamıza yardım edin” yazılı el ilanları dağıtılır. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de filmin gösteriminden önce SciFi kanalında gerçekmiş gibi sunulan Curse of the Blair Witch adlı sahte belgesel yayınlanır. Aslında tamamen kurmaca olan Blair Cadısı’nın tarihinin anlatıldığı belgeselde, güya yerel halk ve konunun uzmanları ile yapılmış sahte röportajlar yer alır. Belgeselde anlatılanları destekleyen ayrı bir web sitesi daha açılır ve burada da Blair Cadısı’nın tarihi hakkındaki sahte bilgiler, aynı filmin resmi web sitesindekine benzer çeşitli sahte materyaller kullanılarak derlenir.

Kampanya o kadar etkili olmuştur ki sadece seyirciler değil, oyuncuların arkadaşları, dostları, hatta akrabaları bile onların öldüğünü düşünmüştür. Her şey ortaya çıktıktan sonra yapılan röportajlardan birinde oyunculardan Michael Williams, ailesinin telesekreterli ev telefonuna birçok başınız sağ olsun mesajı bırakıldığını ve ölmediği ortaya çıkınca da herkesin (sanki ölmüş olmasını istiyorlarmış gibi) çok sinirlendiğini söylemişti. Yaklaşık 60 bin dolara çekilen The Blair Witch Project, tüm dünyada 250 milyon dolar hasılat elde eder.

Paranormal Activity (2007)

blank

Açıkçası Oren Peli’nin yazıp yönettiği Paranormal Activity’nin çok da farklı bir yapım hikâyesi yoktur denebilir. Hatta “acaba gerçek mi” şüphesini yaratmak için The Blair Witch Project ile neredeyse aynı teknikleri kullanan buluntu filmlerden bir diğeridir. Fark yarattığı kısım ise (çok elinde olmayan sebeplerle olsa da) pazarlama tekniğidir.

Başrollerdeki Micah Sloat ve Katie Featherston, filmde kendi isimleriyle oynarlar. Sahne gereği kamerayı Micah’nın kullandığı sahnelerin çekimlerini de yine bizzat Micah yapar. Bütün diyalogların yazılı olduğu bir senaryo yoktur ve oyuncular, genel hatları verilen çoğu sahnede doğaçlama yaparlar. Bütün bunların hepsi, The Blair Witch Project’teki uygulamalarla birebir aynıdır. Ayrıca ilk Guinea Pig filminde olduğu gibi filme jenerik eklenmez ve film, ele geçen görüntüleri paylaştıkları için Micah ve Katie’nin ailelerine teşekkür ederek başlar.

Düşük bütçeli küçük bir film olarak macerasına başlayan Paranormal Activity, 2007 yılında birkaç film festivalinde gösterildikten sonra filmden etkilenen bir yetkili sayesinde Creative Artists Agency adlı bir ajans tarafından temsil edilmeye başlar ve ajans, filmin DVD’sini birçok stüdyoya gönderir. O zaman Miramax’ta çalışan Jason Blum, filmde potansiyel olduğunu görür ve Peli ile beraber filmin kurgusuyla biraz oynayarak Sundance’e başvurur ama reddedilir. Bu arada aralarında Steven Spielberg’in de olduğu Dreamworks yetkilileri de filmle ilgilenmeye başlar. Peli ve Blum ile anlaşan Dreamworks, filmin yine Peli’nin yöneteceği daha yüksek bütçeli bir yeniden çevrimini yapmak istemektedir. Ne yapacaklarını bilemedikleri bu filmi de DVD’ye ekstra olarak koymayı düşünürler. Teklifi kabul eden Peli ve Blum, yeniden çevrime başlamadan önce çok güvendikleri orijinal filme birkaç test gösterimi yapılmasını şart koşarlar. Gösterimlerde seyircilerin film bitmeden çıktığını gören yetkililer, filmin beğenilmediğini düşünürler ama aslında çok korktukları için çıktıklarını öğrendiklerinde yeniden çevrimin gereksiz bir hamle olabileceği fikri öne çıkar. Bu arada yeni bir gelişme olur. 2005’te Dreamworks’ü bünyesine katmış olan Paramount, filmin haklarını satın alır. Paramount’un müdahalesiyle kimi sahneler çıkarılır, kimileri eklenir, filmin finali değiştirilerek yeniden çekilir ve makyaj tazeleyen Paranormal Activity son halini alır. Fakat şirket içindeki iç karışıklıklar yüzünden filmin gösterim vakti bir türlü gelmek bilmez. Böylece uzunca sayılabilecek bir süre rafta bekleyen filme olan merak, festival gösterimlerinde izleyenlerin katkılarıyla arttıkça artar ve henüz yolun başındaki sosyal medya araçlarının da yardımıyla (Facebook 2004’te, Twitter 2006’da kurulmuştur) filme dair (biraz alaycı da olsa) “gerçekmiş” söylentileri dolaşmaya başlar.

2009’da (yani ilk festival gösteriminin üzerinden iki yıl geçtikten sonra) yapılan ilk gösterimler, çeşitli üniversite kasabalarında gerçekleştirilir ve hemen hepsinde kapalı gişe oynar. Oren Peli, kendi web sitesinden yaptığı açıklamada filmin bir sonraki gösteriminin nerede olacağını seyircilerin seçmesini ister ve kullanıcıların kendi bölgelerindeki aktiviteler için istek de yapabildikleri online takvim uygulaması olan Eventful sitesinde en çok oy alan yerin bir sonraki gösterim yeri olacağını söyler. Böylece sinema tarihinin ilk viral pazarlaması gerçekleşir ve film, en çok oy alan kasabalarda gösterilir. Birkaç ay devam eden bu uygulamadan sonra Paramount, eğer bir milyon istek oyu alırsa filmin genel dağıtıma gireceğini vadeder. İstenen rakama ulaşılması sadece dört gün sürer. Sonrası malum. 15 bin dolara çekilen Paranormal Activity, tüm dünyada 193 milyon dolar hasılat elde eder.

Sonsöz

Listedeki beş film ve tabii ki giriş kısmındaki radyo oyunu, başlık bağlamında “gerçek” sanılan kurmaca işler olmalarının yanında teknolojik gelişmeler vasıtasıyla hayatımızın değişmez parçaları haline dönüşen medya araçları ve insanların bu araçlarla ilişkisi hakkında önemli ipuçları da barındırır. Sırasıyla radyo, sinema, video kaset, televizyon, internet ve sosyal medyanın, bahsi geçen “ürünler” ile olan ilişkisi dikkate değerdir. The War of the Worlds radyonun, Cannibal Holocaust sinemanın, Flower of Flesh and Blood video kasetin ve Ghostwatch televizyonun kurallarını alıp üretimi doğrultusunda kullanarak yine aynı medya araçlarının güvenilmezliğini göstermeye çalışan ve yarattıkları “şok” etkisi düşünülürse bunu fazlasıyla başaran önemli örneklerdir. The Blair Witch Project ise öncekilerden farklı bir şey yapmaz, hatta olabilecek en ucuz kopya olduğu bile söylenebilir ama o zamanın yeni sayılabilecek teknolojisi interneti kullanarak gerçekleştirdiği akılalmaz tanıtım ve reklam kampanyası sayesinde yeni oyuncağın güvenilirliğini test ederek inanılmaz bir başarı yakalar. Paranormal Activity için de suyunun suyu tabiri kullanılabilir. Artık bir alt tür olarak kabul edilmek üzere olan buluntu film furyası döneminde çekilen film, diğer örnekler gibi “gerçekmiş” gibi yapmaktadır ama buradan ilerleyerek başarılı olamayacağını bildiği pazarlama stratejisini bunun üzerine kurmaz. O işi sosyal medya devralır ve sosyal medya kullanıcılarının biraz da alaycı yaklaşımıyla dönen “gerçekmiş” paylaşımları, diğer örnekler kadar etkili olmasa da filmin başarılı olan viral pazarlama tekniğine katkı sağlar.

blank

Sayıları bir hayli artan popüler sosyal medya araçları aracılığıyla yayılan, teyide muhtaç milyonlarca “yalan” haberin cirit attığı ve birçoklarınca sorgusuz sualsiz “gerçek” kabul edildiği günümüzden ileriye baktığımızda, bu listenin bir sonraki müstakbel adayının nasıl bir film olabileceğini öngörmek çok mümkün görünmüyor. O zaman son noktayı, Sepultura’nın Propaganda adlı şarkısının sözlerine minik bir ek yaparak koyalım: “Her okuduğuna inanma, her duyduğuna inanma, her gördüğüne inanma.”

Kaynaklar

  • David Kerekes ve David Slater, Killing For Culture, İngiltere: Creation Books, 1994.
  • Geoff King, The Spectacle of the Real: From Hollywood to ‘Reality’ TV and Beyond, İngiltere: Intellect Books, 2005.
  • Alyse Wax, It’s Only a Movie… Or Is it? Five Horror Films People Thought Were Real, Bloody Disgusting, 2020.
  • Jefferson Pooley ve Michael J. Socolow, The Myth of the War of the Worlds Panic, Slate, 2013.

Not 1: Bu yazıda sadece korku filmlerine yer verilmiştir ama bilhassa (sahte) belgesel türünde de benzer örnekler mevcuttur.

Not 2: The Exorcist (1973) ve Jaws (1975) gibi aslında hiç öyle niyetleri olmamasına rağmen gerçek hayata yansıyan etkileri devasa boyutlara ulaşan filmleri de yeri gelmişken saygıyla analım.

SEVDİYSEN PAYLAŞ BAŞKALARI DA OKUSUN
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir