Meyhane imgesi, bizim kuşağımızın zihnine Yeşilçam’ın puslu, sigara dumanlı arabesk sekanslarıyla kazındı. Yeşilçam'ın meyhanesi sadece içki içilen bir yer değil, bir rehabilitasyon merkeziydi.
John Wick’i sevmemizin asıl nedeni, onun kalemle adam öldürmesi ya da imkansız açılardan ateş etmesi değil. Onu seviyoruz çünkü o, hepimizin olmak istediği "istifasını basıp çıkan" ofis çalışanı.
Okyanus dibinde ikiye bölünmüş olarak yatan Yamato, yıkımın içindeki gurur, acının içindeki estetik, yenilginin içindeki direniş ve ulusun zihninde unutulmaz bir kahramanlık anıtı haline geldi.
Cinergi, oyuna en kötü zamanda girdi. 1980’ler bağımsız film şirketleri için bereketliydi: gişe artıyor, borsa coşuyor, risk almanın ödülü büyüktü. 1990’lara gelindiğinde ise tablo değişmişti: bütçeler şişiyor, gelirler yataylaşıyor, dev stüdyo sistemleri konsolide oluyor, bağımsız yapımcıların üzerinde görünmez bir tavan oluşuyordu.
Alper Çağlar'ın uzun zamandır beklenen İlk Göktürk filminin fragmanı yayınlandı ve birkaç dakikalık görüntülerin bile sinemamızda yıllardır rahatsız edici bir sessizlikle üzeri kapanmış bir alanı yeniden titrettiğini fark ettim.
Perdeler kararıyor, koltuklar boşalıyor. Sinema salonları, bir zamanlar büyülü birer kaçış mekânıyken bugün kendi hataları ve rakip medyanın yükselişiyle gölgede kaldılar. Dijital platformlar her geçen gün daha da güçlenirken, salonlar eski cazibesini yitiriyor.
Türkiye’nin “Cinecittà potansiyeli” her on yılda bir yabancı tarafından test edilip terk ediliyor. Yor’un peri bacaları arasında çekilmiş saçma sapan sahneleri, aslında Türkiye’nin yaratıcı potansiyelinin karikatürüdür. Eğer o potansiyel doğru desteklenseydi, Kapadokya’da kurulan setler bugün “Anatolia Studios” adıyla çalışıyor olurdu.
Korku sineması artık sadece ucuz bir gişe takviyesi ya da yan janr değil; sinema endüstrisinin farklı damarlarını besleyen, kimisi prestij, kimisi çöp, kimisi saf kâr makinesi olan yepyeni bir ekosistem kurdu. Bu ekosistemin mimarları ise stüdyo devleri değil, birkaç gözü kara yapımcı
Eşkıya, popüler melodramın (sadakat/ihanet/özveri) nabzını, 90’ların neo-noir kent şiddeti ve endüstriyel ölçekte parlatılmış görsel-işitsel estetikle alaşımlar. Bu sayede Yeşilçam’ın duygusal arketipleri, çağdaş biçimle yeniden dolaşıma girer; seyirciyi salona çeken, tam da bu “tanıdık duygunun modern kabuğu”dur.
Bir dönem yalnızca heyecan, sürükleyicilik ve gişe başarısı için üretilen; bu nedenle art-house çevrelerince ve festivallerde uzun süre ciddiye alınmayan korku sineması, 21. yüzyılın özgün kaygılarını işleyerek kendini yeniledi...
1945 yapımı Dead of Night, İngiliz sinemasının şaşırtıcı miraslarından biri çünkü bu film, daha çok neşeli sosyal komedileriyle tanınan Ealing Studios tarafından, II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından üretildi!
Jaws... Yarım asırdır suda arkamızı kollamamıza sebep olan bu kült klasiği, ortaya çıkış öyküsünden, sinema dünyasına etkilerine ve devam filmlerinin talihsiz akıbetine kadar tüm yönleriyle analım.
Harley Quinn’in asıl olarak harlequin kökenlerinden izler taşıyan nitelikleri onun bulunduğu hikayelerdeki demirbaş özelliklerdir. Bir Harley Quinn hikayesi izlerken, birkaç maddede özetlenebilecek bu özellikleri ya da en azından birkaçını aramak gerekir.
Ünlü kurgu karakterler arasındaki romantik ilişkileri, adlarının ilk hecelerini birleştirerek aktaran modayla 2015'ten beri kısaca Harlivy olarak anılan bu beraberlik, aynı zamanda 21. yüzyılın popüler kültüründeki en ünlü aşklardan biridir.
Suicide Squad çizgi romanı içinde Harley Quinn’in öne çıkıp en sevilen karakter haline gelmesi ona yeni dalga hayranlar getirdi ve kendi adıyla ikinci bir seri başlatılmasını sağladı. Bu serinin başına Amanda Conner ile kocası Jim Palmiotti getirildi ve ikisinin yaklaşık üç yıl
Harley, Superman’i ölümden kurtarır, Superman minnetle “Senin bir kahraman olduğunu hep biliyordum” der. Harley ise şöyle yanıtlar onu: “Ben bir kahramandan daha öteyim, ben Harley Quinn’im!”
Harley Quinn, tüm kariyerini çılgın aşk için çöpe atarken asıl ulaşmak istediği hedefe varmıştır artık; en zorlu erkekle olan ölümcül ilişkiyi atlatmayı başararak kahraman diye anılmayı hak etmiştir çoktan.
Paul Dini, Harley için güzellik okulundan terk maceracı kız yerine daha güçlü bir köken hikayesi oluşturmaya karar vermişti. Çılgın Aşk, bu medyada nadir görülen bir karakter çalışması ve aksiyonunu karakterin kendisinden alan sürükleyici öyküsüyle köken hikayeleri için bir ders niteliği taşır.
John Wick serisi, yüzeyde bir aksiyon serisi olsa da, alt metninde zengin semboller ve temalar barındırır. İntikamcı İsa benzetmesi, bu seriyi okumak için güçlü bir mercek sunar: John Wick karakteri, bağrında hem Hristiyan mesih anlatısının unsurlarını (acı, fedakârlık, “ölerek kurtuluşa erme”) hem
Joseph Conrad’ın 1899 tarihli kısa romanı Heart of Darkness (Karanlığın Yüreği), sömürgecilik dönemi Afrika’sının karanlık kalbine cesur bir yolculuktu. Aradan yıllar geçip Vietnam Savaşı patladığında, Francis Ford Coppola bu hikâyeyi bambaşka bir coğrafyaya, 1979 yapımı Apocalypse Now filmine uyarladı. Her iki eser
Harley Quinn, Batman’de tek bölümlük bir yan karakter olarak yaratıldı, çok sevilmesi üzerine dizinin en öne çıkan yüzlerinden birine dönüştü, oradan çizgi romanlara ve uzun filmlere atlayarak DC’nin en çok kazandıran isimlerinden biri haline geldi.