Gerek sinema öncesi geçmişi gerekse sinema kariyerindeki tercihler hesaba katıldığında 1970’lerde Amerikan sinemasına damgasını vuran kuşağın belki de en ilginç mensubu Paul Schrader’dır.
Brian De Palma sineması teknik denetimin yükselişinin muazzam bir örneğidir. Gerek ses gerekse görüntü bloklarında müthiş bir dinamizm vardır, çoğu zaman hikâyeyi arka plana itecek kadar güçlü bir sinema dilidir bu.
Robert Altman stüdyolara, televizyonlara, yıldız sistemine, her türlü jüri ve kurula savaş ilan eden isyankâr bir deliydi. Bıkmadan usanmadan bir filmi istediği gibi çekmeye çalıştı ve bedeli neyse ödedi.
Hollywood’un krizini açıklarken en sık duyduğumuz iddialardan biri şu: İnsanlar artık sinemaya gitmek istemiyor. Dijital platformlar yükseldi, bilet fiyatları arttı, ev sinema sistemleri gelişti, gençlerin dikkat süresi kısaldı… Bunların hepsinde belirli ölçüde doğruluk payı var ama açıklama olarak yeterli değiller.
Medusa’ya bakanların taşlaşması onun bakışlardan kaçma isteğinin bir yansıması gibi de düşünülebilir. Görülürse utançtan yerin dibine girecektir, çirkinliğine bakıp alay edeceklerinden ölesiye korkar ve bu yüzden ona bakanları cezalandırır...
Medusa feministler için bir canavar değil dişinin sembolüdür. Onun görünümü ve taşa çeviren güçleri kadın özgürlüğü ve öfkesi olarak yorumlanır. Kadının ataerkil düzendeki konumuna isyanı ve sosyal yaşamdaki potansiyel gücü Medusa ile özdeşleştirilir.
Medusa… Tüm mitolojik karakterler içinde en korkunçlarından biri belki de en ölümcül olanı. Bu yazı dizisinde onun sinemadaki temsillerinin bize neler anlattığını göreceğiz.
Meyhane imgesi, bizim kuşağımızın zihnine Yeşilçam’ın puslu, sigara dumanlı arabesk sekanslarıyla kazındı. Yeşilçam'ın meyhanesi sadece içki içilen bir yer değil, bir rehabilitasyon merkeziydi.
John Wick’i sevmemizin asıl nedeni, onun kalemle adam öldürmesi ya da imkansız açılardan ateş etmesi değil. Onu seviyoruz çünkü o, hepimizin olmak istediği "istifasını basıp çıkan" ofis çalışanı.
Okyanus dibinde ikiye bölünmüş olarak yatan Yamato, yıkımın içindeki gurur, acının içindeki estetik, yenilginin içindeki direniş ve ulusun zihninde unutulmaz bir kahramanlık anıtı haline geldi.
Cinergi, oyuna en kötü zamanda girdi. 1980’ler bağımsız film şirketleri için bereketliydi: gişe artıyor, borsa coşuyor, risk almanın ödülü büyüktü. 1990’lara gelindiğinde ise tablo değişmişti: bütçeler şişiyor, gelirler yataylaşıyor, dev stüdyo sistemleri konsolide oluyor, bağımsız yapımcıların üzerinde görünmez bir tavan oluşuyordu.
Alper Çağlar'ın uzun zamandır beklenen İlk Göktürk filminin fragmanı yayınlandı ve birkaç dakikalık görüntülerin bile sinemamızda yıllardır rahatsız edici bir sessizlikle üzeri kapanmış bir alanı yeniden titrettiğini fark ettim.
Perdeler kararıyor, koltuklar boşalıyor. Sinema salonları, bir zamanlar büyülü birer kaçış mekânıyken bugün kendi hataları ve rakip medyanın yükselişiyle gölgede kaldılar. Dijital platformlar her geçen gün daha da güçlenirken, salonlar eski cazibesini yitiriyor.
Türkiye’nin “Cinecittà potansiyeli” her on yılda bir yabancı tarafından test edilip terk ediliyor. Yor’un peri bacaları arasında çekilmiş saçma sapan sahneleri, aslında Türkiye’nin yaratıcı potansiyelinin karikatürüdür. Eğer o potansiyel doğru desteklenseydi, Kapadokya’da kurulan setler bugün “Anatolia Studios” adıyla çalışıyor olurdu.
Korku sineması artık sadece ucuz bir gişe takviyesi ya da yan janr değil; sinema endüstrisinin farklı damarlarını besleyen, kimisi prestij, kimisi çöp, kimisi saf kâr makinesi olan yepyeni bir ekosistem kurdu. Bu ekosistemin mimarları ise stüdyo devleri değil, birkaç gözü kara yapımcı
Eşkıya, popüler melodramın (sadakat/ihanet/özveri) nabzını, 90’ların neo-noir kent şiddeti ve endüstriyel ölçekte parlatılmış görsel-işitsel estetikle alaşımlar. Bu sayede Yeşilçam’ın duygusal arketipleri, çağdaş biçimle yeniden dolaşıma girer; seyirciyi salona çeken, tam da bu “tanıdık duygunun modern kabuğu”dur.
Bir dönem yalnızca heyecan, sürükleyicilik ve gişe başarısı için üretilen; bu nedenle art-house çevrelerince ve festivallerde uzun süre ciddiye alınmayan korku sineması, 21. yüzyılın özgün kaygılarını işleyerek kendini yeniledi...
1945 yapımı Dead of Night, İngiliz sinemasının şaşırtıcı miraslarından biri çünkü bu film, daha çok neşeli sosyal komedileriyle tanınan Ealing Studios tarafından, II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından üretildi!
Jaws... Yarım asırdır suda arkamızı kollamamıza sebep olan bu kült klasiği, ortaya çıkış öyküsünden, sinema dünyasına etkilerine ve devam filmlerinin talihsiz akıbetine kadar tüm yönleriyle analım.
Harley Quinn’in asıl olarak harlequin kökenlerinden izler taşıyan nitelikleri onun bulunduğu hikayelerdeki demirbaş özelliklerdir. Bir Harley Quinn hikayesi izlerken, birkaç maddede özetlenebilecek bu özellikleri ya da en azından birkaçını aramak gerekir.
Ünlü kurgu karakterler arasındaki romantik ilişkileri, adlarının ilk hecelerini birleştirerek aktaran modayla 2015'ten beri kısaca Harlivy olarak anılan bu beraberlik, aynı zamanda 21. yüzyılın popüler kültüründeki en ünlü aşklardan biridir.