Kendi Gölgesinin Üzerinden Atlayan Yönetmen: Emin Alper

Emin Alper Filmleri Üzerine

“Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imler.” Ludwig Wittgenstein

Bir zamanlar “hüzünlü arkadaşım” diye hitap ettiğim biri vardı. Kendisiyle Jonathan Safran Foer’in “Hayvan Yemek” kitabı vesilesiyle tanışmıştım. Kitabı tanıtırken, hayvan kelimesinin dilimize girişinden ve etimolojisinden başlıyor, “hayvan” dememizin günümüzde hayvanlara yapılan zulümde büyük etkisinin olduğunu söylüyordu. Hani bir kitap okur, bir film seyreder veya bir şiir dinler de çok kıskanırsınız ya, ben yazmış olsaydım veya ben yapmış olsaydım diye. Şu an erişemediğim için özgün sözcükleri kullanamıyorum ancak bu küçücük yazıyı okuyunca çok kıskandığımı söylemeliyim. Foer’in yalnızca “Her Şey Aydınlandı” kitabını biliyordum, Hayvan Yemek’ten hiç haberim olmamış. Hemen satın aldım. Kurgu zannetmiştim, değilmiş. İkinci kıskançlığı, muazzam güzellikteki bu kitabı okurken duydum.

“Bir insanın davranışında, bir sözcüğü anlamadığı; yani bunun kendisine bir şey ifade etmediği, onunla hiçbir şey yapamayacağı olgusuna ilişkin birtakım ölçütlerin bulunduğunu hatırlayalım. Ve onun ‘anladığını düşünmesi’nin; doğru anlam olmasa da bu sözcüğe bir anlam vermesinin ölçütlerini. Ve son olarak da, onun sözcüğü doğru anlamasının ölçütlerini. İkinci durumda öznel bir anlamadan söz edilebilir. Ve başka kimsenin anlamadığı ama benim ‘anladığımın görüldüğü’ seslere bir “özel dil” adı verilebilir. Özel deneyim konusunda önemli olan şey, gerçekten, her kişinin kendi örneğine sahip olması değil, başkalarının da buna ya da başka bir şeye sahip olup olmadıklarını kimsenin bilmemesidir. Böylece, insanlığın bir kısmının bir kırmızı duyumuna, öbür kısmının da bir başka kırmızı duyumuna -doğrulanamasa da- sahip olduğu tahminini yürütmek olanaklı olur.” (Ludwig Wittgenstein)

Ne var ki, bir süre sonra bir şey dikkatimi çekmeye başladı. Ben “hüzünlü arkadaşımın” anlattıklarına belki de olduğundan daha fazla değer atfediyorken, onun tam tersi yaptığını fark ettim. Karşılıklı olarak sözlerimizi “çarpıtıyorduk.” Niçin ve nasıl olduğu hiç önemli değildi çünkü bunu ikimiz de yapıyorduk. Anlamak yerine tahmin etmekle uğraştığımız bir “dil oyununda” kendimizi tuzağa düşürüyor ve handiyse devasa bir bataklıkla çırpınıyorduk. Örneğin, benim “merak ettim” veya “mutsuz gördüm seni” sözlerimi, o bir özgürlük meselesi, buhran hatta melankoli olarak görüyor, bunun “gerçek” bir merak duygusundan kaynaklandığına inanmıyordu. Ben ise onun “herkese sinir oluyorum” veya “büyüdükçe her şey kötüye gitti” sözlerini çok ciddiye alıyor, bunun “geçmişe özlem” duyan belki de hassas bir yapıdan kaynaklandığını düşünemiyordum. Hüzünlü olduğunu düşünüyorum dediğimde hüzünlü olmadığını, gülmeyi ve güldürmeyi sevdiğini söyleyerek bana şiddetle karşı çıkıyordu. İkimiz de bir şeylerden kaçıyorduk belki, bilemiyorum. Marcel Proust, içimizdeki sevginin uygun bir yüzey bulduğunda bize geri döndüğünü söyler. Buna ben de inanıyorum. Sözünü ettiğim o hüznün aslında kendimden kaynaklanan bir hüzün olduğunu sonradan anlayabildim. Benim hüznüm ondan bana yansımıştı. Peki, benden ona yansıyan neydi, hiç soramadım.

“Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki, bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir. (Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde)

İkimizin de kendi bilgisi, görgüsü, hayata bakışı ve hayalleri sonucu yaptığı bu “çarpıtmalar” hiç bitmedi. Hatta buna çarpıtma demek de bir çarpıtma sayılabilir. Biz, iki arkadaş bile kullandığımız sözcüklerin “gerçek” anlamı yerine, ne denmiş olabileceğini tahmin etmeye çalıştığımızdan işler tersine döndü. “Düşman” olmadık ancak anlaşmak her geçen gün olanaksız hale geldi. Belki biraz dolambaçlı bir yol kullandım ancak gelmek istediğim yer burasıydı. Dilin temel yapısını göstermek isteyen Wittgenstein’a göre söylenebilen şey, anlamlı bir şekilde söylenebilen ve düşünülebilen şeydir. Söylenemeyen şey düşünülemezdir ve söylenemeyeni söylemeye çalışmak düşünülemeyeni düşünmeye çalışmak demektir. Böylece düşünülerek söylenmiş bir şeyi, herkesin kendine göre düşünebilmesinin yolunun açık olduğu anlaşılıyor. Buradan bakınca, birlikte çok zaman geçiren ve birbirlerini yakından tanıyan insanların en iyi anlaştıklarını bilmek, hiç de sürpriz değil. Zaten her şey tam da burada başlamıyor mu? İnsan, gözardı etmek, yoksaymak, dışlamak ve ötekileştirmek için kendi icadı olan dil denilen bu “yapıyı” kullanıyor. Birinin “özgürlük” sözüne diğerinin vatanı bölmek için mi demesi, birinin “birleşelim” sözüne diğerinin asimilasyon için mi demesi buna küçük birer örnek.

“Dil, başka insanlar için de var olan ve ancak bu nedenle benim için de var olan pratik, gerçek bilinçtir; dil, tıpkı bilinç gibi ancak ihtiyaçtan, başka insanlarla ilişkinin gerekliliğinden doğar. Bilinç bu nedenle, ta en başından, toplumsal bir üründür ve insanlar var oldukça da toplumsal bir ürün olarak kalır.” (Karl Marks-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi)

Bilginin olanaksızlığını savunan Gorgias’ın “Hiçbir şey yoktur, varsa da bilemeyiz, bilsek de başkalarına bildiremeyiz” sözü aklıma geliverdi. Dil toplumsal bir ürün olduğuna, insanın ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıktığına ve geliştiğine göre, iletişim kurabilmek için hangi kesin bilgiye dayanacağız. Peki, böyle bir “kesin” bilgi var mı, varsa nasıl bulacağız ve bulduğumuzda diğer insanlara nasıl aktaracağız?

“ne alışkanlık bu kanıksanmış yola mecbur bıraksın seni,
ne de bel bağla bulanık göze, uğuldayan kulağa, dile;
ayıkla logos ile muğlak kanıtı
benim söylediklerimden” (Parmenides, Doğa Hakkında)

Bilgi ile sanı arasında ilk kez ayrım yapan Parmenides, epistemolojinin kurucusu sayılır. Ona göre, duyular insanı görünüşler dünyasına, akıl ise gerçekliğe götürür. Ne var ki, insan, kendine en güvendiği hatta kesin bilgiyi bulduğuna “inandığı” durumlarda bile şüpheden kurtulmamıştır. Kendi bildiğinden başka hiçbir şeyin doğru olmadığını ve farklı her düşüncenin sapkınlık olduğunu düşünenleri saymazsak, şüphe insanın peşini bırakmamıştır. Şüphe duyulmayan şey zaten bilgi değil, inançtır. Bu durumda, kesin bilgiye ulaştığını iddia etmekten çok şüphe duymanın daha insana özgü olduğu söylenebilir. “Yıllar önce gençliğimden bu yana ne denli çok yanlışı doğru olarak kabul etmiş olduğumu ve daha sonra üzerlerine kurduğum her şeyin ne kadar kuşkulu olduğunu anladım” diyen Descartes, şüpheden tamamen kurtulabilmenin yolunu “asla aldatmayacak Tanrı”da bulmuştur. Böylece insanın, adına dünya denilen bu labirentte rahatça dolaşabilmesi için gereken kılavuz ipi veya eve sağ salim dönebilmesi için yol kenarına bırakılan ekmek kırıntıları, Descartes için “düşünüyorum, öyleyse varım” ilkesi olmuştur.

“Öyleyse gördüğüm her şeyin yanlış olduğunu varsayıyorum; aldatıcı belleğimin sunduğu her şeyin hiçbir zaman var olmadığına inandırıyorum kendimi; hiçbir duyumun olmadığını, cismin, betinin, uzamın, devim ve yerin kuruntular olduklarım düşünüyorum. O zaman gerçek olması gereken nedir? Şimdi kuşku duyduğumu ve dolayısıyla tam olmayan ve bağımlı bir şey olduğumu düşünürsem, anlığımda bütünüyle acık ve seçik olarak bağımsız ve eksiksiz bir Varlık ideası, eş deyişle Tanrı ideası oluşur. Yalnızca bu ideanın bende olması ya da daha doğrusu o ideanın taşıyıcısı olarak benim var olmam olgusundan, bütünüyle belirgin olarak Tanrı’nın var olduğunu ve bütün varoluşumun yaşamımdaki her tekil kıpıda ona bağımlı olduğu vargısını çıkarırım. İlk olarak Tanrı’nın beni aldatmasının hiçbir zaman olanaklı olmadığını bilirim; çünkü tüm yalan dolan ve aldatmada bir tür eksiklik bulunur ve aldatma yeteneği bir kurnazlık ya da güç belirtisi gibi görünse de, aldatma isteği hiç kuşkusuz kötülük ya da zayıflığa tanıklık eder ve dolayısıyla Tanrı’da bulunamaz.” (Rene Descartes, Meditasyonlar)

Bilginin olanaksızlığını söyleyen Gorgias’ı hatırladıktan sonra, duyguların aldatıcılığı karşısında aklın kullanımını öneren Parmenides’e ve “düşünüyor” olmamızı olanaklı kılan Tanrı fikrine yani Descartes’a kadar gelmiş olduk. Gerek Parmenides’in gerekse Descartes’ın görüşleri felsefe tarihindeki tek görüşler olmadığı gibi, görüşlerinin taraftarları ve karşıtları da olmuştur. Bunların hepsine değinmek bu yazının kapsamı dışındadır. Ben, bir çizgi çizmek adına bu isimlere yer vermeyi tercih ettiğimi söylemeliyim. Bu yazıda değinilecek son isim, “gerçekliğin dilin sınırları içinde olduğunu” iddia eden Wittgenstein olacaktır. Ona göre “gerçekliğin tam bir resmini verecek bir cümle kuramayız” çünkü “yaşamı veya dünyayı durdurmak ve o anda onun bir resmini yapmak gerekir. Bu da kuşkusuz olanaksızdır.”

“Bir sözcüğü anladığımızda gerçekten aklımıza ne gelir? – O bir resim gibi bir şey değil midir? O bir resim olamaz mı? Bir resim görüyorum; o, bir bastona dayanarak dik bir yolu çıkan yaşlı bir adamı temsil ediyor. -Nasıl? Eğer o bu konumda yokuş aşağı kayıyor olsaydı tıpkı aynı görülemez miydi? Belki de bir Merihli resmi böyle betimleyecektir. Bizim onu neden böyle betimlemediğimizi açıklamaya gerek görmüyorum.” (Ludwig Wittgenstein)

Sağlığında yayımladığı tek kitabı Tractatus’u, “üzerine konuşulamayan konusunda susmalı” cümlesiyle bitiren Wittgenstein’a gelinceye kadar hiçbir filozof, bir konu hakkında konuşmayalım, susalım iddiasında bulunmamıştır. Bir yerlere geldik derken “felsefenin ölümü” iddiasıyla en başa mı dönmüş oluyoruz yoksa? Aslında değil. “Geleneksel felsefenin tezlerinin büyük bir çoğunluğunun yanlış olmasa da anlamsız tümcelerden” ibaret olduğunu söyleyen Wittgenstein için “bir sözcük ancak yaşamın akışı içerisinde anlamlıdır.” Felsefeyi “dil” üzerinden yapılan bir etkinlik olarak gören Wittgenstein’a göre “dilbilgisi kuralları öncelikle anlamı belirler ve hiçbir gerçekliğe karşı sorumlu değildir.” İnsanlar, bir cümleyi ancak dilbilgisi kurallarına uygun olduğu için anlayabilir.

Felsefeden uzaklaştıkça –böyle olmasından kimin sorumlu olduğu önemli değil, önemli olan uzaklaşmış olmak- bize yanlış, kokuşmuş, çirkin, sapkın görünen ve bizim gibi düşünmeyen herkesten ve her şeyden nefret ediyoruz, ettiriliyoruz. Dinin, bilimin, dilin, mitolojinin, tarihin ve sanatın bunun için seferber edilmesi ise utanç verici. Bir an için, bunlardan etkilenmeyen bir insan olduğunu varsayalım. Diğer insanlar onun kendilerine benzemediğini fark edecekler ve böylece bu kişi en büyük dışlanma, nefret hatta kötülüğe maruz kalacaktır. İnsan doğasının eksikliği, asla öteki olmamak, azınlıkta kalmamak ve bu durumdakilere acımamaktır. Yıllar önce bir arkadaşımın, arkadaş grubumuzu nerdeyse ikiye bölen tartışmalı bir konuda, benimle aynı fikirde olacağını umarken tam tersini söylemesi karşısında donup kalmıştım. Şaka yapıyor olmalı diye düşünmüştüm. Oysa çok ciddiydi. Fikrini niye değiştirdiğini sorduğumda, “hayır” dedi, “fikrimi değiştirmedim ancak bunun için azınlıkta kalmaya hiç niyetim yok.” Wittgenstein, insanın dünyadaki durumunu şişe içindeki sineğin durumuna benzetir. Şişenin içine sıkışmış olan sinek, dışarı çıkmak ister ancak bunu nasıl başaracağını bilmez. Ona göre felsefenin amacı, sineğe şişeden nasıl çıkacağını göstermek yani insanın içine düştüğü durumdan kurtulmasına ve yönünü bulmasına yardım etmek olmalıdır.

İnsan, bazen kendi hataları çoğunlukla da bir “otoritenin” etkisiyle bir sinek gibi şişenin içine düşer ve çıkış yolunu bulamaz. İnsanı bu duruma düşüren bu “otorite”, çeşitli dönemlerde çeşitli isimlerle anılmışsa da, günümüzde devlet diye bilinir. Devlet nedir, nasıl ve ne zaman ortaya çıkmıştır? Devlet ile insan arasındaki ilişki zorunlu bir ilişki midir? Devlet olmadığı takdirde, insan türünün sonu mu gelir? Bunlar hiç bitmeyecek ancak genellikle yanıtsız kalacak sorulardan bazısıdır. Devletin ortaya çıkışına ilişkin teorilerin en önde geleni sözleşmeci devlet anlayışı olmuştur. Bu anlayışa göre, insanlar başlangıçta devletin var olmadığı bir “doğa hali” içinde yaşarken, anlaşmazlıklarının çözümünde hakem rolü oynayacak bir “otorite” uğruna sınırsız özgürlüklerinden vazgeçmişler ve bir sözleşme ile devleti meydana getirmişlerdir.

Toplum sözleşmesi “teorisi” her geçen gün anlamını yitirmektedir, düşüncesindeyim. “Doğa halindeki” insanın, bir “devlete” gereksinim duyması ve bunun için özgürlüklerinden vazgeçmiş olması o denli tuhaftır ki, bunu toplum sözleşmesiyle izah edebilmek pek ikna edici olmamaktadır. Bir toplum sözleşmesinden çok, “bir araya gelmeyi başaran” çeşitli güç odaklarının, -şefler mi?- insanları tahakküm altına almış olmaları akla uygun görünmektedir. Örneğin, Marksizm, devletin bir üst yapı kurumu olarak üretim araçlarına ve ilişkilerine bağlı olarak ortaya çıktığını öne sürer ve devletin, gerçekte toplumun ortak çıkarlarını değil egemen sınıfların çıkarlarını temsil ettiğini ve onları koruduğunu söyler. Ortaya çıkışı nasıl olursa olsun, devlet bir kez vücut bulduktan sonra, yenilmez bir canavara yani “Leviathan”a dönüşmüştür, diyebiliriz. Ve bu Leviathan’ın besini ise insandır.

“İnsanlar tarihlerini kendileri yapar; ama onu özgür iradeleriyle değil, kendi seçtikleri koşullar altında değil, dolaysız olarak önlerinde buldukları, verili, geçmişten devrolunan koşullar altında yaparlar. Tüm ölmüş kuşakların geleneği, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker. Ve kendilerini dönüştürmekte, henüz ortada bulunmayan bir şeyi yaratmakla uğraşır göründüklerinde, tam da böylesi devrimci bunalım çağlarında, korku içinde geçmişin ruhlarını yardıma çağırır, dünya tarihinin yeni sahnesini eski oldukları için saygı duyulan giysilerle ve devralınan bir dille oynamak üzere, onların adlarını, savaş sloganlarını ve kostümlerini ödünç alırlar.” (Karl Marks, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i)

Devlet, kendisine alternatif olabilecek modelleri parçalayarak, var oluşunun sorgulanmasını engellemek ve mevcut düzeni olabileceklerin en iyisi olarak göstermek zorundadır. Bu da, “düzenin” kurallarının, kitlelerin boyun eğmesini sağlayacak şekilde sürekli yeniden üretilmesini gerekli kılar. Okul, aile, eğitim, kitaplar, filmler hep bu maksada yani “rızanın imalatına” yöneliktir. “Şeytanın en iyi hilesi, sizi var olmadığına ikna etmesidir” diyen Charles Baudelaire’in bu sözündeki şeytan yerine devleti koyduğumuzda, devletin, Batı’da kitleleri var olmadığına inandırmayı başardığı, Doğu’da ise belirgin bir şekilde gücünü hala hissettirdiği görülebilir.

“Devletin İdeolojik Aygıtları, hangisi olursa olsun üretim ilişkilerinin yeniden-üretimi yani kapitalist sömürü ilişkilerinin yeniden üretimi hedefine yöneliktir. Bir yanda alçakgönüllülük, feragat, itaat öbür yanda sinizm, kibir, küstahlık, kendini büyük görme, kurnazlık ve tatlı dillilik ailede, kilisede, orduda, kitaplarda, filmlerde hatta stadyumlarda öğrenilir ve böylece kapitalist toplumsal formasyonun üretim ilişkilerinin yani sömürülenlerin sömürenlerle, sömürenlerin de sömürülenlerle olan ilişkilerinin büyük bir bölümünün yeniden-üretimi, egemen sınıfın ideolojisinin toplu halde “kafalara yerleştirilmesi” ile kaplanmış birkaç becerinin öğrenilmesi ile sağlanır. Kapitalist düzen için hayati olan bu sonucu üreten mekanizmalar elbette evrensel olarak egemen burjuva ideolojisiyle örtülmüş ve gizlenmiştir.” (Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları)

Tepenin Ardı filminde, uzun yıllar memurluk yapmış olan Faik, emekli olunca şehri bırakmış, dededen kalan topraklarına yerleşmiştir. Yıllarca tapu memurluğu yapmasından dolayı hazine arazisini mülkiyetine geçirdiği veya en azından arazisinin sınırlarını genişlettiği düşünülebilir. Yörüklerin de sözü edilen toprakları yıllarca kullandıklarını iddia etmeleri böyle bir olasılığı akla getirmektedir. Gücünü kullanarak, yörüklerin de kullandığı hazine arazisini ele geçiren Faik, açgözlü bir karakterdir. Filmin ilk sahnesinde, tavukların sesine uyanan Faik, elinde tüfeğiyle dışarı çıkar. Seyirci bir tuhaflık olduğunu sezer ve neler olacağını beklemeye başlar. Faik’in yardımcısı yörük Mehmet de elinde sopasıyla koşarak gelmiştir. Tavuklara dadandığı söylenen sansarı kovalamak için silaha sarılmak gerekliymiş gibi düşünülse de, sansarı kimseler görmez. Tıpkı Faik’in tarlasına zarar verdiği söylenen yörüklerin de görülmediği gibi. Mülkiyetine sahip çıkmak için en ufak şeyde silahına sarılması, hatta uyurken bile silahını başucundan ayırmaması, gücünün ve bir yerde de korkusunun kaynağına ilişkin bir fikir verir.

Dünyamızın yaklaşık beş milyar yıla uzanan geçmişi “bir yıl” olarak kabul edilirse, insanın en son gün, akşam saat sekizde “ortaya çıktığı” düşünülmektedir. Dünyadaki varlığı çok geç başlamasına karşın “her şeyin” kendi kullanımı için olduğu iddiasındaki insan, yeryüzünün kendine bağımlı olduğunu savunmuştur. Bu bakış açısı insanı doğaya ve diğer varlıklara herhangi bir sorumluluğu bulunmadığı düşüncesine, bu düşünce de mülkiyet fikrine götürmüştür. “Yaratılmış” ilk insan Âdem’in çocuklarından Kabil’in Habil’i öldürmesi de “mülkiyet” kaynaklı değil midir? Tevrat, törenin bozulmasını, insanlar arasında mülkiyet düşüncesinin ortaya çıkmasını ve kan dökülmesini “işlediğin toprak bundan böyle sana ürün vermeyecek” şeklinde anlatır. Kabil-Habil anlatısının erkek egemen görüşle yazıldığı, kadın, hayvan ve canlı-cansız tüm varlıklar üzerine kurulmaya başlanan egemenliğin bir “mülkiyet” sorunu temelinde şekillendiği çok açık bir biçimde görülmektedir. İnsanın kendine, türüne ve doğaya karşı işlediği en büyük günahı olan “mülkiyet”, Kabil ile Habil isimlerinde simgeleşmiş, birilerinin “biriktirme” hırsının, birilerinin aç kalması anlamına geldiği ise hep unutulmuş ve unutturulmuştur. Mülkiyet bir şeye sahip olmak değil, o “şey” aracılığıyla başkalarını boyunduruk altına alma gücüdür.

“Âdem ve eşi cennete (yeşillik bir yere) yerleştirilmiş ve burada kendilerine ‘şu ağaca yaklaşmayın’ ifadesi ile bir konu hariç her türlü özgürlük verilmiştir. Âdem, eşi ve yasaklanan ağaç konusu Müslümanlar arasında maalesef yanlış bilinmektedir. Âdem’in yerleştirildiği cennette her şey geçicidir. Kıssayı anlatan ayetlerdeki ifadeler ve sözcüklerin gerçek manaları göstermektedir ki, Allah, insanın mal tutkusundan uzak olmasını istediği için Âdem ve eşini mal düşkünü olmaktan menetmekte, İblis de Âdem ve eşini mal ile aldatmaktadır. Netice olarak; bize göre gerçekte ne böyle bir olay cereyan etmiştir, ne de ortada herhangi bir ağaç vardır. Yüce Allah mesajını temsili bir olay üzerinden iletmiştir. Bu temsilin sahnesi cennet yani yeşil bir bölge, sahne dekoru ise şecer yani mal; altın, gümüş, arpa, buğday, hurma, deve’dir. Zevk alma, bir şeyin tadını almak, tadına varmak, bir şeyin müptelâsı olmak demektir. Bu, iyi bir şey olabileceği gibi, çirkin bir şey de olabilir. Esas anlamı “iliklere işleyecek ölçüde hissetmek” demektir. Burada da Âdem ve eşinin konu edilen ağaçtan yani maldan, altından, gümüşten, deveden, arpadan, buğdaydan ve hurmadan, basitçe tatmayıp onun iyice tadına vardıkları, müptelâsı, tutkunu oldukları anlaşılmaktadır.” (Hakkı Yılmaz, İşte Kur’an)

Öğretmen olan oğlu ve iki erkek torunu Faik’i ziyarete gelmişlerdir. Hafta sonu ziyareti denebilir. Ailenin erkeklerden oluştuğu, hayatlarında hiç kadın olmadığı dikkati çeker. Faik’in ve öğretmen olan oğlunun eşleri ölmüş ancak tekrar evlenmemişlerdir. Öğretmenin bir ara, çocuklara bakması için evlilik girişiminde bulunduğu dile getirilirse de, evliliğin gerçekleşmediği anlaşılır. Faik’in askerden dönen büyük torunu Zafer ile küçük torununun sevgilileri var mıdır, bilinmez. Ailedeki kadınlar, aslında aileden saymadıkları yörük Mehmet’in karısı ve onun küçük kızıdır. Öğretmenin, küçük kızı görünce “niçin yanıma gelmiyorsun, iyice yabanileşmişsin” sözü aslında hayatlarında kadın bulunmayan bu aile için söylenmiş olmalıdır çünkü kadının olmadığı yerde yabanileşme başlayacaktır. Ataerkil yapının, kadın bakış açısını içermeyen erkekler ürettiği ve bu erkeklerin de baskıyı, sömürüyü ve şiddeti görmezden geldikleri hatta övdükleri her iki filmin de ana izleklerindendir.

Öğretmenin, yörük Mehmet’in karısına tecavüz etmesi, “yabanileşmiş” erkek egemen zihniyetin göstergesidir. Erkek, fırsatını bulmuş, çaresiz ve savunmasız durumdaki kadına tecavüz etmiştir. Tecavüzün yaşandığı gecenin sabahında, kadının hiçbir şey yokmuş gibi davranması hayli tuhaftır. Kadının bu tutumu “ilişkinin” öncesinin olduğunu düşündürür. Evlenmeyen adamın, arada bir uğrayıp “işini gördüğü” tahmin edilebilir. Bir başka sahnede, Faik’in meyve almak için eve gitmesinden şüphelenen Mehmet’in, karısının kendisini aldattığından şüphe ediyormuşçasına, adamı gizlice takip etmesi manidardır. Belki Faik de bu kadınla yatmaktadır. Burada bir parantez açarak Yeşilçam’ın tecavüze ve erkek egemen yapısına ilişkin kısa bir şeyler söylemek istiyorum.

“Tecavüz ettiğini inkâr edenlerin, genel olarak belli başlı temaları işledikleri görüldü. Bunlar o şekilde kurgulanmıştı ki, erkeğin davranışı doğru olmasa bile, hiç değilse anlatılan koşullar altında haklı veya uygun görülebilecekti. Bunlardan bazılarını şöyledir. Kadınlar baştan çıkarıcıdır, kadınlar hayır derken aslında evet demek isterler, kadınlar sonunda “gevşer ve bu işten zevk alırlar” ve iyi kızlara asla tecavüz edilmez. Erkek egemen yapı böylece tecavüzü haklı kılan gerekçeler üretmiş ve bunu genellikle, tecavüze uğramış kadını kendi baştan çıkarıcılığının kurbanı olarak göstererek yapmışlardır. Kurbanın istekli hatta coşkulu olduğu, ya da önce nazik bir biçimde karşı koysa da sonunda “gevşeyip zevk aldığı” tablosu çizilerek incitmeler inkâr edilir. Güç adeta bir baştan çıkarma tekniği olarak gösterilir.” (Diana Scully, Cinsel Şiddeti Anlamak)

Saymadım ama binlerce kitap okuduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Ne kadar dikkatli davransam da, çöp kitaplar hala elime geçiyor. Okuduğum kitaplar arasında epey çöp kitap bulunsa da, keşke okumasaydım dediğim kitap sayısı çok az. Onları okumasaydım, iyi kitapların değerini anlayamazdım. En azından böyle bir faydası olduğu inkâr edilemez. Titiz davranmama karşın nasıl çöp kitaplar hala aradan sızıyorsa, tesadüfen karşıma çıkan başyapıtlar da oluyor. Benim için bir başucu kitabı olan Diana Scully’nin “Cinsel Şiddeti Anlamak” kitabı da bu başyapıtlardan biri. Yazarına ve dilimize kazandırılmasında emeği geçenlere teşekkürlerimi sunmak isterim.

Yeşilçam filmlerinde kadın, istemese de, kendisini kıskıvrak yakalayan erkeğin ısrarlı öpmesine karşı koyamaz ve bir süre sonra kendini kahramanın yani erkeğin kollarına bırakırdı. Yeşilçamda erkeğin kadına böyle davranması bir gelenekti. Böylesi aşağılık sahnelerin içyüzünü ortaya koyan çalışmalar ne yazık ki yok denecek kadar az. Özelikle son yıllarda bir Yeşilçam güzellemesi her yanımızı sarmaya başladı ki, şaşırmamak elde değil. Gerçek hayatta, kendini reddeden bir kadına bu filmlerde gördüğü gibi zor kullanarak yaklaşan ve öpmeye çalışan ancak kadının bu filmlerdeki gibi davranmadığını yani kendini erkeğin kollarına bırakmadığını görünce “şaşıran” kaç erkek, tecavüze yeltenmiştir acaba? Bu erkeklerin kaçı tecavüz etmiştir ve kaç kadın bu filmlerdeki gibi davranmadığı için tecavüze uğramıştır? Nerdeyse her Yeşilçam filminde yer alan bu sahneleri masum olarak görenlerin olduğunu biliyorum. Oysa tamamen ataerkil düşünce yapısına uygun olarak tecimsel kaygılarla çekilen ve kadını bir nesneye indirgeyen bu sahneler, masum olması bir yana utanç vericidir.

Faik, “akşama torunlarıma taze et yedireceğim, keçi keseceğim” der. Oğlunun, “adak mı adadın” demesine yanıt vermez. İnsanların böyle anlarını bir hayvanı öldürerek kutlamaları fikrini onaylamasam da, adak, genellikle müjdeli bir haber, istenilen bir işin olması veya mutluluk anlarına işaret eder. Oğlanın, kendisinin ve torunlarının ziyareti dolayısıyla babasına, “adak mı adadın” dediğini varsayarsak, adamın ziyaretine pek sık gidilmediği anlaşılır. Yörük Mehmet’in “kesmesek iyi olurdu” diyerek çekimser davranması ve tedirgin olmasına ise bir anlam verilemez. Keçi öldürülür. Et pişirilirken, Mehmet’in karısı, adamın oğluna, “bu keçi bizim değildi” der ve keçinin, “tepenin ardındaki” yörüklerin malı olduğunu söyler. Böylece Mehmet’in “kesmeseydik” demesi anlam kazanır. Kadın, yörüklerin mallarını tarlalarına soktuklarını, babasının da ibret olması için hayvana el koyduğunu anlatır. Oğlu, keşke yapmasaydın baba dese de, nihayetinde herkesin hayvanın etini yediği görülür.

Faik’in yanında çalışan ve her işini gören, bir nevi kahyalık yapan Mehmet’in yörük olması manidardır. Faik’in iyi yörük, kötü yörük ayrımı yaptığı görülür. Mehmet’in adama borcu vardır. Faik, borcun zamanının geldiğini, ödeyemeyecekse keçilerini alacağını söyler. Bu sahnenin ardından, hırslanan Mehmet, adamın “gözün gibi bak” dediği, yeni dikilmiş kavak fidanlarını parçalarken görülür. Oğlu Sülo’nun “sen kavaklara iyi bak” demesindeki ses tonundan, Faik’in kulu olmasını ima etmesine içerlediği anlaşılan ve beklediği vefayı bulamayan Mehmet’in böyle davrandığı düşünülebilir.

Faik’in, küçük torunu, kazara, Sülo’nun can yoldaşı köpeğini öldürür. Sülo da intikam için fırsatını kollar ve kimselerin görmediği bir anda çocuğun babasını bacağından vurur. Sülo, adamı vurduğunu söylemediği için akşam kesip yedikleri keçinin intikamını almak isteyen yörüklerin yaptığı düşünülür. Silahlanıp araziye çıktıklarında köpeğin ölüsünü görürler. Küçük torun da, Sülo da köpeği vuranın kim olduğunu söylemezler. Faik’in oğlunun vurulması, köpeğin öldürülmesi, kavak fidanlarının parçalanması gibi olaylar suçun yörüklere atılmasına imkân sağlar. Yörüklerin sürüsüne baskın verip birkaç hayvanını öldürürler. Onlar da karşı saldırı düzenleyip adamın birkaç hayvanını ve torunu Zafer’i öldürürler. Bir önceki sahnede Zafer bir keçi postu bulmuştur. Öldüğü esnada üzerinde keçi postu olduğu ve “yörüklerin” onu keçi zannettikleri düşünülebilir.

Tolstoy, “Diriliş” romanında “Şimdi de vaktiyle yaralı bir kuşu öldürmek zorunda kaldığı zaman duyduğu o ıstırapla, acımanın birbirine karıştığı karışık nefreti duyuyordu. Yaralı kuş av torbasında çırpınıp duruyordu. Böyle anlarda kendinden iğrenen ama gene de bir acıma duyan insan kuşu öldürüp her şeyi unutmak telaşındadır” der. Katliamların, savaşın ve vahşetin sebebinin yabancılaşmadan yani kendinden kaçmaktan kaynaklandığını düşünüyorum. İnsanileşme acılı bir süreçtir. “Dünyayı değiştirmek” isteyenlere karşı çıkan yani kendileriyle yüzleşmek istemeyen ve mücadeleden korkan insan, kendine, türüne ve dünyaya yabancılaştığı ölçüde “ötekinin” kendi suçu ve kendi tercihleri yüzünden başlarına gelenlere katlanmaları gerektiğini savunacak ve hiçbir şey için sorumluluk duymayacaktır. Bu da, rahatlıkla, herkesin eşit şartlarda dünyaya geldiği ve kendi tercihleri doğrultusunda yaşadığı fikrini savunan liberalizme, oradan kapitalizme ve nihayet emperyalizme ulaştıracaktır.

Yeryüzünün ilk insanlarından Kabil ile Habil arasındaki “savaş”, sonrakilerin önünü sonsuza dek açmış bulunuyor. Savaşların her zaman barışı sağlamak amacıyla yapıldığı ve barışı bozanın daima “öteki” taraf olduğu iddia edilmiştir. Her şey için öteki olması yeterlidir, düşman olsa da, olmasa da. Düşman ile barış yapılabilir, dostluk kurulabilir, düşmanın mert olabileceği düşünülür oysa öteki ile böyle bir şey yapmak mümkün değildir. Öteki, barış dönemlerinde bile öteki’dir. Katlanılması gereken ancak içten içe sızlayan ve hiç iyileşmeyen bir yara olarak görülür. Bu yara ile yaşamak istemeyen ve yaralı yeri kesip atmak isteyen Faik’in önderliğinde, erkekler “tepenin ardı”ndaki yörüklerin üzerine yürürler. Filmi Faik’in gözünden izlediğimiz için egemen sınıfın gözüyle izlediğimizi varsayabiliriz. Yine de kendini onun yerine koymayanlar olacaktır. Kendini Faik’in yerine koyanlar köpeğin ölümüne neyin sebep olduğunu bilmediği için davranışlarına meşruiyet kazandırabilir. Ne var ki,  köpeğin vurulduğu akşam silah sesi duyulunca, Faik, torunları için endişe etse de, kimsenin aklına Sülo gelmemiştir. Bu sahne ile ötekileştirmenin sınırı çizilmiş olur.

Yönetmenin ikinci filmi olan Abluka’da, yirmi yıl hapis yatmış bir adam olan Kadir, polis muhbiri olarak görev yapması şartıyla erkenden salınır. Görevi, şehirde dolaşmak ve şüpheli gördüğü şeyleri polise bildirmektir. Kadir gibi birçok adam vardır. İşleri, çöpleri karıştırmak ve “bomba” yapımında kullanılmış olabilecek eşya aramaktır. Kadir, kardeşi Ahmet’in evine gider. Ahmet, kapısına kadar gelen abisini tanıyamaz. Bu sahne ile Ahmet’in uzun zamandır abisini ziyaret etmediği düşünülebilir. Kardeşinin yaşadığı mahalle ile hemen yanı başındaki gökdelenlerin tezatlığı göze çarpar. Kadir’in olduğu tarafta acınası bir yoksulluk hüküm sürmektedir. Ülkemizin en üst gelir dilimine sahip %20’si, gelirin yaklaşık %50’sini alıyormuş. Ben %1’in, %5’in veya %10’un bu gelirden ne kadarını aldığını merak ediyorum. %10’luk kesimin, gelirin %35-40’ına yakınını aldığını düşünüyorum. Halkın tepkisinin dizginlenmesi uğruna yüzdelik dilimin geniş tutulduğu kanaatindeyim. Ayrıca bu kesimin siyasette, kültürde, medyada, sporda vb. ne kadar etkili olduğunu düşünmek bile karamsarlığa kapılmama neden oluyor.

“Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üreti­min araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildir, egemen düşünceler, fikirler biçiminde kavranan maddi, egemen ilişkilerdir, şu halde bir sı­nıfı egemen sınıf yapan ilişkilerin ifadesidirler; başka bir deyişle bu düşünceler, onun egemenliğinin fikirleridirler.” (Karl Marks-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi)

Ahmet, belediyenin köpek itlaf ekibindendir. Köpekleri öldürmek için ateş ettiği her sahnede gökdelenler gösterilir ve egemenlerin maşası olduğu simgelenir. Acımasızca öldürülen köpekler ıssız yerlere açılan derin çukurlara atılarak, üzerleri örtülmektedir. Bazı itlaf ekibinin öldürdükleri köpekleri lokantalara sattıklarının iddia edildiği çok acı bir sahne de vardır. Bu sahneyi izlerken aklıma Earthlings (2005) belgeselinin geldiğini söylemeliyim. Dünyanın dört bir yanında hayvanlara yapılan zulümleri ortaya koyan her sahneyi gözyaşlarıyla ve bunlar bizim ülkemizde olamaz diye izlediğimi hatırlıyorum. Belgeselin bir yerinde çöp arabasına atılan bir köpek görüntüsünün Türkiye’de yaşanmasına çok üzülmüş, köpeğin canlı değil ölü olduğuna inanmak istemiştim. Belgeselin üzerinden nerdeyse on beş yıl geçti. O zaman, “bu kadarı da olamaz” dediğim pek çok şey hatta daha fazlası yapılmaya başlandı. Zulüm ve vahşet haberleri sıradan hale geldi. Hayvanların kulaklarını delmek, kuyruklarını ve patilerini kesmek, tecavüz etmek hatta canlı canlı yakmak vb. olağan hale geldi ve göz yumuldukça da artarak devam ediyor. Artık, bunu bizim insanımız yapmış olamaz, diyemiyorum. En acısı ve korkuncu da bu değil mi? Hayvan haklarının korunmasına yönelik düzenlemeler yapılmadığı takdirde daha kötü günler bizi bekliyor. Tabii bu da kesin çözüm değil. İnsanımıza hayvanlarla bir arada yaşama kültürünü ve hayvan sevgisini veremediğimiz müddetçe daha kötüye gideceğiz. Evet, bu konuda hayli karamsarım çünkü görünen köy kılavuz istemiyor.

Kadir, kendisinin hapse girmesiyle, o sıralarda beş-altı yaşlarında olan Ahmet’in yetimhaneye düşmüş olmasına çok üzülmektedir. Yine de, her şeye karşın kardeşinin evlenmiş ve çoluk çocuğa karışmış yani hayata tutunabilmiş olmasından büyük mutluluk duyar. Ne var ki, kadın ve çocukları hiç göremeyiz. Fotoğrafları dahi yoktur. Ahmet, karısının, çocukları da alıp başka bir adama kaçtığını düşünmektedir. Kadir, kardeşinin mahalleden bir arkadaşı olan Ali’nin evini kiralar. Ali ve eşi Meral’in şüphe çekecek kadar yardımsever oluşları dikkat çekicidir. Kadir, kardeşine yakınlık gösteren Meral ile kardeşi arasında bir ilişki olduğundan şüphe duyar. Meral’in yaptığı çorbayı Ahmet’in evine kadar götürmesi, saç tokasını Ahmet’in evinde unutması vb. sahneler de seyircinin bu yönde düşünmesine yol açar.

Belediyenin köpek itlaf biriminin müdürü, çalışanlara “sokakta bir tane köpek görmeyeceğim” diye öldürme emri verirken, televizyonda “köpekleri AB standartlarına göre barınaklara aldıklarını” söylerken ve köpekleri severken görülür. Medyanın egemenlerin sözcüsü olduğunu gösteren güzel bir sahnedir. Başka bir sahnede kardeşi Ahmet’in, teröristlerin elinde rehine olarak tutulduğunu düşünen Kadir, durumu polise bildirir. Polis eve baskın yapar ve Ahmet öldürülür. Televizyonlar “bir terörist ölü ele geçirildi” diye altyazı geçer.

Günümüzde nefretin ve savaşın bayraktarlığını “medya” yapıyor. Cepheye uzaklaştıkça düşmana olan nefret artıyor, medya ise cepheye hayli uzak. Teknolojik gelişmeler neticesinde artık savaş araçları daha modern ve daha gelişmiş… Cephelere, mevzilere, siperlere, koruganlara, topçu bataryalarına, süngüye, mavzere, çıkarma harekâtlarına çağdaş zamanların savaşında yer yok. Tek bir düğmeye basmakla on binlerce insanı bir anda öldürebilecek güce sahip silahlar var artık devletlerin elinde. İnsanlık için büyük bir tehdit olan bu silahların var olabildiği bir dünyada yaşamak ve buna tepki göstermemek için insanın aklına, duygularına ve insanlığına sahip olabilme yeteneğinin olmaması gerekir diye düşünüyorum. Adorno, Auschwitz’den sonra sanat yapılabilir mi diye sorar ve insanların kitleler halinde soykırıma uğratılmasını önleyemeyen ve bu acıyı dindirmeyen bir sanatın yapılamayacağını belki de yapılmaması gerektiğini söyler. Peki, her gün dünyanın bir yerlerinde bunca felaketler yaşanırken sanat yapılabilir mi? Veya bu felaketleri savunan ve destekleyen “şeylere” sanat denilebilir mi? Yaşadığımız ve şu an için yaşayabileceğimiz tek yer olan dünyada kendi benzerimize tahammül edemediğimiz sürece bu savaşlar kaçınılmaz olacaktır. Aynı toprağı, havayı, suyu, güneşi, konuşmayı, düşünceyi, sevgiyi ve doğayı paylaştığımız insanlara tahammül edebilmeyi öğrenmenin vakti geçiyor ancak yine de çok karamsar olmama karşın bir şeyler başarabiliriz.

Ahmet, öldürmek için ateş ettiği ancak sadece yaraladığı bir köpeği gizlice eve alır ve ona bakmaya başlar. Köpeği abisine bile göstermemesi ya yaptığı işten ya da köpeği beslemekten utandığını gösterir. Köpeği sokakta gezdirmekten korktuğu için evin bir köşesinde yer yapar ve havlamasın diye ağzını bağlar. Dolaşamayan veya havlayamayan bir köpek, köpek midir? Bir köpek için böyle yaşamak, yaşamak mıdır? Bu sahne ile özgürlükleri ellerinden alınan abluka altındaki insanlara gönderme yapıldığı açıktır. Ahmet bir köpeği eve alıp baksa da, sokakta gördüğü köpekleri vurmaya yani işine devam etmektedir. İlk filmdeki “iyi yörük, kötü yörük” izleği burada “iyi köpek, kötü köpek” üzerinden yapılır. Ahmet, yaralı köpeği eve aldıktan sonra, her gece, köpeğin zehirlendiği veya öldürüldüğü hatta polislerin kapısına dayandığı kabuslar görmeye başlar. Öldürdüğü köpekler aklına gelir. Ahmet’in vicdanında derin izler açmaya, içinde bulunduğu şartları sorgulamaya başlamasına neden olacaktır. -Köpek, Meral’i simgeliyor olabilir mi? –

Abluka filminde de ailede kadın yoktur. Ahmet’in karısı ve çocuklarının olduğu söylense de, hem göremeyiz hem de başka bir adama kaçtığı yani erkek egemen sisteme başkaldırdığı anlaşılır. Buradaki tek kadın da, evlerini kiraladığı kadındır ve o da evlidir. Kadir, hem kardeşi ile kadın arasında bir şeyler olduğundan şüphelenir hem de ilk fırsatta kadınla yakınlaşmak ister. Kardeşine, başkasının namusuna göz dikme der ancak kendisi her akşam sevişen karı-kocayı dinlemeye çalışır. Aradığı fırsatı bulacak olsa kadınla yatacağı kesindir.

Her iki filmde de benzer izleğin etrafında dolanıyor yönetmen. Köklerinden koparak egemenlerin safına geçen ve egemenlerle işbirliği yaparak rahat yaşayan insanlar ile egemenlerin ötekileştirdiği acı çeken ve dışlanan insanlar. Yanlış anlaşılmalar veya ufak anlaşmazlıkların nasıl büyüdüğünü, düşündüklerini söyleyemeyen, doğruları dile getirip risk almaktan çekindikleri için yanlış olduğunun farkında oldukları şeyleri yapmaya devam eden ve bunun sonucunda başkalarının canlarını yaktıklarını bilen insanları anlatıyor. Böyle davranmak, insanda ister istemez içsel bir çatışmaya yol açacak olsa da, bu çatışma insanların içinde bulundukları yanlışı terk etmelerini sağlamaktan çok otorite karşısındaki ezilmişliklerini mazur göstermeye yönelik olacaktır. Bu açıdan ele aldığımızda, okula giden ve eğitim alan küçük torun ile dağlarda dolaşan yarı deli denilen Sülo arasında pek fark yoktur. Yabancılaşma, insanlık tarihiyle yaşıttır. Mülkiyet hırsı insanı yabancılaştıran en önemli şeydir. Sıradan insan önceleri tahakküm altında acı çekmekte, egemenlerin safına geçtikçe önce kendine, sonra türüne sonra da dünyaya yabancılaşmakta, gücü ele geçirdikten sonra önce yakınlarını ve dostlarını yok etmeye başlamakta, iktidara geçince de önceki egemen sınıfı aratacak denli zalim davranmaya başlamaktadır. Bunun adı faşizmdir ancak bu yazıda doğrudan faşizm konusuna değinilmeyecektir. Yeri gelmişken, “kötülüğün sıradanlığı” yaklaşımını ortaya koyan Hannah Arendt ile devam edeceğim.

Adolf Eichmann’ın, Yahudi Soykırımı’ndaki rolünden dolayı Kudüs’te çıkarıldığı mahkemedeki duruşmaları izleyen Hannah Arendt, pek çok kişinin aksine, onun canavar ruhlu biri değil, aldığı emirleri sorgulamadan yerine getiren sıradan bir insan olduğu sonucuna varmıştır. Eichmann’ın sıradan bir devlet memuru olduğunu söyleyen Arendt, “dünyanın en sıra dışı cinayetlerinden sorumlu bu adam, bunları olabilecek en sıradan güdülerle, iyi bir vatandaş olma isteği, terfi etme gayreti, görev duygusu” sonucu işlemişti diye yazmış ve “kötülüğün sıradanlığı” yaklaşımını getirmiştir. Bu yaklaşıma göre, kendilerine öğretilenleri sorgulamayan ve davranışlarının sonuçlarını değerlendirme ihtiyacı hissetmeyen sıradan insan, kötülüğe kayıtsız kalarak daha büyük kötülüklerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Dünyadaki kötülüklerin başlıca sorumluları da, cani, vahşi, sadist kimseler değil, kendilerinin (ya da bir parçası oldukları bütünün) eylemlerinin sonuçlarını, gerek vurdumduymazlıkları, gerek korkaklıkları, gerekse çıkarları nedeniyle sorgulamayan, sıradan insanlardır.

“Psikiyatristler muayene etmeden önce Eichmann’ın “çok tehlikeli, doymak bilmez bir öldürme dürtüsünü saplantı haline getirmiş bir insan”, “sapık, sadist bir kişilik” olduğunu iddia etmişlerdi. Oysa Eichmann için, yarım düzine psikiyatrist “normal” raporu vermişti – söylenenlere bakılırsa, içlerinden biri “benden, onu muayene ettikten sonraki halimden her hâlükârda daha normal” demişti; bir diğeriyse genel itibarıyla psikolojik durumunun, eşine ve çocuklarına, annesine ve babasına, kardeşlerine ve arkadaşlarına karşı tavrının “normal olduğunu, hatta insanların çok hoşuna gittiğini” söylemişti. Ayrıca, onu hapishanede düzenli olarak ziyaret eden bakan, onu “gayet olumlu düşünceleri olan bir insan” ilan ederek herkesin yüreğine su serpmişti.” (Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı)

Peki, sıradan insan nasıl bu duruma düşüyor. Doğru olmadığını bildiği halde nasıl başkasının yanlış fikirlerine boyun eğebiliyor. Küçükken, çok sevdiğim ilkokul öğretmenimin sorduğu bir soruyu hala unutamıyorum. “Salim” demişti, “insanları karşına almak pahasına tek başına doğrunun peşinden mi koşarsın yoksa yanlış olduğunu bilerek insanlarla beraber mi hareket edersin.” Bu soru o an için nedense pek çelişkili gelmişti. Hem önce insan demek, hem de önce doğru davranmak demek istiyordum. İnsanlarla hareket etmeyi, insanları “sevmek” olarak algıladığım için insanlarla beraber olmayı seçerim dedim. Hiçbir şey söylemedi ama acı acı gülümsediğini hissettim. Aklıma geldikçe hala öyle hissederim. “Cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşelidir” sözünü doğrulayan bir yanıt vermiş olduğumu çok sonraları anladım. Doğrunun peşinden koşmak için gereken cesareti bulamadığım zamanlar olsa da, en azından menfaat uğruna yanlışa boyun eğmediğimi söylemeliyim. İnsan, iki yanıtı aynı anda veremeyeceğine göre bu ayrımın nasıl yapılabileceğine yönelik çarpıcı bir deneyden söz etmek istiyorum: Asch Deneyi.

1953’de sonuçları yayımlanan ve Solomon Asch isimli bir psikolog tarafından gerçekleştirilen Asch deneyinde, deneklere “göz muayenesine” alınacakları söylenmiş ve kendilerine iki karttan oluşan bir test uygulanmıştı. Birinci kartta tek bir kalın çizgi, ikinci kartta ise üç kalın çizgi bulunuyordu. Deneklerin yapması gereken ikinci karttaki çizginin hangisinin birinci karttaki çizgi ile aynı uzunlukta olduğunu söylemekti. Son derece basit bu soru, aynı oda içerisinde yan yana oturan ve genellikle yedi ila dokuz kişiden oluşan gruplara aynı anda soruluyor, her kart ikilisinin gösterilmesinin ardından deneklerden sırayla sesli olarak yanıt vermeleri isteniyordu. Ancak gerçekte, deneklerin biri dışındaki herkes deney ekibindendi yani sadece tek bir denek vardı. Deney başladığında deney ekibindeki sözde denekler, ilk iki soruya doğru yanıt veriyor, ancak takip eden sorularda hep birlikte aynı yanlış cevabı vermeye başlıyorlardı. Böylelikle, herkesin aynı yanlış cevabı vermesinin ardından, “gerçek” deneklerin ne kadarının, sıra kendilerine geldiğinde, gözleri önündeki gerçeği dile getirmeyip çoğunluğa uyum gösterecekleri ölçülmek isteniyordu.

Deneye katılanların %74’ü en az bir kez çoğunluğa uyarak yanlış cevap vermiş, %33’ü ise soruların yarıdan fazlasında yanlış cevaba iştirak etmiş, %25’e karşılık gelen bir denek grubu ise hiçbir zaman çoğunlukla birlikte hareket etmeyerek kendi fikrini korumuştur. Neticede, hatalı yanıt verme ortalaması %36,8 olmuştur ki, normal şartlar altında bu rakamın %1’in altında olması bekleniyordu. Yani deneklerin önemli bir yüzdesi, sadece ve sadece çoğunluk tersi istikamette görüş belirttiği için, net bir şekilde gördükleri bir gerçeğe aykırı beyanda bulunma yoluna gitmişlerdi. Deneyi gerçekleştirenlerin bunu insan davranışını anlayabilmek için “bilim” adına yaptıklarını kabul etse bile, kitleleri boyunduruk altında tutmak isteyen egemenlerin de bu sonuçları kendi lehlerine kullandıkları çok açık.

“Sonuçlara göre, kendilerinden önce sadece bir kişi yanlış yanıt verdiğinde, deneklerin uyum gösterme ihtimali çok düşük bir seviyede kalmışken, kendilerinden önce iki kişinin yanlış yanıt vermesi durumunda uyum gösterme oranı %13,6’ya çıkmış, üç kişilik bir çoğunluğun ardından ise uyum gösterme oranı %31,8’e fırlamıştı. Oysa tek sesliliğin bozulması ise çok daha ciddi bir tesire sahipti. Zira deney grubuna “doğru yanıt veren” bir tek kişi dahi eklendiğinde, yanlışa uyum gösterme oranı dört kat azalmıştı. Bu durum, çoğunluğun otoritesinin tek bir aykırı sesle dahi kırılabileceği yönünde ipuçları vermekteydi. Bu durum, insanların herhangi bir konuda harekete geçme adına rol modellerine ihtiyacı oldukları anlamına geliyordu, denilebilir.” (Serdar Kaya, Endoktrinasyon ve Türkiye’de Toplum Mühendisliği)

Abluka filminde, Ahmet’in abisinin kapıya gelip, zile basmasına karşın evde olduğu halde Ahmet’in kapıyı açmadığı iki sahne var. İlkinde nerdeyse intihar edecektir, tüfeği çenesinin altına dayamıştır. İkincisinde ise yapmaya çalıştığı gizli odayı bitirmiş ve yorgunluktan uyuyakalmıştır. Bu iki sahneyi, iki farklı bakış açısıyla çeken yönetmen, hiçbir şeyin dışarıdan görüldüğü gibi olmadığını anlatmak istemiştir. Sıradan insan, propaganda karşısında acizdir. Sıradan insan, günlük çalışma hayatı ve diğer uğraşlarıyla meşguldür. Bilgisini araştırarak, sorgulayarak değil de daha çok gazete veya televizyon üzerinden yani kendisine anlatıldığı kadarıyla edinir. Akşam olup da, televizyonun karşısına geçen sıradan insanın, televizyon ekranlarından duyduğu her şey, bir sürecin içerisinde çeşitli güç odakları arasındaki dengeler korunarak hazırlanmış, bir çok kez gözden geçirilmiş ve nihayetinde her şey tamamlandıktan sonra onu en az rahatsız edecek şekilde bilgisine sunulmuştur. Bu konuda Cengis T. Asiltürk hocam şöyle demektedir. “Ortalama insan içinde doğup yaşadığı toplumda neler olup bittiğini anlayamadan ölür. Bildiklerinin bazen tamamı yanlıştır.”

İnsanın otorite karşısında ne kadar zayıf olduğu konusunda yapılmış deneylerden biri, Stanley Milgram tarafından 1961 yılında yürütülmüştür. İnsanlık tarihindeki korkunç olayların, canavar ruhlu insanlardan çok masasında oturup kendisine verilen görevleri yerine getiren sıradan insanlar tarafından yapıldığını düşünen Milgram böyle bir işe kalkışmıştır. Deney öncesi fikri sorulan uzmanlar, deneklerin çoğunun 150 voltun ötesine geçmeyeceklerini, yüzde dördünün 300 volta kadar gelebileceğini, son nokta olan 450 volta ise, ancak aklından zoru olan “deliliğin uç noktasındaki” kimselerin çıkabileceğini ve bu türden insanların oranının ise yüzde bir ya da ikiyi geçmeyeceğini söylemişlerdi.

Deney sonuçları uzmanların öngörülerini tamamen boşa çıkarmıştır. Deneklerin %65’i, 450 voltluk üst sınıra çıkmış ve kendilerine hiçbir fiziksel zorlama yapılmadığı halde, bir “otorite” öyle istediği için, yüzünü bile görmedikleri bir insana ölümcül dozda elektrik vermişlerdir. Bu sonuçlar, insanların görmedikleri veya en azından doğrudan temasları olmadığı insanlara yani ötekine karşı çok acımasız davranabileceklerini göstermiştir. Denekler, kendilerini, deneyi uygulayan otoritenin bir aracısı olarak gördükleri için, olan bitenden sorumlu olmadıklarını düşünmüşlerdir. Oğlu, torunu ve yanında çalışan baba-oğul Faik’in otoritesi kabul ettiklerinden, peşinden gitmekten çekinmezler. Seyircinin ne kadarı acaba Faik’i desteklemiştir, merak ediyorum.

Askerden yeni dönen Zafer’in zihinsel sorunları olduğunu ve ilaç kullandığını öğreniriz. Mehmet’in kızının “deli, deli, sen de abin gibi mi oldun” sözleri hem Zafer’in rahatsızlığını hem de arkasından konuşulduğunu ve alay edildiğini gösterir. Kendisiyle alay edildiğinden Zafer’in haberdar olduğunu düşünebiliriz. Kadir de, polise verdiği bilgilere karşın alay konusu olmaktan kurtulamaz. Kendisiyle alay edilmesinden sonra, belki de yeniden hapse düşmemek için daha fazla çaba göstermesi hatta bir şeyler “uydurması” gerektiğinin farkına varır. Bu olaylar, her iki erkeğin içindeki bastırılmış duyguları ortaya çıkarmış olabilir.

Sigmund Freud, rüyaların, uyanıkken bastırdığımız akıldışı arzularımızın uykumuz sırasında tatmin edilmesi, yani gerçekleştirilmesini sağlamak olduğunu söyler. Freud’a göre, davranışlarımızın kökeninde genellikle bilincinde olmadığımız arzularımız, duygularımız ve düşüncelerimiz yatmaktadır. Freud buna “bilinçdışı” der. İnsan birçok nedenden dolayı bu arzuları bastırır ancak bunların bastırılmış olması, yok olması anlamına gelmez. Bir arzu bastırarak yok edilemez. Bastırılmış arzular varlıklarını sürdürmeye devam ederler ve değişik biçimlerde yeniden su üstüne çıkarlar.

Yaşanan her şey bir hayal veya bir rüya da olabilir. Abluka altındaki mahallede, hapse dönmemek için bir olay çıkmasını, bombalar patlamasını, insanların ölmesini, çatışmaların çıkmasını isteyen Kadir ve onun rüyası belki de hayalleri yani kendi çıkarı için her şeyi yakıp yıkmayı göze alan sıradan insanın kötülüğü… Tepenin Ardı’nda Zafer, ben şurada yatacağım diyor ve uyuyor. Gördüğümüz her şey oradan sonrası, belki her şey Zafer’in rüyası… Aynı şey Kadir için de geçerli. Mahallede birkaç gün geçirdikten sonra daktilo başında uyuyakaldığı görülür. Tabii onların rüya görmüş olmaları seyircinin de rüya görmesi anlamına gelmez.

Marksizm’e göre, ekonomik güç, aynı zamanda ideolojik güçtür. İdeoloji dili belirler ve ideolojik çarpıtma bir yandan çelişkileri gizlerken diğer yandan egemen sınıfın çıkarlarına hizmet eder. İdeolojik çarpıtmalar salt eleştiri yoluyla alt edilemez çünkü Wittgenstein’ın ironik deyişiyle “İyi temellendirilmiş her inanışın temelinde, iyi temellendirilmemiş inanış yatar.” Tam bu noktada Wittgenstein “insanın dilinin sınırlarının, onun dünyasının da sınırlarını belirlediğini” söylerken, Marks da “egemen sınıfın düşüncelerinin, bütün çağlarda, egemen düşünceler olduğunu” ve “insanların tarihlerini kendilerinin yaptıklarını ancak bunu özgür iradeleriyle değil geçmişten devrolunan koşullar altında” yaptıklarını söyler. İnsanın içinde bulunduğu durumu, buna nelerin yol açtığını, insanın dünyasını belirleyenin dilin sınırları olduğunu, dilin de egemen sınıfın ideolojisiyle şekillendirildiğini ve bu yapının da adım adım oluştuğunu, geçmişin ruhunun şimdiki zamanı belirlemeye devam ettiğini gördük. Bu noktadan bakıldığında, insanın gerçekten de, pek çok açıdan şişenin içindeki sineğin durumuna düşmüş olduğu görülmektedir.

“Türkiye yıllardır istikrarlı bir şekilde insanların birbirine en az güven duyduğu ülkelerden birisi çıkıyor. Milliyetçiliğin, muhafazakârlığın, cemaat hissinin bu kadar çok övüldüğü bir yerde güven hissinin yerlerde sürünmesi bizim yalan üzerine kurulu bir toplum olduğumuzu da gösteriyor. Bu aslında, toplumun çözülmesi demek… Güven olmadığı zaman da paranoya, şüphecilik artıyor. Paranoya şu an artık Türk’ün milli karakteridir diyebiliriz. Her yerde karşımıza çıkıyor. “ (Emin Alper)

Zamanda ve uzamda sıkışmış insanın hallerini Tepenin Ardı (2012) ve Abluka (2015) filmleriyle anlatan Emin Alper’in, bu iki filminin birbirlerini tamamladıklarını ve bir olgunun çeşitli katmanlarını gösterdiğini söylemek mümkün. Her iki filmde de, verili koşulların altında kıstırılmış bulunan insanın dramı anlatılmaktadır. Ne var ki, kıstırılmış bir halde yaşayan insanların hiçbiri, bu durumdan kurtulmak için çaba göstermezler. İkna edilmiş, uyum sağlamış ve kendilerine biçilen rolleri oynamaya hazır bu insanların “otoritenin” karşısında boyun eğdikleri görülür. Her iki filmde de, kendi kıstırılmışlıklarını unutan bu insanların başkalarını tahakküm altına almaya çalıştıkları görülür. Otorite, kendilerine nasıl davranıyorsa, bu insanlar da hızla onun dilini benimsemekte ve kendilerinden daha zayıfları aynı dili kullanarak hızla ötekileştirmektedirler.

“Sonra, “Kendimize bir kent kuralım” dediler. “Göklere erişecek bir kule dikip nam salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.” RAB insanların yaptığı kent ile kuleyi görmek için aşağıya indi. “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar” dedi. “Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar.” Böylece RAB onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Babil adı verildi. Çünkü RAB bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı.” (Kitabı Mukaddes)

Son on beş yılın en çok izlenen Türk filmlerine bakmak zihin açıcı olabiliyor. Türk sinemasında, yanlış anlaşılmalarla ilerleyen ve tesadüflerin hiç bitmediği ucuz komedi filmlerinin egemenliğini ilan ettiği açıkça görülüyor. Erkek egemen yapının şekillendirdiği “at, avrat, silah” kültürüne uygun romantik komediler ve bir türlü istenilen seviye tutturulamamış olsa da ısrarla çekilmeye devam edilen hamasi aksiyon filmleri ikinci sırayı ele geçirmiş durumda. Erkeklerin “avrat ve silah” hevesini aldığı bu filmler her yanı sarmasına karşın “at” konusuna ilişkin bir filmle karşılaşmamak tuhaftı. “Erkeğin mutluluğunu” hedefleyen bu yapının, erkeği bundan mahrum etmiş olması düşünülemezdi. Oysa böyle bir eksiklik yoktu. Olduğunu düşünmemin, benim bir anlık hatamdan yani “at”ın yerini “otomobil”in aldığını unutmamdan kaynaklandığını söylemeliyim. Hangi tür olursa olsun içinde “otomobil” güzellemesi bulunmayan bir film zaten yok… Peki, Emin Alper niçin “çizgiye uygun” değil de “izlenmeyen” ve “anlaşılmayan” ancak insana değgin filmler çekmeye çalışıyor acaba? Yukarıda Asch Deneyi’nden ve orada tek bir sesin bile çoğunluğun otoritesini kırmayı başardığından söz etmiştim. Aradığımız yanıt, Emin Alper’in filmleriyle böyle bir ses olmaya çalışmasında gizlidir, düşüncesindeyim.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bak bunu da seversin...

38. İstanbul Film Festivali Ödülleri Sahiplerini Buldu

38. İstanbul Film Festivali ödülleri, 16 Nisan Salı akşamı Rahmi M. Koç Müzesi’nde gerçekleştirilen törenle sahiplerini buldu.

2 Yorumlar

  1. Mansur Yıldırım

    Teşekkürler salim olcay güzel bir yazı olmuş.

  2. Teşekkür ederim hocam…Sağlıcakla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir