Nadim Güç’ün yönettiği Mukadderat filminin senaryosunda beni ikna edemeyen yerler oldu, yine de filmi beğendim. Sıcak, samimi bir film bu. Bana ailemin başından geçen bazı üzücü hadiseleri hatırlattığı için olsa gerek, filmin bazı bölümleri çok doğal ve sahici geldi. Filmin konusu basit. Baba ölüyor, geride kalanlar (anne, yetişkin kızı ve oğlu) bu kaybın etkileriyle boğuşuyorlar. Açıkçası, sinemamızda bu temaya sahip çok sayıda film var ama Mukadderat, ölümün yarattığı dramdan ziyade mizahına odaklananlardan, Kara Bela (2015) gibi.

Mukadderat belirli konularda duruş sahibi olan bir komedi filmi. Daha cenazenin ertesi günü yapılan kahvaltıda bomba patlıyor. Nur Sürer’in canlandırdığı Sultan Hanım (anne), çocuklarına evlenmek istediğini söyleyiveriyor (“Ben evlenmek istiyom!”). Oğlu da kızı da büyük bir şaşkınlığa uğruyor tabii. İlk önce Sultan’ın acelesine bir anlam veremiyoruz ama hikâye ilerledikçe onu anlamaya başlıyoruz. Bir ses, bir nefes istiyor hayatında. 35 yıllık kocası zaten akciğer kanseriymiş, uzunca bir süredir “O giderse ben ne ederim?” diye düşündüğünü öğreniyoruz.

blank

Hikâye önce bir sorunu ortaya koyup, sonra onun niye var olduğunu açıklamayı seçiyor. Hikâyenin çok hızlı bir giriş yapmasının asıl nedeni bu. Mukadderat, patriarkal düzene ve muhafazakâr değer yargılarına eleştiri okları yönelten politik nitelikli bir komedi. Lafı eveleyip gevelemiyor, yekten sarsıcı bir açılış yapıyor. Bu coğrafyada geleneksel bir ailede büyümüş herkes şunu bal gibi bilir: Orta yaşlı çiftten kadın önce vefat ederse taziye süreci (bazı bölgelerde bir ay ya da 40 gün) biter bitmez, dul kalan adamın akıbeti konuşulur, hatta bu konuda eyleme geçilir. Ama erkek erken giderse, dul kalan kadının hayatının geri kalanında ne yapacağı konuşulmaz, kendisine sorulmaz bile bu. Mukadderat bu ayrımcılığı, bu ikiyüzlülüğü ifşa ediyor. Bunu sevdim. Ama bununla da yetinmiyor, ikinci bir şey yapıyor film.

Sultan Hanım gelir getiren işlere (önce pazarcılık, sonra pansiyonculuk) yöneliyor. Sadece meşgale olsun diye değil, para/güç sahibi olmak için. Tabii en başta kendi çocukları buna karşı çıkıyor (hatta bir tanesi, annesini zor durumda bırakacak bencilce bir hamle yapıyor), çevresi de bunu sindiremiyor ve erkeklerle çatışmak durumunda kalıyor. Herkes Sultan kıçını kırıp, evde otursun ve ölümü beklesin istiyor ama Sultan Hanım -gerekirse çatışarak, münakaşa ederek hatta şiddet eylemi sergileyerek- öyle kolay lokma olmadığını kanıtlıyor. Medeni haklar tarihi direnişle, otoriteyle mücadele edilerek, hatta göğüs göğse çarpışarak kazanılmış haklardan oluşur, Mukadderat bunun farkında. Evet, Sultan Hanım daha taziye gününden itibaren radikal bir tavır sergiliyor ama başka türlü bir mücadele mümkün müdür? Arkaik toplumsal normlara, basmakalıp cinsiyet rollerine başka türlü nasıl başkaldırılır? Film bize bu soruyu sorduruyor. Bazen karikatürize şekilde bunu yapsa da filmin bu duruşunu çok beğendim.

blank

Mukadderat’ın patriarkal düzene saldırısı tek boyutlu değil, buna ikinci bir ayak ekliyor. Mirasın evlatlar arasında eşit bölüştürülmemesi sorunu. Bu haksızlık halen çok yaygın. Ama film ilerledikçe şunu da anlıyoruz, aslında o yörede (Kastamonu’nun Cide ilçesi) normalde kız çocuğa hiçbir şey bırakılmıyormuş (hem oğul Nevzat’tan hem de kahve müşterilerinden duyuyoruz bunu, beklenti/temayül o yönde). Aslında baba (Recep), vasiyetini yazarak buna kendince bir dur deme ihtiyacı hissetmiş, en azından ben öyle anladım ama o bile, tarlayı eşit üleştirmeye cesaret edememiş. Rahmetli Recep Bey’in bankacı kızı Reyhan buna çok bozuluyor ve bir hak arama mücadelesine girişiyor, hâliyle abisiyle karşı karşıya geliyor. Film bu çatışma ayaklarını dramatik/gerilimli değil, mizahi şekilde vermeyi tercih ediyor ama. Tatlı-sert bir sürtüşme olarak görüyoruz. Reyhan yüzde yüz haklı olmasına rağmen, miras aklı başında biri tarafından bölüştürülüp, avukatı aracılığıyla mühürlendiği için hukuki yollar tıkalı. Bu miras kavgası, abi-kardeş arasında bir satranç oyunu şeklinde dizayn edilmiş. Tabii bunun için zamana ihtiyaç duyulduğu için senaryo ilk açığını vermek durumunda kalıyor. Cenazeden hemen sonra İstanbul’a dönmeyi düşünen Reyhan, haftalarca Cide’de kalıyor. Bankacı olmasaydı, bunu anlardım ama bu mümkün değil (ben eski bankacıyım), hâliyle bunun nasıl olabildiği de senaryo tarafından cevaplanamıyor, sadece anne “hemen dönmesini istemediği için dönmedi” gibi bir gerekçeyle geçiştiriliyor. Filmde söz konusu olan para meblağları ve kıza ait evden elde edilen pansiyon gelirinin sadece müşteri bulan oğlanla paylaşılması da senaryonun diğer zaafları. Ama bunlara çok takılmadım. Refik Bey’in yeni hayatı ve kedilere verilecek taziye evi yemeği gibi detaylar seyirciyi çekmek için kullanılmış, onlar da mesele edilmemeli çünkü hepsi bizim Sultan Hanım’ı tanımamız için birer vasıta. Film ilerledikçe biz bir insanı tanıyoruz, hatta onun yarım bıraktırılmış yolculuğunu tamamlamasını seyrediyoruz.

Bu ülkede fırsat verilseydi, okuyup, çalışıp çok iyi yerlere gelebilecek milyonlarca kadın, ataerkil çarkların dişlileri arasında öğütülüp gitti. Sadece eş ve anne olmalarına izin verildi ve genelde kendi seçmediği kişilerle evlendirildiler. Ben böyle çok sayıda kadın tanıdım (bazıları akrabam), Sultan Hanım bana onları hatırlattı. Çağ dışı toplumsal normlarımız, kadınların okumasını, çalışmasını bir şekilde engelledi. Sultan Hanım bu normların tamamına topyekûn başkaldırıyor, hatta Nesrin (zabıtanın karısı) ve Ayşe’yi (pazarcının karısı) kendi ayakları üzerinde durmaya teşvik ederek ataerkil düzenle mücadele zeminini genişletiyor, bu da Mukadderat’ı politik anlamda saygın bir konuma oturtuyor. Erdi Işık’ın senaryosunun en güçlü yanı bence bu.

blank

Pazarcı Muharrem ve İlyas amca gibi karakterler “el âlem / millet” mitini, yani erkek egemen yerleşik düzeni (geçmişi) simgelerken, Sultan, Nesrin ve Ayşe ideal (olması gereken) dünyayı, yani geleceği temsil ediyorlar. Evet, hikâyede başından beri Reyhan ve Hayriye gibi kendi parasını kazanan, görece güçlü ve dişli figürler var ama film bittiğinde bu sayının katlanarak arttığına şahit oluyoruz, Sultan sanki bir başkaldırının fitilini yakıyor. Sultan’ın motorlu aracını kullanırken taktığı maske de (ki başörtüsünden yapılmış olması manidar) bu direnişin bir nevi sembolüne dönüşüyor. Bakkal Rüstem’in onu trafik ışıklarında gördüğü sahnede bunu daha iyi anlıyoruz.

Mukadderat’ı bu kadar beğenmemin bir sebebi de oyuncu kadrosunun gücü. Hemen herkes iyi oynamış. Nur Sürer, Osman Sonant ve Aslıhan Gürbüz çok iyiler, bilhassa Gürbüz’ün harika bir performans sergilediği düşünüyorum. Görüntü yönetmeni Barış Işık hem bölgenin doğal güzelliklerini yansıtmakta çok başarılı (bugüne kadar Gideros Koyu’nu görmediğime pişman oldum), hem de kapalı mekânlarda (favorim, açılış sahnesi, Reyhan’ın babasının ayakkabısını gördüğü plan ile sabah güneşini gördüğümüz sahne). Aziz İmamoğlu ve Burak Dal’ın kurgusunu da beğendim, son yıllarda yerli filmleri sündürüp 120 dakikanın üstüne çekme modası başladı, hiç o işlere girmemişler. Kısa ve net sahnelerle filmi 90 dakikanın altında tutmayı başarmışlar, bu da filme müthiş bir akıcılık kazandırmış, tek bir anında bile sıkılmadım. Tabii Erdi Işık’ın senaryosu ve Nadim Güç’ün rejisi kalburüstü olmasa bunların hiçbir önemi olmazdı.

Bu yazıyı yazmadan önce filmi bir daha gözden geçirdim, bazı sahneleri tekrar izledim; cenaze sahnesinde, kahve ve pazar sahnelerinde birçok yan karakteri önceden görüyoruz. Küçük bir ilçenin belirli bir mahallesinde geçen filmde karakterlerin birden fazla kez karşılaşmaları gerekir, burada onu yapmışlar. Zabıta ve karısını, pazarcı ve karısını, avukatı en az iki-üç kez görüyoruz. Hayriye, Refik, Rüstem ve İlyas amcayı da ha keza öyle. Hiçbiri tek bir sahnedeki tek bir repliği söyledikten sonra sırra kadem basmıyor, hep etraftalar. Mukadderat birkaç küçük senaryo zaafına rağmen iyi yazılmış, iyi yönetilmiş, güzel bir “mahalle filmi”. Yeşilçam havası almak isteyenler kaçırmasın derim ben. İyi seyirler…

blank

Ertan Tunc

Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen.

“Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: ertantunc@gmail.com

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

blank

Öteki'den Haber Al

Buna da Bir Bak!

blank

Kara Gölün Canavarı Trilojisi

Hollywood sineması, amfibik bir canlıyı canavarlaştırarak, sinema endüstrisi içine dahil
blank

The Treasure of the Sierra Madre (1948)

The Treasure of the Sierra Madre (Altın Hazineleri, 1948), başarısını