Norveç Felaket Filmlerinde Babanın Statüsünün Restorasyonu

Her ne kadar filmlerden yola çıkarak sosyolojik analizlere girişmek riskli olsa da bu izlediğimiz filmlerden o toplumun sorunlarına ait  ipuçları elde edemeyeceğimiz anlamına gelmez. Türkiye sinemasını takip eden yabancılar, kadınların ciddi şekilde ezildiğini ve cinsiyet eşitliğinin yerlerde süründüğünü anlayabilir. (Toz Bezi (2015), Tereddüt (2016), Görülmüştür (2019)) Benzer bir şekilde Norveç sinemasında karşıma çıkan parçalanmış aile, ilgisiz, sorunlu veya yıllar önce bırakıp giden babanın hikayelerinin çokluğu, bana Norveç’te, Batı dünyasında ve hatta bizde de çekirdek ailenin ve “babalık müessesesinin” ciddi bir kriz içinde olduğunu anlatıyor.

Bulgular

İzlediğim Norveç filmlerinden vereceğim örneklerle, varlığına işaret ettiğim krize dair bulguları sizlerle paylaşarak işe başlayabilirim.

Bent Hamer’ın Eggs (1995) filminde Pa (Kjell Stormoen) İsveç sınırı yakınlarındaki bir kasabada yaşayan yaşlı bir insandır. Yıllar önce boşandığı eşini ve zihinsel engelli oğlu Konrad’ı İsveç’te bırakmıştır. Joachim Trier’in Reprise (2006) filminin iki kahramanı olan Erik (Espen Klouman Høiner) ve Phillip (Anders Danielsen Lie) annesi ile yaşayan karakterlerdir. İkisinin de babası ortalıkta görünmemektedir. Üç ayrı kahramanın hayat kesitinin anlatıldığı Eva Sørhaug filmi Lonsj’da (2008) ilk kahramanımız Leni (Ane Dahl Torp) babası ile yaşamaktadır. Annesi ise başkası ile evlidir. İkinci kahramanımız Krister (Aksel Hennie) sadece babasıyla görüşmekte ve onunla da sorunlu bir ilişki sürdürmektedir. Üçüncü kahraman olan Heidi’nin (Pia Tjelta) evliliği bir faciaya doğru yol almaktadır. Rune Denstad Langlo’nun 2009 yılında çektiği Nord filminde eşinden ve oğlundan ayrı yaşayan Jomar (Anders Baasmo Christiansen), oğlunu görmek için Norveç’in kuzeyine doğru zorlu bir yolculuğa çıkacaktır. Hans Petter Moland’ın En Ganske Snill Mann’ı (2010) hapisten yeni çıkmış, eşinden ayrı yaşayan ve oğlu tarafından hor görülen kiralık katil Ulrik’in (Stellan Skarsgard) kara mizah öyküsünü andıran hikayesidir. Joachim Trier’in Reprise filmindeki Phillip’in öyküsünün devamı olarak düşünülebilecek olan Oslo, 31. August, babasız ve intihara meyilli bir karakterdir. Eva Sørhaug’un 2012’de çektiği 90 Minutter, ikisi felaketle, biri kahramanı açısından selametle sonuçlanacak üç sorunlu evliliğe odaklanmaktadır. Ole Giæver ve Marte Vold’un 2014 şahanesi Mot Naturen, parçalanmış bir ailede ilgisiz bir babanın yanında büyüyen Martin’in yürümeyen evliliğinden kaçış için kendini doğaya atışını resmeder. Hallvard Bræin’in aynı yıl çekilen iddiasız Börning filminin kahramanı olan Roy (Anders Baasmo Christiansen), eşinden ayrı yaşamakta ve günün birinde tatile çıkan eşinin bıraktığı kızıyla beraber Nordkaap’a uzanan bin küsur kilometrelik bir araba yarışına katılmak zorunda kalacaktır. Bahsetmemiz gereken son film olan Hans Petter Moland’ın 2019’daki işi Out Stealing Horses, aynı çevrede çeşitli nedenlerle parçalanmış ailelerde büyüyen Trond (Stellan Skarsgard) ve Lars’ın (Bjørn Floberg) öyküsüdür.

Sıkıcı olmak pahasına peş peşe dizdiğim bunca filmde izlediğimiz onlarca sorunlu aile aslında modern çağın başında ortaya çıkan, Ortaçağ’ın geniş ailesinden devrin şartları dolayısıyla aşına aşına, değişe değişe ortaya çıkan çekirdek ailenin ciddi bir krize doğru yol almakta olduğunu gösteriyor. Krizin kadının, dolayısıyla erkeğin evlilik içindeki statüsündeki eşitsizlikten kaynaklandığı kesin. Ama daha kesin olan bir şey var ki bu eşitsizliğin kaynağı yüzeye yakın bir yerlerde bulunabilecek bir şey değil. Eşitsizlik, gücünü eşitsizlikten beslenen daha büyük, daha eski bir mekanizmadan, üretim ilişkilerinden alıyor ki burada kastımız sadece ekonomi değil. Dolayısıyla sadece yasal tedbirlerle, kolluk gücü marifetiyle, hatta bazı cinsiyetçi tabirleri kullanmamaya dikkat ederek bu işin çözülebileceğini düşünmüyoruz. Çözüm tartışmaları zaten böyle bir sinema yazısının kapsamını fersah fersah aşar.

Bizimki gibi toplumlarda erkeklerin evlilikte otoriter, şiddet kullanan, müdahaleci, aşırı sahiplenici tavrı evliliğin olduğu kadar cinsiyet eşitliğinin de temeline dinamit koyan en büyük etkenlerden biri. Bu erkek tiplemesi Batı toplumlarında da görülse de özellikle Norveç gibi gelişmiş ve görecelli olarak sakin ülkelerde göze çarpan bir ikinci aşamadan bahsetmek mümkün. Evliliğin bütün yükünü kadının sırtına bırakarak bir kenara çekilen, çocuklarına karşı ilgisiz hatta soğuk olan, sıkıya geldiğinde de her şeyi bırakarak gidebilen, otoriterliği ile değil ama edilgenliği ile bütün yükü kadına yükleyen ve çocuklarının ruhsal gelişimini köstekleyen erkekler…

Sorunlu tavrın çocuk gelişimine olan etkisini şöyle özetlemek mümkün. Çocuk, babayla (veya anneyle) sorunlu bir ilişki içinde olduğu zaman bu bir travma yaratıyor. Fakat bu diyalektik bir süreç. Ebeveynlerin sorunlu davranışlarının bir kısmı, “aile normalleri” olarak özümsenir iken diğer bir kısmı yadsınıyor. Örneğin çocuk ev işlerine yardım etmeyen bir babanın tavrını “aile normali” olarak benimsemeyi hem akıllıca hem de konforlu bulabilir. Ama aynı çocuk kendisiyle ilgilenmeyen, oynamayan bir babanın davranışını aynı şekilde makul karşılama eğiliminde olmayacaktır. Büyüdüğünde çocuklarına karşı ilgili olmaya çalışacaktır. Böylece ebeveynlerle olan travmatik ilişkileri kısmen özümseyerek, kısmen de yadsıyarak ikinci nesle taşıyacaktır. Aynı mekanizma ikinci nesilde de çalışarak travma bir kısmı daha iyileşmiş halde üçüncü nesle taşınacaktır. Özellikle baba-oğul travmalarında düzelmenin üçüncü nesilden itibaren başladığı kabul edilir. Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı (2018) filminde baba-oğul ilişkisinin sorunlu olmasının yanı sıra bunun bir de dede-baba ilişkisi ile ilgili bir arka planının olması ve travmanın Sinan’ın (Doğu Demirkol) yani 3. neslin babasını anlamayı başarması ile çözüm yoluna girmesi bundandır.

Krizde olduğu aşikar olan çekirdek aile yapısı ve erkeğin modern toplumlarda şiddet yanlısı bir otoriterlikten depresif ve konfor düşkünü bir edilgenliğe doğru evrilen rolü bize hem çekirdek ailenin hem de erkeğin rolünün akıbetine dair ipuçları veriyor. Çekirdek aile çatırdıyor ve erkeğin rolü arka plana düşmeye başlıyor.

Restorasyon Hamlesi

Böyle bir geri çekilişin bizimki gibi muhafazakar toplumlarda gerçekleşeceğini öngörmek çılgınlık gibi görünse de Batı toplumlarında görülenin -tabi ki böyle bir değişimin akşamdan sabaha gerçekleşmeyeceğini bilerek- daha geç bir vakitte bizde de gerçekleşeceğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Batıda böyle bir geri çekilişin olduğunun en büyük kanıtlarından biri gişe sinemasının, çekirdek aile ve baba imajını restore etmeye çalışmasıdır.

Bizde Ertem Eğilmez’in 70’li yılların ilk yarısında  aile/mahalle komedilerine yönelmesinin en büyük sebeplerinden biri o yıllarda hızlanan endüstrileşme nedeni ile git gide daha çok insanın şehirlere yığılması, eski tip, en az 3 kuşağın bir arada yaşadığı geniş aile tipinin ve bu geniş ailelerin bir araya gelmesinden oluşan şenlikli geleneksel mahallenin parçalanmaya başladığını fark etmesi idi. Mümkün olabildiğince çok insanı sinema koltuklarına çekmek isteyen Arzu Film, yok olmaya başlayan geniş aile ve şenlikli mahalleye duyulan özlemi, hümanist bir bakışla ustaca ele alarak gişeye tahvil etmişti.

Norveç sinemasında da benzer bir eğilimi görmek mümkün. Bu sefer doğal felaket filmleri vasıtası ile aşınan çekirdek aileyi ve gittikçe statüsünü kaybeden babanın imajını daha romantik bir aile kurgusu ve müşfik,  vefakar ve fedakar bir baba temsili ile restore etmek istemektedir.

Bir İntikam ve Üç Doğal Felaket Filmi

Restorasyon çabasına örnek olarak gösterebileceğim ilk film Bølgen / Dalga. Roar Uthaug’un 2015 yılında çektiği Dalga, aynı zamanda Norveç sinemasında izleyebileceğiniz en eli yüzü düzgün felaket filmi. Geiranger isimli turistik fiyort kasabasında görev yapmakta olan sismolog Kristian (Kristoffer Joner) tayini çıktığı için Oslo’ya taşınmak üzeredir. Fiyortlardaki sensörlerden birkaçının aniden sinyal vermez olması Kristian’ın bir toprak kaymasının ve bunun tetikleyeceği bir tsunaminin eli kulağında olduğunu düşünmesine neden olur. Ama turistik bir kasabada afet alarmı vermek için amirini ikna etmesi mümkün olmaz. Felaket gerçekleştiğinde ise Kristian hayatını tehlikeye atarak eşini ve çocuklarını kurtarmaya çalışacaktır.

Dalga’nın devam filmi 2018 yılında John Andreas Andersen tarafından Skjelvet / Deprem adıyla çekildi. Geiranger faciasından ailesini kurtarmayı başarmasına rağmen kurtaramadığı insanlar için duyduğu üzüntü yüzünden yaşadığı travmayı atlatamayan Kristian, Oslo’ya taşınmayarak ailesini terk etmiştir. Geiranger’da münzevi hayatı yaşamaya başladıktan sonra bir sismolog arkadaşının olası bir Oslo depremi hakkında kanıtlara ulaştığını öğrenince ailesini kurtarmak için tekrar harekete geçer. Kanıtları bulan arkadaşı ortadan kaybolduktan sonra deprem konusunda otoriteleri uyarmaya çalışan Kristian başarılı olmayacak ve gene ailesini ve bu arada arkadaşının kızını kurtarmak zorunda kalacaktır.

Dalga’yı çok andıran bir üçüncü felaket filmi de Tunnelen / Tünel’dir (2019). Pål Øie’nin yönettiği Tünel, kızıyla sorunlu bir ilişkisi olan karayolu temizlik görevlisi Stein’in bir tünel yangınında mahsur kalan kızını kurtarmak üzere hayatını tehlikeye atmasını anlatır.

Bir felaket filmi olmasa da Hans Petter Moland’ın Kraftidioten / In Order of Disappearance, oğlu mafya tarafından öldürülen Nils’in (Stellan Skarsgard) intikam öyküsüyle restorasyon görevini ifa eder.

Verilen muhafazakar mesaj açıktır: “Yanında olsa da olmasa da baba senin koruyucu meleğindir. Ondan uzaklaşırsan felakete yakın olursun!” Önerilen şey postmodern bir kuvözdür. Kurulu düzenin dışına çıkarak yeni yollar aramanın tehlikeli sonuçlara yol açacağı imasını taşır.

Sadece Norveç sineması bağlamında ele aldığımız bu kutsal aile / koruyucu baba güzellemeleri, Batı sinemasında, özellikle de Hollywood’da oldukça önemli yer tutuyor. Fakat gişe sineması neye el attı ise onun bittiğini, tükendiğini ve bu yüzden ona duyulan özlemi paraya tahvil etmeye çalıştığını anlayabiliriz. Fakat restorasyon çabasının işe yaramayacağı ise daha büyük bir gerçektir. Çünkü restore edilmeye çalışılan şeyi tarihin çöplüğüne götürmeye başlayan uğursuz yolculuk çoktan başlamıştır. Nasıl Arzu Film geniş aileyi, şenlikli mahalleyi geri getiremedi ise felaket filmleri de ağır ağır çökmekte olan çekirdek aileyi ve babanın sallanan tahtını ihya edemeyecektir. Yeni toplumda insanlar bir özne olarak ortaya çıkıp cinsiyet eşitliğinden yana ağırlığını koymadığı sürece ailenin ve babanın yeni rolünün nasıl bir şekil alacağını, bu değişimin insanlığın yararına mı yoksa zararına mı olacağını söylemek pek mümkün görünmüyor.

Öteki Sinema için yazan: S. Özgür Ilgın

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir