Uygarlığın Huzursuzluğu: Out of Nature (2014)

Norveç sineması büyük prodüksiyonların at koşturduğu, gişede başarılı bir sinema izlenimi vermez. Ama aksiyon, doğal felaket, macera ve korku filmlerinde Hollywood klişelerini tekrar etmekten öteye gidemeseler de kısıtlı prodüksiyonlar ve az sayıda oyuncu ile şaşırtıcı derecede iyi ve orijinal filmler yapmakta üstlerine yok. Bazen siyasi ve sosyal bir konuyu basit bir alegori ile ortaya koyması, bazen modern çağın insanını alaycı ve çarpıcı bir dille anlatabilmesi Norveç sinemasını müstesna bir konuma getiriyor. Bu müstesna ülkenin müstesna filmlerinden biri Mot Naturen (Out of Nature / Doğada Tek Başına). Filmin yönetmeni Ole Giæver ve Marte Vold.  Senaryoyu Ole Giæver yazmış. Biraz “Yönetmenimiz Büdü. Sanat yönetmenimiz Büdü. Başrol oyuncumuz da Büdü” gibi olacak ama başrol oyuncusu da Ole Giæver.

Modern çağı tek kelime ile anlatmamı isteseler bu kelime çağı bütünüyle içerecek ve betimleyecek tek kelime olan “huzursuzluk” olurdu. Modern çağın insanı bir sürü birbirinden farklı ve birbiri ile çelişen işi bir arada yürütmeye çalışan, bu zor işi başarmaya çalışırken de kendi bütünlüğünü korumak zorunda olan huzursuz ve yabancılaşmış insandır. İşte kahramanımız Martin (Ole Giæver) işine, ailesine ve tabi ki en başta kendine yabancılaşmış, toplumsal ilişkiler içindeki yeri konusunda kafası karışık bir insandır. Çalıştığı iş yerinde Cuma gününü zor getirmekte ve Cuma akşamüstü hem spor yapmak hem kafa dinlemek hem de işinden, insanlardan ve en çok da ailesinden uzaklaşmak için kendini dağlara atmaktadır. Fakat modern hayatta bulamadığı huzuru doğada bulabilecek midir? Film işte bu soruya cevap arıyor.

Yabancılaşmayı kısaca biçimin içerikten farklı olması durumu diyebiliriz. Yani insanın özünün, içinde olduğu ilişkilerde dışa vurum kanallarının kapanması ve insanın yürüttüğü ilişkiler içinde özünden başka biçimde davranması, özünden farklı roller oynamasıdır. İnsanın biçimi ve özü konusunda Freud’un şu sözleri yardımcı olabilir.

“…benin daha çok, içeriye doğru, keskin bir sınır çizgisi olmaksızın id olarak tanımladığımız bilinçsiz bir ruhsal varlığa bağlanacak şekilde devam ettiğini ve bu ide adeta bir ön cephe görevi gördüğünü, benin id ile ilişkisi hakkında bize daha çok bilgi vermesini beklediğimiz psikanalitik araştırma sayesinde öğrendik. Ama ben, en azından dışarıya karşı net ve keskin bir sınır çizer gibidir…” (Uygarlığın Huzursuzluğu, Sigmund Freud, Sf:27, Metis Yayınları)

Demek ki özümüzün dış dünya ile bağlantısını sağlayan ve zaman zaman onu dış dünyadan savunan bir sınıra sahibiz. Sınır bir çizgidir, iki şeyi birbirinden ayırır. Aynı zamanda bir tampondur da. Birbirinden ayırdığı iki şeye de benzemek zorundadır. Hayat karmaşıklaştıkça dış sınırımızın uğraşmak zorunda kalacağı işler çoğalır,  karmaşıklaşır. İşte mutsuzluk ve huzursuzluk burada başlar.

“Mutlu olmanın insanlar için neden bu kadar zor olduğu sorusu ile devam edecek olsak bile yeni bir şey öğrenme şansımız artacakmış gibi görünmüyor. Bunun yanıtını, acılarımızın üç kaynağına işaret ettiğimizde vermiştik zaten: Doğanın üstün gücü, kendi bedenimizin zayıflığı ve insanların aile, devlet ve toplum içinde birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen ayarlamaların yetersizliği.” (Uygarlığın Huzursuzluğu, Sigmund Freud, Sf:45, Metis Yayınları)

İnsanın doğaya karşı güçsüzlüğü ve bedenimizin zayıflığı son 200 yıldaki bilimsel gelişmeler ile bir nebze geriye itilebildi. Fakat o kadar hızlı bir biçimde çevremizi kirletip başka canlı türlerini hor görüyoruz ki günün birinde bunun korkunç bir ekolojik felaket olarak bizi vuracağı kesin. Aile, devlet ve toplum içindeki ilişkiler ile başa çıkmadaki beceriksizlik hali ise git gide daha kötüleşiyor. “Ben”imizin yani dış sınırımızın uğraşacağı işler fazlalaşıp karmaşıklaşıyor ve içinden çıkılmaz bir hale geliyor. İnsanlar gittikçe daha şizoid hale geliyor, bölünmüş kişilik durumu içinde duygu dalgalanmalarına göğüs germeye çalışarak adeta ruhsal cehennem hayatı yaşıyor. Çocukluğunu bağlı bahçeli yerlerde geçirenlerin anlayacağı bir benzetme yapacağım. Hani olgunlaşmış meyvelerle dolu bir ağaca gidersiniz. Onları toplarsınız sonra da kazağınızın eteğini aşağı doğru sündürüp dışarı doğru çevirerek bir sepet oluşturursunuz. Modern insan ise kazağında meyve yerine bir sürü yumurta taşımaya çalışıyor. İşte bunun huzursuzluğunu yaşıyoruz. Ne yumurtaları kırmadan götürebiliyoruz, ne kazağımızı temiz tutabiliyoruz ne de eve vardığımızda eteğimizde omlet yapabilecek kadar sağlam yumurtamız kalmış oluyor.

Martin’in bir sürü şey hakkında huzursuz olduğu için huzursuzluk, anonim duygu olarak havada asılı kalıyor.

*** Yazımızın buradan sonraki kısmı bir miktar sürprizbozan (spoiler) içermektedir. Film izleme zevkinize turp sıkmak gibi bir niyetimiz olmasa da bu noktalarda sürprizbozan vermeden sağlıklı analiz yapamayacağımı düşünüyor ve affınıza sığınıyorum.***

Martin’in bu anonim huzursuzluk ile başa çıkma yöntemleri pek çeşitli değil. Etrafındaki kadınlar hakkında cinsel hayaller kurmak, mastürbasyon yapmak. Çünkü eşi Sigrid (Marte Magnusdotter Solem) ile adı konulmamış bir ayrılık durumu yaşıyor. Aynı evde yaşasalar da o evlilik belli ki yıllar önce bitmiş. Bu yüzden de her Cuma iş çıkışında sırt çantasını kapıp dağa kaçıyor. Cumartesi gecesini şehirdeki tatil acentesinden kiraladığı dağ kulübesinde geçirip Pazar akşamı geri dönüyor. Tatil acentesinde çalışan Kjersti (Ellen Birgitte Winther) Martin’in gözde arzu nesnesi. Martin’in huzursuzluğunu cinsel bir zafer ile bertaraf etmeye çalışması faydasız olduğu kadar da anlaşılabilir bir şey.

Filmin anahtar sahnelerinden biri ağacın arkasında mastürbasyon yaparken yakalandığı sahne. Bu sahne bize aslında bütün ana fikri özetliyor: Tüm etiketlerimizin, ünvanlarımızın, kimliklerimizin, görkemli tabelalarımızın ve masamızdaki isim plakalarımızı önümüzden çekip aldıklarında görecekleri şey ağacın arkasında mastürbasyon yapan huzursuz, beceriksiz, tatminsiz, şizoid, bölünmüş ve gülünç insancık.

Sistemin Martin gibi insanlara sunabileceği bir çare yok. Ama önerebileceği uyuşturucular var. Gerçek uyuşturucular ve sanal olanlar. Zaman ayıramayacağınız hobilere para harcamak, bir ay kullanıp bir kenara atacağınız, bir yıl sonra da kömürlüğe indireceğiniz spor aletleri satmak,  hayatınızı teknoloji harikası cihazlarla donatmak, taksimetrenin saniye durmadığı pahalı tatiller pazarlamak ve size huzursuzluğun dışarıdan değil içinizden geldiğini ve kendinizi değiştirirseniz her şeyin düzeleceğini söyleyen bir sürü mistik new age saçmalığı. Martin’in dağ kulübesi de böyle bir şey işte.

Filmin ikinci kilit sahnesi olan toprağa gömülme sahnesi ise o çok beklediği zafer fırsatını dağ kulübesinde yakalayan ama normal olarak eline yüzüne bulaştırarak süngüsü düşen eski Martin’in tüm başarısızlığı ve beceriksizliğiyle ölmesi bundan sonra her şeyi düzeltmeye karar veren yeni bir Martin’in doğmasını temsil eden topraktan çıkış. Peki Martin bunu başarabilir mi? Çocuğuna karşı müşfik bir baba, Sigrid’e karşı ilgili bir eş, dostlarıyla ve iş arkadaşlarıyla diyaloğu düzgün birisi haline gelebilir mi? Orası muamma. Benim bu dağ macerası hakkındaki okumam şu: Tüm bu hafta sonu sporu, dağ kulübesi tatili, toprağa gömülüş ve yeniden doğuş Martin’in hayat rutinini oluşturuyor. Topraktan yeniden doğan Martin bir hafta dolmadan muhtemelen yeniden işinden ve ailesinden bunalıp Cuma gününü zor getirecek ve kendini dağa dar atacak. Çünkü film bir hikayenin bölümlerini anlatmaktan çok döngüsel bir ruh halinin değişik safhalarını resmediyor.

Şu eleştirilebilir; evet, gene bir uyumsuz erkek yalnızlığı hikayesi. Ama bilhassa seksenlerin kalburüstü yerli sinemasında gördüğümüz tuzağa düşmeyen bir film. Seksenli yıllardaki filmlerde kalender, hassas, kültürlü ve anlayışlı erkek karakterin (Mesudiyeli Mesut, Klarnetçi İbrahim vb.) karşısına anlayışsız, maddiyatçı, “dırdırcı”, erkek karakteri bir türlü cinsel olarak tatmin etmek istemeyen (bak bak ne kadar ayıp!) kadın karakter (az önce ismini zikrettiğimiz karakterlerin eşleri) koyup kadın düşmanlığına prim vermek gibi hatalar çok yapılıyordu. Bunun kadın düşmanlığı olmadığını, sadece tespit olduğunu söyleyen kişilerin görüşlerini hayretle okuyorum. Bir tespit, iki tespit, üç tespit, on tespit… Burada sadece iki filmin ismini versem de örnekleri çoğaltmak mümkün. Peki siz seyircinin sempati duyduğu ve kendini özdeşleştirdiği kalender erkek karakterin karşısına her filmde böyle “huysuz” bir kadın koyarsanız bunun adı tespit mi olur yoksa şeytanlaştırma mı? İşte yönetmen böyle bir tuzağa çok düşmemeye çalışmış. Bir kere boşanmanın zorluğuna katlanmamak için karısının kaza geçirip ölmesini hayal edecek kadar zavallı olan bir karaktere sempati duymamızı engelleyerek en azından Sigrid’i şeytanlaştırmaktan kaçınmış.

Filmde kullanılan hareketli kamera, dış ses, az ve öz müzik kullanımı birbirini çok güzel tamamlamış. Müzikleri sadece az ve öz olmasıyla değil, biçimiyle ve yaşattığı duygular açısından da beğendim. Bir dizi ile filmin müzik kullanımını karşılaştırmak ne kadar doğru bilmiyorum ama misafirlikte izlemek zorunda kaldığım pek tutulan pek övülen yerli TV dizilerinden birinin (isim vermeyeyim) her sahnede değişerek bangır bangır, hatta oyuncunun sesini de bastıran müzikleri ile karşılaştırınca ilaç gibi geldiğini de söylemeden geçemeyeceğim.

Mot Naturen (Out of Nature / Doğada Tek Başına), Norveç’in güzel dağ manzaralarını, dingin bir anlatıyı ve az ve öz müzikleri birleştirerek huzurlu bir geri plan yaratmış ve Martin’in huzursuzluğu bu huzurlu arka planın üzerinde kontrast yaratarak iyice görünür hale gelmiş. Kısıtlı sayıda oyuncu ile tahminen küçük bütçelerle çekilmiş olan filmin 2000 sonrası Norveç sinemasının en oturaklı ve güzel örneklerinden biri olduğunu söylemek fazla abartılı olmayacaktır.

Öteki Sinema için yazan: S. Özgür Ilgın

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir