Top 10: Paganizm Temalı Filmler Seçkisi

Ormanlar Yurdumuz, Ritüeller Yoldaşımız

The Ritual (2017)

İnsan bir ormandan en fazla ne gibi bir gariplik bekleyebilir? Belki daha önce hiç görmediği kafasından bacak çıkmış bir böcek türü ya da Frankenstein’ın parmaklarına benzeyen mantarlar? Belki de ormanın en balta girmemiş yerinde bir millet bahçesi? Bir insanın ormanda rastlayabileceği en gerilimli mevzu kaybolmak, ayıyla kavga etmek ya da nehirde sürüklenmek falan olabilir. The Ritual’daki gibi dev pagan yaratıklar görmezsin. Bir grup arkadaş ölen arkadaşlarını anmak için İskandinavya’nın -ki yazılı olmayan bir gerçektir, İskandinavya ormanlarında tarih öncesinden kalma dev yaratıklar görülebilir- ormanlarına atarlar kendilerini ve o arkadaşlarının hayalini gerçekleştirmek isterler. Sonuçsa kadim bir ritin kucağına düşmektir. İnsanların dal parçalarıyla neler yapabildiğini gördüğünüzde şaşıracaksınız. Hayır, kesinlikle ormanda sopa bulup, kendini Gandalf ilan eden erkek bireylerden bahsetmiyorum.

The Wicker Man (1973)

blank

The Wicker Man doğa ana aka ana tanrıçadan kopmayı reddetmiş bir İskoç adasında geçer. Zaten Wicker Man denilen yapı da Druid’lerin devasa samandan temsili kuklasıdır ve yakılması bir çeşit Kelt seramonisidir. Tıpkı Burning Man Festivali’nde olduğu gibi. Neil Howie bu adaya bir genç kızın ölümünü araştırmak için düşer. Yanına aldığı 3 şey ise şüphe, maddecilik ve dünyanın semavi dinlerle başladığı kıt anlayış olur. Ada’da aslında böyle bir kızın var olmadığını, ada halkının klasik paganlar olduklarını geç de olsa anlar. Misyonerlik fırsatı eline geçtiğinde ise karşısındakilerin “çember yapıp dans edelim la la” tarzından paganlar olmadıklarını fark eder. Bu paganlar devasa saman adamın içinde insan kurban ediyorlardır. Ama bunu hayvan maskeleri taktıkları neşeli grotesk halk dansları, sürrealist teatral eğlenceler eşliğinde yapıyorlardır. Seyirci olarak feci ürpeririz. Çünkü bizim için doğayla bütünleşme geleneği en fazla Maçka Parkı’nda çimlere uzanmaktan ibarettir.

Midsommar (2019)

blank

Midsommar, yönetmenin neşeli ve güneşli ortamda da korku filmi çekebilirim iddiası taşıyan filmidir. Aslında The Wicker Man’in kokusu bir parça bu filmin üstüne de sinmiştir diyebiliriz. Hepimiz Portakal Çiçeği Karnavalı, Meryem Ana Şenlikleri, Lavanta Vadisi Festivali türünden kutlamaları biliriz. Bu bayramlarda çiçekli taçlar takılır, yerel kıyafetler giyilir, halk dansları yapılır, yenilir içilir. İsveç’teki yaz gündönümü festivalinde bunlara ek olarak bir de insan kurban edilmektedir. Daha doğrusu insanların kendisi bizzat kurban edilmeyi istemektedir. Ya da biz öyle zannederiz. Üniversiteli küçük bir grup, yaz tatilinde normal üniversiteli gruplar gibi Sziget’e gideceklerine 90 yılda bir yaşanan Midsommar festivaline gitmeye karar verirler. Uyuşturucu kullanır, dans eder, sevişir; bir de belki hikaye atarız diye düşünürlerken kendilerini kıpraşan çiçeklerin ardına saklanmış meşum bir manyaklığın ortasında bulurlar. Sonuçta ana karakterimiz Dani kendisine yeni bir aile bulurken, diğerleri kabak çiçeği dolması olmaktan kurtulamaz.

Agora (2009)

blank

Tarihte bilinen ilk kadın filozof, astronom ve matematik profesörü İskenderiyeli Hypatia’nın hikayesini anlatır Agora. Hypatia, idrağın hayatın gizemlerinin çözülmesi anlamına geldiğini savunur ki bu Romalıların Hristiyan olmayan herkese pagan dedikleri bir dönem için devrim niteliğindedir. Ona göre masallar masal, mitler mit, mucizeler de şairane hikayeler olarak öğretilmelidir. Yani din şairane bir hikayedir. Aslolan gökyüzündeki yıldızlar ve dolayısıyla merak, şüphe ve şüpheden kaynaklı düşünme yeteneğidir. Zaten bu süreç de bizi tanrının varlığına götürür. Bunun için bağnaz olmamalı, yıldızları anlamalıyız. Hypatia, öğretilerini antik Yunan dönemindeki kent alanı anlamına gelen agorada paylaşır. Öğretileri belki de bu dünyanın şu an çok daha farklı, özgür, eşit, adil bir yer olmasını sağlayabilecekken şeytanla vals ettiği gerekçesiyle korkunç bir şekilde katledilir. Yıl 2020, kadınlar hala katlediliyor. Ama Hypatia enerjisi kadınların her birinin içinde.

Black Death (2010)

blank

Kara ölümün yani vebanın Avrupa’yı kasıp kavurduğu dönemde koyu Hristiyanlar vebanın vebalini belli bir grubun üstüne atmaya meyillidirler. Akıllarına pislik içinde yaşadıkları gerçeği nedense gelmez. Bakınız Corona Virüsü ve 2020’nin post kapitalizm insanları. Bu suçlamadan en çok nasibini alanlarsa yine paganlar olur. Çünkü onlar tanrıya inanmıyor, sapkın adetlerini uyguluyorlardır. Mesela doğayla bütünleşmek gibi! Baş cadı Langiva’nın pagan köyünde onları bu anlamda pek çok sürpriz bekler. En başta bu köyde vebadan iz yoktur. Tabii Langiva bu saftirik Hristiyanları öyle kolay bırakmayacaktır. Ne de olsa hem pislik içinde yaşıyor hem de onları beğenmiyorlardır. Üstelik hep yaptıkları gibi gittikleri her yere yıkım, işgal, ölüm götürüyorlardır. Kendi doğrularının en doğrusu olduğunu düşünen bu meczup gruba birinin had bildirmesi şarttır. Langiva, onlarla Oz Büyücüsü’nün küçük insanlarla oynadığı gibi oynar. Patriarkadan daha büyük veba mı var?

The VVitch: A New-England Folktale (2015)

blank

Hangimiz hayatı daha lezzetli yaşamak istemeyiz ki? Belli ki William ve Katherine çifti istemiyor. 1930’ların New England’ında sıradan Hristiyan bir aile olarak ıssız bir ormana yerleşir, burada inançlı bir şekilde hayatlarını devam ettirirler. Adeta telefon olmadan önce ne yapıyorduk sorusunun cevabı gibidirler. Fakat şu da bilinen bir gerçektir ki hiçbir cadı ormanı böyle sıradan köylülere yedirmez. Ormanın cadısı hemen faaliyetlerine başlar. İşte bebek yemek mi dersin, çocuk kaçırıp delirtmek mi dersin, vesvese vermek mi dersin… Fakat en büyük eylemi, evin genç kızı Thomasin’in aklını çelmektir şüphesiz. Cadıların ateşin etrafında çırılçıplak dans ederek kıçını öptüğü, keçilerin keçiliklerine lanet ettiği, witchcraft ortamlarının aranan ismi, cinlenmiş hayvanların elebaşısı Black Phillip, Thomasin’e reddedemeyeceği bir teklif yapar: Bağ bahçe belleyip, çulsuzun tekiyle mi evlenmek istersin yoksa ormanımın kraliçesi mi olmak istersin? Thomasin’in cevabı bellidir çünkü her kadının içinde bir parça cadılık vardır.

The Shrine (2010)

blank

Hayvan iskeletinden tuhaf korkuluklar, cübbeli tarikatlar, kanlı ayinler, ormanın içindeki harap kulübeler, sinsi heykeller, kafatasları, yılan derisi kuruları, rünler… Blair Cadısı’ndan beri tüm korku filmi izleyicilerinin bildiği bir gerçek vardır: Tekinsiz, nursuz, lanetli ormanlara gidilmez. Hele eskaza kameranız, fotoğraf makineniz falan varsa hiç gidilmez. Oralarda kamp yapmak mı? Kesinlikle olmaz! Çünkü ağaçlara, çadırlara asılan her çöp adam; sonu ölümle bitecek bir adam asmacanın aracıdır. The Shrine da Polonya’da turistlerin kaybolduğu bir bölgede geçer. Sis bulutu, akabinde beliren pis bakışlı heykelimiz ve kaybolan turistler. Her şey bu sırayla gerçekleşir. Ta ki Amerikalı bir gazeteci, kayıpların peşine düşene kadar. Bir insanın ormanda en fazla yapması gereken şey cümbür cemaat piknik ya da sota bir yerde sevişmekken bu filmde karanlık bir gücün uyandırdığı karanlık şeylerle uğraşmak zorundayızdır. Bunun sebebi de muhtemelen heykelle fotoğraf çektirmek isteyen turistlerdir.

The Mists of Avalon (2001)

blank

Paganizmin kökenleri dişi tanrıçaya, dünyanın kadim doğa dinlerine uzanır. İbrahimi dinlerin öncesinde başlar her şey. Sonra göçebe kavimler, savaş tanrıları etkisiyle baskılanır. Haliyle bazı efsaneler de zamanla başkalaşır, tarihi erkekler yazdığı yani “his-story” olduğu için ataerkil olur. Tıpkı Kral Arthur efsanesi gibi. The Mists of Avalon’da bu medieval efsaneyi bir de anaerkil bakış açısından izleriz. Avalon ana tanrıça kültünün devam ettiği bir kadın toprağıdır. Burada ikamet eden kadınlar kilisenin ve dinin üstlerindeki baskısına direnerek yaşar ve dini törenlerini layıkıyla yerine getirirler. Bu öyküde Morgaine “Morgan le Fay” ve gölün hanımı Vivienne ön plana çıkmaktadır. Erkekler Excalibur ve güç peşinde kahramanlık destanları yazarken onlar kendi doğalarını ve doğayı keşfetme gayretindedirler. Daha doğrusu bu da doğal bir şekilde gerçekleşir. Ama sonuçta Avalon gücünü yitirir, Lancelot zihniyeti kazanır. Sonra işte mükemmel Britanya doğar, sömürüler, işgaller, kölelikler vesaire…

Gretel & Hansel (2020)

blank

Meşhur Grimm Kardeşler masalına kadınların çerçevesinden baktığımızı, Gretel’in başa yazılmasından anlayabiliriz. Masalın bu yeni boyutunda kardeşler ormanda mis kokular yayılan cadının evini keşfeder ve bu evi kemirmek yerine burada işe girerler. Cadımız, Gretel’e cadılığı ve içindeki dişi güçten yararlanmayı öğretir. Bu arada yedikleri şeylerin ne pis bir ortamda hatta Uğur Dündar’ın bastığı restoranlardan bile pis bir ortamda yapıldığını keşfetmeleri uzun sürmez. Cadıyla işler giderek bozulmaya başlar. Aslında insanlardan kaçarak ormanın derinliklerine sığındığınız ve yuvam dediğiniz evinize birileri izinsiz girmeye kalksa siz de sinirlenirdiniz. İnsan cadıya hak verir, sonuçta burası otel değildir. Neyse, filmin en güzel yanı Gretel’in cadıyı alt ettikten sonra yeni cadı olmaya karar vermesidir. Ama çocuk pişirmeyen versiyonu tabii. Siz de yolunuz düşerse leziz pastalar ve börekler yemek için Gretel’in evine mutlaka uğrayın. Gretel Ev Yemekleri! Üzümünü ye, bağını sorma!

Valhalla Rising (2009)

blank

Bir pagan savaşçının öyle totemlere, ritlere başvurmadan; Instagram pozları vermeden, dümdüz kılıcıyla ezip geçtiği epik bir film Valhalla Rising. Tek Göz adında dilsiz ve yarı kör bir savaşçımız var. Yıllarca Norman tutsağı olan Tek Göz, bir gün bir Viking gemisiyle kaçmayı ve kendisini hiç bilmediği vahşi bir ülkede bulmayı başarır. Bu ülke cehennemvari bir atmosfere, kanlı bir kasvete sahiptir. Hristiyanlığın Avrupa’da yayılmaya başladığı Vikinglerin bile Hristiyanlaştığı bir dönemdir. Hayatta kalmak için kılıcından başka kimseye güvenmezsin. Fazla söze gerek yoktur, zaten filmde de pek replik yoktur. Baltalar, kılıçlar, kırılan kemikler, kopan et parçaları, fırlayan kafalar konuşur. İskandinav mitolojisinde savaşçıların gittiği cennet olan Valhalla, savaşçımız ve diğerleri için bu şekilde doğar. Bu adamlar valhalla eğitilmezdir. Yine de filmin başındaki cümle mottomuz olur: Başlangıçta sadece insan ve doğa vardı. Gideceğimiz yer, yani asıl cennetimiz de orasıdır. O zaman skol!

SEVDİYSEN PAYLAŞ BAŞKALARI DA OKUSUN
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir