Serkan Fakılı: ‘Kadrajın dışına çıkıp baktığımızda hayata temas ediyoruz’

Kaset filminin yönetmeni Serkan Fakılı ile ilk film sürecini, hikâyesini, duygusunu ve çocuk oyuncuyla çalışmanın kendisinde yarattığı atmosferi konuştuk… İyi okumalar.

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir

Merhaba Serkan. Biraz seni tanıyalım?

Merhaba. İsmim Serkan, 32 yaşındayım. Ankaralıyım. Memur emeklisi bir ailenin iki çocuğundan biriyim. Kendimi bildim bileli oyuncu olmak istediğimi sanırdım. Bu yüzden uzunca bir süre tiyatro yaptım. Üniversite tiyatro topluluğunda başlayıp Ankara Devlet Tiyatroları’nda devam eden bir dizi süreçten sonra asıl istediğimin tiyatro değil sinema olduğunu fark ettim. Yaklaşık 6 sene önce sinema yapmak amacıyla İstanbul’a taşındım. Böylelikle tiyatronun hayatımdaki yerini sinema almış oldu ve o günden beri de elimden geldiğince filmler yapmaya çalışıyorum.

İlk filmin Kaset, hem nostaljik, aynı zamanda naif, hem kendi çapında muhalif bir sinema algısına sahip. Hikâyenin çıkış noktasını bizimle paylaşır mısın?

Aslında Kaset, kendi çocukluğumdan yola çıkarak kurduğum kurmaca bir hikâye. Çocukluğumda böyle bir eylemi gerçekleştirmedim fakat filmdeki pek çok bileşen benim için çok tanıdık. Dedemin evindeki ezan okuyan saat, gönderildiğim kuran kursları, ezanın hayatımızdaki yeri ve babamla din üzerinden kurduğum ilişki… Sanırım ilk filmimde biraz kendime dönüp, bütün bunların çerçevesinde, kendi derdim olan bir hikâyeyi anlatmak istedim.

Filmin bu zamana kadarki aşamalarını kısaca anlatmanı istesem?

Senaryoyu tamamladıktan sonra aylarca Google Earth üzerinden mekân keşfi yaptık. Dağlarla çevrili, eski yapılardan oluşan, uzak izlenimi veren bir köy arıyorduk. Mekânı bulunca çevresinde cast arayışına çıktım. Kastamonu’da birkaç okulda birden yüz elli kadar çocukla konuştum. Yirmi kadarıyla odişın yaptım. Toplamda sekiz tane çocuk seçip, onlarla bazı yaratıcı drama çalışmaları yaptım. Bu çalışmaların içine zamanla kamerayı da dâhil ettim ve böylelikle kameraya bakanın elendiği oyunlar oynamaya başladık. Bütün hazırlıkların tamam olduğunu düşündüğümüz zaman ise İstanbul’dan gelen ufak bir ekiple 3 günde çekimleri tamamladık.

Filmin müzik damarı da var, babanın dinlediği müziklerle bir yandan da bir dönem algısı yaratıyorsun?

Bir dönem algısı hedeflemedik. Hatta tam tersi, özellikle zaman referansı veren nesnelerden kaçındık, zamansız bir film olsun istedik. Sadece hangi şarkının çalacağı konusunda çok düşündük. Sakin köy hayatıyla bir kontrast yaratması için rock’n roll çalması konusunda emindim fakat Yavuz Çetin tercihi biraz telif sıkıntısından doğdu. Şimdi geriye dönüp bakınca çözüm olarak düşündüğümüz bu tercih iyi ki böyle olmuş diyorum, olması gereken buymuş.

Bu filmin anafikri nedir, neyin üzerine kurdun? Bir değişim, dönüşüm hikâyesi ama bir yandan da kutsal olanı sevimli bir şekilde kırma, dönüştürme hikâyesi aynı zamanda…

Filmin sorusu basit. “Bir pilin ömrünü neye vermeli?” Bu soru benim de üzerine fazlasıyla düşündüğüm bir soruydu, bu şekilde cevap aradım sanırım. Kutsalın adı üzerinde, kutsal. Ona dikkatli yaklaşmalısınız. Onunla alakalı bir hikâye anlatmak için naif ve tarafsız olmak zorundasınız. Zaten bunu taraflı bir yerden, sert bir üslupla yaparsanız amacınız hikâye anlatmak değil, birilerini rahatsız etmek olur diye düşünüyorum. Böyle bir şey olsun kesinlikle istemedim. Bütün bunların yanında bu bir büyüme hikâyesiydi ve naif bir yerden, bir çocuk üzerinden anlatılması gerektiğini düşündüm. Gerisi kendiliğinden şekillendi.

Bir çocuğun ruh hali, direnci, merakı da var bu filmin içinde. Çocuğu merkeze alan bir film çekmek ve çocuk oyuncuyla çalışmak nasıl bir deneyim oldu senin için…

Aslında bu kendime en güvendiğim kısımdı. Çünkü ben öğretmenlik mezunuyum. Çocuklarla iyi anlaşırım. Geçmişte başka alanlarda da çocuklarla çalışma deneyimlerim oldu. Yani onlardan bir şeyi istediğinizde nasıl alabileceğinize dair pek çok fikrim vardı. Fakat yine de benim için yorucu bir deneyim oldu. Çekimleri bitirip İstanbul’a döndükten sonra çocuklara karşı olan sabrımın büyük bir kısmını tükettiğimi fark ettim. Emin olun Kastamonu’nun bir dağ başında, tarihi bir camide saklambaç oynarken tekrar tekrar ebe olmaktan sıkıldığı için ağlayarak çekimi bırakan bir çocuğa devamlılık gereği birkaç tekrar daha ebe olması gerektiğini anlatmak gerçekten kolay iş değil. Burada ufak bir özeleştiri vermem gerek sanırım. Ben bütün filmi çocuğun üzerine kurduğum için eğer çocuğu halledersem bütün filmin hallolacağını düşünmüştüm, fakat o iş pek öyle değilmiş. Sonraki projelerde bu kadar yüklü bir çocuk trafiği olursa bu işi kesinlikle işin uzmanı bir oyuncu koçuyla beraber yürütmeyi tercih ederim.

Filme gelen tepkiler (olumlu, olumsuz) var mı, nelerdir?

Pek olumsuz tepkiyle karşılaşmadım. Daha çok olumlu tepkiler aldım. Hatta dünyanın farklı yerlerinde dahi, 15 dakikalık, neredeyse diyalogsuz bir filmin final sahnesinde salondan kahkahalar yükselmesi alabileceğim en iyi tepkiydi sanırım.

Filmin maddi koşullarını nasıl yarattın?

Senaryoyu Kasım 2015’te yazmıştım. Uzunca bir süre para bulmak için uğraştık. Bakanlıktan birkaç kere ret yedikten sonra son çare olarak kitlesel fonlama yolunu izledik ve bir miktar para topladık. Filmin yapımcısı olan Murat Çelik’le uzun yıllardır arkadaşız. Topladığımız bu ufak miktar, Murat’ın sektörel bazı bağlantılarıyla birleşince 2017 Mayıs’ında sete çıkabilecek şartlar oluştu. Sanırım benim şansım Murat gibi bir yapımcıyla arkadaş olmaktı. Çünkü içinde bulunduğum ilk profesyonel set neredeyse kendi setimdi ve Murat, her biri alanında profesyonel insanlardan oluşan gayet iyi bir ekibi gönüllü olarak projeye dâhil etti ve bütün yapım süreçlerini sağlıklı yöneterek benim için işleri bir hayli kolaylaştırdı. Post aşaması için Abt Post Producton sponsor oldu ve sonraki bütün süreç kişisel bağlantılar ve sponsorluklarla gelişti.

Şimdi de bir belgesel çekiyorsun sanırım. Biraz onunla ilgili bilgi alabilir miyiz? Ve neden belgesel? (Kurmacadan sonra olduğu için.)

Belgesel süreci biraz tesadüfen gelişti. Ercan Kesal ile Nasipse Adayız’ın çekimlerinden hemen önce, filmin yapım sürecini tüm bileşenleriyle anlatan, kapsamlı bir kamera arkası tasarlıyorduk. Çünkü film, tıpkı Bir Zamanlar Anadolu’da filminde olduğu gibi yaşanmış bir hikâyeydi ve çekimler hikâyenin gerçekten yaşandığı mekânlarda ve kısmen gerçek kişilerle yapılacaktı. Bir yerden sonra bu hikâyenin tek başına başka bir film olabileceğini düşündük. Ben elime bir sinema kamerası aldım ve Ercan Kesal’ın bütün bir Nasipse Adayız sürecini ön hazırlıktan itibaren kayıt altına aldım. Kendisi de bu belgeselin yapımcılığını üstlendi. Böylelikle elimizde bir yavru film oluştu. Kurguyu Özcan Vardar ile yapıyoruz ve şu sıralar bitmek üzere. 2019 içinde perdede görürüz diye umuyorum.

Kısa filmin sende yarattığı duygu ve anlam nedir, neden kısa film çekerek kendini anlatma, ifade etme yolunu seçtin?

Bu bir tercih değil, mecburiyet aslında. Bir şeyler yazıp çekmek istiyorsunuz ve bunu mikro düzeyde kendi kendinize deneyimleyebileceğiniz en kolay mecra kısa film. Bir uzun metraja göre çok daha düşük bütçelerle uygulamaya geçebiliyorsunuz. İşin endüstriyel kısmı bir yana, benim hikâyemden bir uzun metraj zaten çıkmazdı. Maksimum 10-15 dakikalık bir kısa film hikâyesiydi.

Peki, kısa filmcileri, festivalleri ve kısa filme son yıllarda yüklenen fazla fazla anlamla ilgili neler düşünüyorsun, yani sence kısa film dünyası nasıl?

Türkiye’de sadece kısa film yaparak geçimini sağlayan yönetmenler yok. Kısa filmlere fon bulabilmek neredeyse imkânsız. Bir şekilde bu engelleri aştığınız takdirde dahi gösterim alanlarınız çok kısıtlı. Fakat bu çok normal, çünkü kısa filmin Türkiye’de bir sektörel karşılığı yok. Ortalama bir kısa film için 20-30 bin lira arası para harcıyorsunuz, eğer film ödül almazsa ne yapımcı, ne yönetmen, ne oyuncu, kimse için hiçbir maddi dönüşü olmuyor. Bu şartlar altında ikinci film için nasıl, hangi motivasyonla para arayacaksınız ki? Tabi ki kimse bu işi para için yapmıyor fakat 30 tane ulusal festival gezmiş bir filmin hiçbir maddi dönüşü olmamasının mantıkla açıklanır bir tarafı yok. Film festivallerinin filmlere sembolik de olsa telif ödemesi yapması gerekir. Bu her şeyi çözer mi? Hayır. Fakat bir adımdır. Değişimler de böyle başlar diye düşünüyorum. Bu arada bu şartlar altında dahi nitelikli kısa filmler yapan yönetmenler var. Biz birbirimizi tanıyoruz fakat daha çok iletişim halinde olmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu iletişimi kuvvetlendirmek için birkaç kısa film yönetmeni olarak bir araya geldik ve sadece konuşmaktan öte bir şeyler yapmayı hedefleyerek kendi kısa film festivalimizi yapmaya karar verdik. Önümüzdeki günlerde Metehan Şereflioğlu, Anıl Güldoğan ve Recep Bozgöz ile beraber Kadıköy temalı bir kısa film festivali hazırlığındayız. Hepimiz iyi uluslararası kısa film festivalleri görmüş yönetmenler olarak iyi bir film festivalinin hangi asgari şartları içermesi gerektiğinin farkındayız. Bütün mekânları Kadıköy’de olan, nitelikli isimlerin atölyeler düzenlediği, bir şekilde kısa filmin içinde bulunmuş nitelikli bir jüriye sahip, aynı zamanda gösterdiği bütün filmlere telif ödeyen ve sinema salonlarında nitelikli gösterim şartları sunabilen bir festival hedefliyoruz.

Kısa film çekmekle ilgili bir takvimin var mı, yani ne zamana kadar kısa?

Elimde bir senaryom daha var. Bu yüzden en az bir kısa film daha yapacağım. Fakat umarım uzun metraj yaptıktan sonra da kısa film çekmeye devam edebilirim. Bunun bir çeşit geri adım olarak görülmesinden rahatsızım.

Son olarak neler söylemek istersin?

Röportaj için teşekkür ederim ve şunu söylemek isterim. Kaset’te oynayan çocuk oyuncu Emir Erdoğan’ı Kastamonu’nun bir köyünde, biraz da tesadüfen buldum. Hayatında hiç sinemaya gitmemişti ve ne yaptığımıza dair hiçbir fikri yoktu. Elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştı. Yaptı da. Sonuç olarak hayatında hiç sinemaya gitmemiş bir çocuğun sinemaya gittiği ilk film, İstanbul Film Festivali’nde izlediği kendi filmi oldu. Böyle hikâyeleri önemsiyorum çünkü ne için sinema yapıyoruz ki? Kadrajın dışına çıkıp baktığımızda bir çocuğun hayatına bu şekilde temas edebiliyorsak bence doğru yoldayız demektir.

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bak bunu da seversin...

Burak Türten: ‘İçerisinde sorun barındıran toplumsal konuların peşindeyiz’

Gümüşhane Film Atölyesi'nin kurucusu Burak Türten ile kendi filmlerini ve atölyeyi konuştuk, güzel bir kolektif çalışmayla karşılaştık…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir