Sinema Denemeleri 2: Sinemada Açılış Sahneleri 1 – Vertigo 1958 12

Sinema Denemeleri 2: Sinemada Açılış Sahneleri

3 Ekim 2023

Bir filmin açılış sahnesi önemlidir, büyük yönetmenler açılış sahnelerine ayrı bir özen gösterirler. Sinema tarihindeki sağlam filmlerin hatırı sayılır bir kısmında açılış sahnesi, hikâyeyi aşağı yukarı özetleyen (Back to the Future, The Social Network, Saving Private Ryan vb.) ya da en azından bir karakteri iyice tanımamızı sağlayan (The Godfather, Rocky, Once Upon a Time in the West vb.) bir hüviyete bürünür.

İyi bir açılış sahnesine sahip olduğunu düşündüğümüz filmlerin çoğunda yönetmen bir şeyleri göstererek bunu yapar ama bunun istisnaları da mevcut. Bazen yönetmen zor olanı yapar ve bir şeyi göstermeyerek, yani bilinçli bir şekilde, normalde soru işareti doğuracak bir konuya açıklama getirmekten kaçınarak karakteri tanıtma yoluna gider. Açılışı seyrettiğinizde zihninizde kaçınılmaz olarak “Peki, şu nasıl oldu, orasını anlamadım” ya da “Niye izledim ki şimdi bunu ben?” düşüncesi belirir. “Olmayanla göstermek” diye tabir edebileceğim bu eksiltme yöntemini biraz daha açmak için iyi bilinen iki filmin açılışından örnek vermek istiyorum: Alfred Hitchcock’un Vertigo’su (Ölüm Korkusu, 1958) ile Paul Thomas Anderson’ın There Will Be Blood’ı (Kan Dökülecek, 2007).

Vertigo

Vertigo çatıda geçen müthiş bir kovalamacayla başlar, daha ilk saniyeden itibaren fondaki yaylılar gerilimi yükseltir. Bir şüpheli (“suçlu”?) çatıdan çatıya geçerek peşindeki iki kişiyi atlatmaya çalışıyordur. Bir polis memuru (üniformalı) ile bir dedektif (takım elbiseli), adamın peşindedirler. Elinde tabanca olan polis kanun kaçağına daha yakındır, adama iki el ateş eder ama ıskalar. Kaçak bir binadan diğerine geçer, ardından aralarında yaklaşık üç-dört metre genişliğinde bir ara sokak bulunan 5-6 katlı iki binanın birinin çatısından diğerininkine atlar ve kiremitlere zar zor tutunup yukarıya tırmanır. Fonda San Francisco’daki Golden Gate Köprüsü vardır. Şüphelinin birkaç saniye ardından polis memuru atlar, o da güçlükle tutunup tırmanır. Ardından James Stewart’ın canlandırdığı -sonradan Dedektif Scottie olduğunu öğreneceğimiz- karakterin de aynı yerden atladığını görürüz ama Scottie tutunamaz ve aşağıya doğru hızla kayar. Son anda yağmur oluklarına tutunur ama Scottie’nin ağırlığıyla oluk da yerinden oynar. Nefesimiz kesilir. Adam 20 metre kadar yükseklikte asılı kalmıştır. İstemsiz bir şekilde aşağıya baktığında, Hitchcock, yükseklik korkusunu bize hissettiren bir kamera trüğüyle dehşetin iliklerimize kadar işlemesini sağlar. Adam düşmek üzeredir. Bunu hemen fark eden polis memuru takibi bırakıp geri döner, aşağı yukarı 70 derecelik eğime sahip çatıda biraz aşağıya inip elini Scottie’ye uzatır ve iki kez bağırır: “Elini uzat!” Scottie kıpırdayamaz. Yağmur oluğu yerinden çıkmak üzeredir. Scottie aşağıya düşüp ölmek üzeredir. Ve sonra -pat diye- onu kurtarmaya çalışan polis memuru çatıdan düşer ve zemine çarpıp feci bir şekilde can vermeden önce kulaklarımızı tırmalayan korkunç bir çığlık atar. Scottie tekrar aşağıya bakar, caddeden geçmekte olanların polis memurunun cesedinin başına toplandıklarını görür. Sonra Hitchcock sahneye burada son verir. Başka bir şey göstermez. Scottie yerinden sökülmekte olan oluğa tutulu hâlde kalmıştır. Sahne öylece biter.

Sonra güneşli bir günde, güzel manzaralı bir dairedeki başka bir sahneye geçeriz. Bir çizim masasında bir şeyler tasarlamakta olan güzel bir kadın ve demin çatıda gördüğümüz Scottie vardır bu dairede. Scottie elindeki bastonla çocukça oyunlar yapmaktadır. Neşeli ve samimi bir sohbet başlar. Belli ki haftalar sonrasına ışınlanmışızdır. Şimdi burada dikkatli bir seyircinin aklında şu soru belirir. “Başı dönmekte olan, birkaç saniye önce kendisini kurtarmaya çalışan polisin ölümüne şahit olmuş, parmak uçlarıyla çatıdan kopmak üzere olan bir yağmur oluğuna güçlükle tutunmuş Scottie oradan nasıl kurtuldu?” Hitchcock bize bunu göstermemeyi tercih etmiştir. Ama neden?

Vertigo, Pierre Boileau-Thomas Narcejac ikilisinin kaleme aldığı Vertigo / Ölüler Arasında adlı muamma romanının bir uyarlaması, o yüzden bir de orijinal eseri kontrol etmek istedim. Şimdi, Türkçesi Alakarga Yayınları’ndan Ece Yücel çevirisiyle bize ulaşan bu harika romandan ilgili sahneyle ilgili kısmı alıntılıyorum:

…bir gün, bir tipi tutuklamam gerekiyordu. Ha çok mu tehlikeliydi, hayır… Sadece bir çatıya kaçacağı tuttu. Yanımda Leriche isimli çok iyi bir meslektaşım vardı. Çatı eğimliydi. Aşağıdan arabaların sesleri duyuluyordu. Adam bir bacanın arkasındaydı, silahsızdı. Kıskıvrak yakalayacaktık… Yanına inemedim. Benim yerime Leriche indi. Ve düştü.

Bu kadar. Kitapta başka bir detay yok. Belli ki, Hitchcock kitaptan çok daha farklı bir şekilde Scottie’yi tanıtmak istemiş. Scottie’yi ölümle yaşam arasındaki o incecik çizgide çaresiz şekilde asılı bırakmasının bir sebebi var tabii. Bu sembolik sahneyle birlikte biz, Scottie’nin filmin geri kalanı boyunca şahit olacağımız ruhsal dengesizliğini, duygusal gelgitlerini anlamlandırmış oluyoruz. Scottie’nin zihni o ânda takılı kalıyor, bir tür Araf’ta kalma hâli yani. Scottie polis arkadaşının ölümüne neden olmaktan kaynaklanan suçluluk hissiyle giderek daha takıntılı bir hâle geliyor, âdeta polisle birlikte akıl sağlığını da kaybettiğini anlıyoruz. Hitchcock onun o çatıdan nasıl kurtulduğunu bize göstermeyerek bizi de zihinsel olarak o sahneye asılı/takık hâlde bırakmayı tercih ediyor.

Hatta bununla da kalmıyor, filme Scottie’nin yakından tanık olduğu ve polis memurunun son çığlığına benzer çığlıkların atıldığı iki ayrı “yüksekten düşüp ölme” sahnesi daha ekliyor. Bunu, çatı sahnesinden bir sonraki sahnede geçen (“gelecekten haber verme” imalı) diyaloglarla, daha sonra Scottie’nin âşık olduğu/olacağı kadın(lar)ın yükseklik korkusunu anımsatan girdap şeklindeki saç örme şekilleri ve filmin gerçek olamayacak kadar masalvari ışıklandırması ve renk paletiyle birleştirdiğimizde, filmin analizinde bambaşka bir olasılığın da ihtimaller dahiline girdiğini görüyoruz, o da Scottie’nin o gün o çatıda aşağıya düşüp ölmeden hemen önce geçmişini (eski nişanlısını, eski bir okul arkadaşını) hatırlamış ve çok istemesine rağmen hayatta yapamadan öleceği şeyleri (sevmediği polislik mesleğini bırakmak, hep hayalini kurduğu ama bir türlü yaşamadığı o büyük ve tutkulu aşkı yaşamak vs.) son bir kez aklından geçirmiş olma olasılığından başka bir şey değildir. Scottie’nin sebep olduğu ölümlerden her seferinde kazasız belasız yırtması ya da öykünün gittikçe inandırıcılığını yitiren sürreal (üst-gerçekçi) bir hâl alması neyse de Scottie’nin ölü-seviciliğini (nekrofili) başka nasıl izah edebiliriz, bilmiyorum. Yüksekten düşerek ölmekte olan bir adam, yüksekten düşerek ölen güzeller güzeli bir kadının hayalini görüyor olmasın? Bu film, ölmek istemeyen, daha yaşanacak, yapılacak onca şey olduğuna inanan bir insanın düşerken ettiği hezeyanlar olabilir. Bu küçük olasılığı bile düşündürtmesi bakımından, Vertigo’nun (Ölüm Korkusu, 1958) o her şeyi göstermeyen ama çok şey ima eden açılışının gelmiş geçmiş en iyi film açılışlarından biri olduğunu düşünüyorum. Tabii aslan payını da bize Scottie’nin nasıl kurtulduğunu göstermemeyi tercih eden Alfred Hitchcock’a veriyorum.

There Will Be Blood

Paul Thomas Anderson’ın There Will Be Blood’ının ilk 14 dakikasında hemen hemen hiçbir replik yer almaz. Bu neredeyse filmi özetleyen 14 dakikalık bölümün 6 dakikanın biraz üstünde süren ilk sekansında, benim “olmayanla göstermek” diye tabir ettiğim duruma iyi bir örnek var.

Yüksek tepelerin ardında, ıssızlığın ortasında bir kuyudayız. Elindeki kazmayla bıkmadan usanmadan sert ve inatçı bir yüzeye vuran bir madenci var. Kazma darbelerinden sonra ara sıra kıvılcımlar çıkıyor. Kuyu bir hayli loş, neredeyse karanlık, güneş ışınları içeriyi zar zor aydınlatıyor. Adam kazmanın sapını sivriltiyor, başlıyor yeniden duvarı kazmaya. Koparabildiği parçalara bakıyor, sonra tüfeğini kapıp, bir hayli derin olduğunu anladığımız kuyudan çıkıyor. Hava buz gibi, üstelik rüzgâr esiyor. Tir tir titreyen adam çömelmiş, uyduruk bir ateşin başında sıcak bir şeyler içiyor. Çakan şimşeklerden ve duyduğumuz gök gürültüsünden yağmur ve fırtınanın yaklaşmakta olduğunu anlıyoruz. Adam tek başına. Hemen yanı başında çadırı var. İzlemekte olduğumuz olayın “1898” yılında geçtiğini belirten yazı geliyor ekrana. Sonraki planda yine kuyunun dibindeyiz. Kazdığı taşları kontrol eden adam, bir damar bulduğunu fark ediyor. Dinamitleyip toplayacak. Dinamiti yerleştiriyor, uzun fitilini ateşleyip kuyunun dışına çıkıyor. Toz toprak içinde kaldığını görüyoruz. Yalnız olduğu kesinleşiyor. Karşımızda sakalları iyice uzamış, hilkat garibesi gibi bir adam var. Aletlerin yüklü olduğu ve iple bağladığı kovayı yukarıya çekmeye çalışıyor ama başaramıyor, sonra bir daha deniyor, sonra bir daha… Bu plandan da bir katırı veya eşeği olmadığını anlıyoruz. İş aletlerini ve bulduğu değerli madenleri koyduğu kovayı çekmeye çalışırken dinamit patlıyor. Bulduğu değerli madeni kurtarayım diye merdivenle inerken, patlamanın etkisiyle hasar görmüş merdiven basamaklarından biri kırılıyor ve çok yüksekten kuyunun dibine düşüyor. Ve ekran kararıyor (adamın bayıldığını anlıyoruz).

Adam gözlerini açar açmaz dudaklarından dökülen ilk sözcük “Hayır”, oluyor. Korkunç bir acı içinde olduğunu anlıyoruz, inliyor. Sol bacağı feci şekilde kırılmış. Hafiften doğruluyor, zar zor nefes alır hatta inlerken, daha bacağını bile kontrol etmeden patlamanın etkisiyle kopan taş parçalarını uzanıyor. Uzun zamandır büyük emek vererek aradığı madeni (muhtemelen gümüş) bulduğunu belirten şu sözü işitiyoruz bu sefer: “İşte bu, işte bu!”

Bir parçayı alıp gömleğinin içine sokuşturuyor ve o hâldeyken büyük bir azimle, yukarıdan sarkan bir halata tutunarak güçlükle kuyudan çıkıyor. Alet çantası havaya uçtuğu için kendine koltuk değneği falan yapamadığını tahmin ediyoruz. Sonraki planda onu kuyu ile çadırı arasında bir yerde görüyoruz. Tüfeğini omzuna atmış, sırtüstü sürünerek filmde ilk gözüken şey olan sarp tepelere doğru ilerliyor. 20 saniyelik bir çekimde, yerde sırtüstü sürünmekte olan bacağı kırık adamdan tepelere doğru kayan vizör, fonda yükselen yaylıların etkisiyle adamın bir yerleşim birimine ulaşmak için o tepeleri aşmak zorunda olduğunu bize anlatıyor.

Bir sonraki planda, altın ve gümüş satın alımı yapan bir yerdeyiz. Çalışanlar yüksek ateşte eritilen madenleri gramı karşılığında para verip alıyorlar. Adam dükkânın tahta zemininde uzanmış, sırtüstü yatıyor. Sol bacağına atel yapılmış, o hâldeyken elindeki madeni satmaya bizzat gelmiş. Bir gözü çalışanların üstünde. Tüfeği uzanabileceği şekilde hemen yanı başında, artık oradakilerin tartıda mı hile yapacaklarını düşünüyor, ona bir fenalık mı edeceklerini düşünüyor, bilmiyoruz. O hâldeyken yanına yüksek miktarda (taşıyabileceği kadar) maden almaya cesaret ettiği de bu plandan anlaşılıyor. Tüfeği yanında. Kimseye zerre kadar güvenmeyen bir adamla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Ekrana gelen “Altın ve Gümüş Kalite Tespit” belgesinden Engle, New Mexico’da olduğumuzu ve adamın attığı imzadan, adının Daniel Plainview olduğunu öğreniyoruz. Daniel Day-Lewis’in oynadığı baş karakterimiz bu.

Şimdi bu 6 dakikalık sahneden neler öğrendik? Daniel Plainview’in yoksul bir madenci olduğunu, yalnız çalıştığını, kimseye güvenmediğini, azimli ve çalışkan olduğunu… Ayrıca ayağını yaraladığı (sonra topal kalacak) kuyudan değerli bir maden çıkardığını. Ama bu sahne bize Daniel Plainview’in o hâldeyken sırtüstü sürünerek nasıl yüksek dağları aşıp, kilometrelerce uzaktaki bir kasabaya gidebildiğini hiç göstermedi. Peki neden göstermedi? Bu eksiltmenin anlamı ne?

Quentin Tarantino katıldığı bir programda bu sahneyle ilgili şöyle bir yorumda bulunmuştu. Film, Daniel Plainview’in o koşullarda nasıl kasabaya ulaşabildiğini bize göstermeyerek ama nihayetinde üstesinden geldiğini, başardığını göstererek ona bir kahraman statüsü atfetmiş oluyor ve filmin geri kalanı boyunca bu adamın neredeyse yaptığı her şeyi yapmaya hakkı olduğu izlenimini bizde uyandırıyor. Yorumun ikinci kısmına katılmıyorum ama ilk kısmında haklı. O sahneden itibaren, Plainview’in önündeki herhangi bir engeli aşamayacağına dair hiçbir kuşkumuz kalmıyor, bir şekilde yolunu bulur diye düşünüyoruz. Plainview’in, avıyla arasında giren her şeyi yok edebilecek kararlılıkta bir avcı olduğunu bu eksiltmeden anlıyoruz. Film, “Böyle bir adam bir yolunu bulur” dedirtiyor bize. Ama dahası var…

Sinema Denemeleri 2: Sinemada Açılış Sahneleri 9 – There Will Be Blood 2007 11

Paul Thomas Anderson There Will Be Blood’ı, Upton Sinclair’ın Oil! (Petrol!) adlı romanından uyarladı. Ama okursanız göreceksiniz, romanla filmin pek alakası yok. Anderson romandan birkaç noktayı almış ve öyküyü büyük ölçüde değiştirmiş. Giriş/açılış, gelişme, sonuç/final, hepsi farklı. Temalar farklı, odaklandığı alt konular farklı, anlatıcı farklı. Hatta kimin öldüğü kimin kaldığı bile farklı. Kendi kulvarlarında etkileyici bir örneğe dönüşen bambaşka iki eser. Neyse, nereye bağlayacağımı tahmin etmişsinizdir, romanda kuyu sahnesi yok. Romanda J. Arnold Ross’u (filmdeki Daniel Plainview) farklı bir şekilde tanıyoruz. Filmin açılış sahnesinin mucidi yönetmen ve senarist Paul Thomas Anderson. Peki nedir bu açılış sahnesini gelmiş geçmiş en iyi açılış sahnelerinden biri yapan şey? Kuyuya geri dönelim.

Plainview’in düştükten sonraki ilk sözlerinde “Tanrı” sözcüğü yok, boynunda da haç yok. Halbuki 19. yüzyıl Amerika’sındayız, üstelik karşımızda yoksul ve yalnız bir madenci var. Kuyuda ondan başka biri yok. Ona yardım edecek bir insan yok. Tek başına. Ve kurtulmak için en büyük mücadeleyi, ayağı kırık hâldeyken sırtüstü sürünerek doğaya karşı veriyor, hem de dağları taşları aşarak. Bu açılış sahnesi sayesinde, Daniel Plainview’in üç büyük rakibinin insan, doğa ve Tanrı olduğu hissine kapılıyoruz, yanında olmayan, hatta bir bakıma karşısında olan üç şey. Öykü ilerledikçe Plainview’in misyonunun, bu üç “tehlikeyi”, yani insan, doğa ve Tanrı’yı yok etmek (yenmek) olduğu netleşiyor. Peki o hâlde Daniel Plainview neyi temsil ediyor?

Hırs dolu, tehlikeli derecede zeki bir girişimci olan Daniel Plainview, insan, doğa ve Tanrı’nın (imanın/inancın/İyi’nin ayrı ve başlı başına var olduğuna dair düşüncenin) düşmanı olan kapitalizmi temsil ediyor. Ve kapitalizm bu üç şeyi yıpratarak, bertaraf ederek ya da yok ederek ilerler, tıpkı Daniel Plainview gibi. O yüzden ben filmin son cümlesi olan “I’m finished.” repliğini, bugüne kadar konu hakkında okuduğum tüm analizlerden, tüm kritiklerden, tüm kitaplardan farklı bir şekilde yorumluyorum. Aslında başka bir yazıda paylaşacaktım ama olsun, bu vesileyle aradan çıkaralım.

Sinema Denemeleri 2: Sinemada Açılış Sahneleri 10 – There Will Be Blood 2007 13

Bitmek tükenmek bilmeyen ihtirası, gerekirse en yakınlarını bile gözünü kırpmadan harcama potansiyeli, gayesine ulaşmak için yalanı, hırsızlığı, hatta cinayeti bile göze alma özellikleriyle ön plana çıkan Daniel Plainview, kapitalizmin cisimleşmiş, ete kemiğe bürünmüş, kristalleşmiş hâlidir. Plotinos’un deyimiyle “kendi heykelini yontan”, kendini sıfırdan var etmiş (self-made) bir canavardır Plainview. Sürekli büyür ve genişler, bunun uğruna çoluk, çocuk, komşu, arkadaş demeden herkesi (H.W., Henry, Paul, Eli, Bandy vs.) kullanır ve gerekirse harcar, tıpkı kapitalizm gibi. Başarısı hep bir bedelle gelir. Değerli maden bulur, bacağını kırar, hayatı boyunca hafif aksak kalır (topallar), ilk kez petrol bulduğunda ortağını kaybeder, onu zengin edecek kuyudan petrol çıkar, evlatlığı sağır kalır. Kardeşi olduğunu sandığı kişi için oğlunu feda edebilir. Ama Henry ve H.W. vakalarında olduğu gibi, bir kez olsun kontrolü yitirdiğini, kontrolün başkasına geçtiğini ya da geçmek üzere olduğunu hissettiğinde karanlık yönü ortaya çıkar ve önüne geçen her şeyi silen süpüren bir sel gibi vahşileşir, karşısındakini bir kalemde siler. Film ilerledikçe Daniel Plainview önce onu vaktizamanında sürüm sürüm süründüren doğaya boyun eğdirir, onu yok eder; sonra insanları bertaraf eder, gerekirse yok eder ya da aç koyar (“Direnaj!..”). Büyük bir zenginliğe ve ihtişama ulaşır. Hayalini gerçekleştirir ve açık denize erişir. Doğaya ve insana boyun eğdirmeyi başarmıştır ama Plainview’in hedeflerinden biri eksik kalmıştır.

Tanrı’nın yardımcısı (helper) hatta peygamberi (prophet) olduğunu düşünen Eli’a zorla yaptırdığı itiraf (Ben sahte bir peygamberim ve Tanrı inancı batıl inançtır!) ve ardından onu hunharca öldürmesi bu son hedefi gerçekleştirmeye yöneliktir. Ona o kuyuda ayağının kırıldığı gün (ve daha nice günler) yardım elini uzatmayan Tanrı’dan intikamını bu şekilde alır (tahmin edebileceğiniz üzere bunlar Sinclair’ın romanında yok, kitap Eli’ın verdiği bir vaazla bitiyor ya neyse). Daniel Plainview, Eli’ın beynini patlatmıştır. Evin uşağı, merdivenlerden inerek bovling salonunda gelip, “Bay Daniel?” diye seslendiğinde yüzündeki sükunete dikkatli bir şekilde bakın. Halbuki Bay Daniel’in yanında kafası patlatılmış, kanlar içinde bir ceset vardır. Ama bizim uşak gayet sakindir, belirgin bir tepki vermez. Sanki daha önce de gözleri önünde birçok insan Bay Daniel tarafından öldürülmüş gibi. Daniel da sakin bir şekilde uşağa şöyle der: “I’m finished”.

Bütün çevirilerde bu replik sanki Daniel çok pişmanmış, servetinden olacakmış, elektrikli sandalyeyi boylayacakmış gibi “Ben bittim”, “Bittim ben” ya da “İşim bitti” şeklinde tercüme ediliyor. Ben bu konuda farklı düşünüyorum. Bence bu cümle, uzun yıllardır hedeflediği bir noktaya erişmiş birinin sözleri. Üç büyük düşmanına, insana, doğaya ve Tanrı’ya galebe çaldığını düşünen birinin sözleri. Misyonunu tamamladığına inanan birinin sözleri. Yurttaş Kane ile Howard Hughes karışımı, açgözlü, kindar ve geri adım atmayacak tıynette birinin sözleri. O kuyudan çıkmayı, sürüne sürüne o kasabaya gitmeyi ve ona ait olanı başkasına kaptırmamayı başaran birinin sözleri. Tanrı’nın, insanların ve doğanın terk ettiği, yalnız bıraktığı birinin sözleri. 1898 yılında bir kuyuda filizlenen bir intikam tohumunun yeşerdiğini, büyüyüp serpildiğini ve artık hasat edildiğini belirten bir söz bu. O nedenle, kalbimde bu sözü, “Görevim/misyonum tamamlandı” şeklinde Türkçeleştiriyorum. Daniel Plainview’in yaptığı da bu.

Öteki Sinema için yazan: Ertan Tunç

blank

Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen.

“Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: ertantunc@gmail.com

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

blank

Öteki'den Haber Al

Buna da Bir Bak!

Hababam Sınıfı Direniyor! 11 – hababam sinifi sinifta kaldi

Hababam Sınıfı Direniyor!

Hababam sınıfının öğrencileri, yıllarca güya onları eğitmek amacıyla başlarında duran
2000 Öncesi Post-Apokaliptik ve Distopik Filmler 12 – The Matrix

2000 Öncesi Post-Apokaliptik ve Distopik Filmler

Post-apokaliptik filmleri (“kıyamet sonrası sineması”) kavramsal bir bütünlük içinde değerlendirmeden